ar | en | es | fr | tr

15 Temmuz’u anlamak / Yeni rejim olarak neo-Bonapartizm

Türkiye’deki yönetim krizinin bütün çelişkilerini kendi kişiliğinde kristalize etmeyi başarmış olan Erdoğan için yeni tarzda bir Bonapartist rejimin inşası, özellikle de15 Temmuz’un ardından, duygusal bir hırs veya politik güce düşkünlük meselesi değil, siyasal bir zorunluluk halini almış durumda. 15 Temmuz gecesi kafa kafaya çarpışarak sersemleyen rejimin iki fraksiyonun1 da bugün için karşılarına koydukları yeni bir rejimin inşası hedefi (yarı-parlamenter bir Bonapartizm veya askeri diktatörlük), sabır ve sakinlik değil acele gerektirmektedir.

Askeri ve polisiye aygıtların, silahlı çatışmadan fiili işbirliğine dek varabilecek karşılıklı potansiyel ilişkiler ağının, bu denli sonuç belirleyici olduğu bir konjonktür, iç savaş dinamiklerini içerisinde barındıran Bonapartistleşme eğilimlerinin ağırlık kazandığı kritik bir sürece işaret ediyor. Erdoğan kliği için de, kalkışmayı organize eden ve bundan sonra da organize etme ihtimali olan farklı devlet güçleri için de karşılarında duran alternatifler açıktır: Ya mutlak iktidar, ya da ölüm cezası ile müebbet hapis istemi. Rejim içi fraksiyonların çatışma halinde olan kesimleri için bu ikili siyasal formülün dışarısında konumlanan bir seçenek, bu çemberden üçüncü yol aracılığıyla oluşturulacak bir çıkış yolu yoktur.

Ancak unutmadan eklemek gerekir ki, bir rejim krizi olarak patlak veren mevcut durum, içerik olarak Türkiye kapitalizminin derin buhranına, bu kapitalizmin kendi tarihinin en yıkıcı sosyal krizine işaret etmektedir. Evet, yapısal bir ekonomik krizin bir gerçeklik halini almamış olmasını egemen bloklar bir övünme mazereti kullanıyor. Ancak Türkiye kapitalizminin kendi tarihi boyunca sahip olduğu devlet aygıtının en parçacıklı ve dağılmış halini temsil eden bugünkü yönetim aygıtının, bu duruma herhangi bir sarsıcı ekonomik krizin yıkıcı sonuçlarına ihtiyaç duymadan gelebilmiş olması, sermaye adına bir övünç kaynağı olmamalı. Zira kendi devlet aygıtlarının bugün kitleler nezdindeki prestiji, kapasite noksanlığından kaynaklanan istikrarsız bir görünümün açtığı yaralarla sarsılıyor.

Bu bağlamda 15 Temmuz’da çarpışan iki klik için temel ayırıcı öğe, ikisinin de Türkiye kapitalizmini iç ve dış tehditlerden korumak için şiddete dayanan siyasal savunma yöntemleri arasında yaptıkları tercih farklılıklarıdır. Savundukları ve gardiyanlığına soyundukları fenomen bir ve aynıdır. Mevcut çatışma, farklı iki devlet kliğinin egemen blokların çoğunluğunu ikna etmeye dönük faaliyetlerini ifade etmektedir; üretimin kapitalist karekterini korumada hangisinin yönteminin daha işlevsel bir araç rolü göreceği tartışması üzerine yaşanan kanlı bir ikna faaliyetinin.

Darbe girişiminin tarihsel kaynakları

Türkiye’de, devleti ve onun araçlarını kendi mülkiyeti olarak gören çok sayıdaki rejim içi fraksiyonun kanlı çatışmaları şeklinde tezahür eden ulusal sosyo-politik krizin, tarihsel bağlamlara kök salmış uluslararası bir nesnel zemini var. İçerisinden çıkılmakta olan dönemle artık yavaş yavaş işaretlerini vermekte olan yeni paradigmanın bilimsel bir açıklıkla anlaşılabilmesi, bu nesnel zeminin dinamiklerini ve olanakları ile sonuçlarını rasyonal bir biçimde tahlil edebilmekten geçiyor.

1970’li ve 80’li seneler boyunca vuku bulan militan işçi mücadeleleri bir ihtiyaç ve tepki/reflesk olarak ‘Yeni Sağ’ ismi verilen akımları ortaya çıkarttı. 1968-69’da dünyayı kasıp kavuran radikalizm dalgasının ardından 1979 İran ve Nikaragua devrimlerinin patlak vermesi, İtalya’da Fiat işçilerinin, ABD’de ise hava kontrolörlerinin mücadelesi ile İngiltere’de 1972 ile 1974 yıllarındaki sarsıcı madenci grevleri, Heath hükümetinin yenilgisi ve bunu izleyen militan proleter eylemler, ‘bir daha asla’ anlayışıyla tarih sahnesinde göken Thatcherizmin’ uluslararası alanda bahsi geçen ‘yeni sağ’ odakları örgütlemesi ile sonuçlandı.2 Liberal literatür bu eğilimi ‘otoriter popülizm’ olarak okusa da, meselenin sınıf ve sınıf mücadelesi boyutunun ağırlığı, birkaç on sene içerisinde hissedilmeye başlanacaktı.

Birleşik Devletler yönetimindeki neo-con (yeni muhafazakar) programın, Irak’taki iflası bu yeni sağ akım açısında art arda patlak veren krizleri tetikledi. 2008 ekonomik krizi ve ardından kitlesellik açısında tarihsel rekorları kıran seferberlik dalgası üzerine Thatcher ile Reagan’ın tarihsel mirası ile bina edilen neoliberal muhafazakar hükümetlerin yenilgi üzerine yenilgi tatmasıyla belirlendi. Finans kapitalin, kendi egemenliğini korumak adına geleneksel yöntemlere ve aygıtlara dönüşünün (Sisi’nin darbesi, Türkiye’deki 15 Temmuz darbe girişimi, Doğu Avrupa’da ve Doğu Asya’da artan NATO faaliyetleri) bir başlangıcı olabilecek mevcut eğilimler, yeni sağın/neo-con iktidarların çözülüşüyle birlikte burjuvazinin uluslararası düzlemde yaşadığı önderlik krizine işaret ediyor.3 Bu önderlik krizi Türkiye’de ise, 15 Temmuz darbe girişimi ile kendisini ifade etti; iki fraksiyonun egemenlik savaşımı biçiminde tezahür etti.

Bir geçiş süresi: Yeni rejim oluşum halinde

Neo-Bonapartizm olarak tarif ettiğimiz yeni rejimin çoktandır inşa edilmiş olduğunu, bütün kurumları ve kuruluşları ile Türkiye’de işlemeye başladığını söylemek doğru olmaz. Mevcut sürecin kritik karakteri bu ilişkiden, yeni rejimin oluşum sürecinde olmasından, yani bir geçiş niteliği4 taşımasından kaynaklanmaktadır. Bütün geçiş ve oluşum süreçlerinde olduğu gibi bugünkü dönem de, ileri atılım ile sıçramaların bütün çelişkilerinin ağırlığının hissedildiği, çelişkilerin çözümünün ancak zor kullanılarak aşılabileceği bir tablo sunuyor.

Yeni bir anayasal çerçeve ile baskıyı ve şiddeti hâkim kılındığı, yeni bir anayasal çerçeve ile görece demokratik fren ve denge mekanizmalarının devre dışı bırakıldığı, yeni bir anayasal çerçeve ile rejimin parçalı yapısının son bulduğu ve yeni bir anayasal çerçeve ile yetkilerin tek bir odağa yaslandığı yeni tipte bir Bonapartizmin inşası, saray rejiminin ajandasında yapılacaklar listesinin başında gelmektedir. Saray için bu görev, 15 Temmuz gecesinden önce de gündemindeydi. Ancak 15 Temmuz’la birlikte değişen dinamik, aşırı risk alımından kaçınmak suretiyle bu hedefi sonuna kadar götürmemeyi tartışmaya açabilecek olan saray rejiminin, darbe girişimiyle birlikte somut planlarını son haddine ulaştırmayı kafasına artık koymuş olmasıdır.

Erdoğan’ın söylemlerinden ve siyasal yönelişinden de anlaşılacağı üzere, küçük ölçekli sanayi ve ticaret erbabı ve bununla birlikte Türkiye kapitalizminin az gelişmişliğinin doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıkmış olan geniş lümpen kümeler (köyden kente göçüp işsiz kalanlar, işportacılar ve benzerleri), bu yeni Türk tipi Bonapartizmin inşası için koçbaşı olarak kullanılmak istenmektedir.5 Zira sarayın kendi rejiminin inşasını mantıksal sonuçlarına vardırması için bu tarz bir sınıflar profiline ihtiyacı vardır. Bu profillerin 15 Temmuz’un ardından darbe karşıtı eylemlilikleri ideolojik olarak radikal İslamcı bir biçim kazanmış gibi gözükse de bu ifade biçiminin altından yatan nesnellik, Batı sermayesinin Türkiye’nin ulusal kaynaklarından elde ettiği artı değer oranının yüksek seviyeleri karşısında ‘yerli ve milli’ pazar tüccarlarının pastadan daha yüksek oranda bir dilim istemesidir. Batı karşıtlığı şeklinde ifade edilen İslamcı dışavurumculuğun, ‘büyük sermaye’ karşıtı izlenimi yaratan bu plebyen tepkinin kaynakları ekonomik yağmada daha geniş bir yer kaplama arzusudur. Aynı zamanda bir yönüyle, piyasanın ‘serbest’ kuralları karşısında yok olma veya ‘yoksullaşma’ korkusunun da bir ifade ediliş biçimidir. Bütün bu dinamiklere rağmen ‘yerli ve milli’ finans kapitalin uluslararası sermaye akımları ile bütünleşme ihtiyacını hissetmesinin, ulus ötesi finans merkezlerinin taleplerinin aktarma kayışı rolüne soyunmaya duyduğu gereksinimin önüne geçememesinin, sonucu belirleyici bir tezat olarak ağır bastığı unutulmamalıdır.

Yeni rejim ile yeni rejimin ordusu arasındaki çelişki: Bedeli kim ödeyecek?

Yeni bir rejimin hayat bulmakta olduğundan bahsederken, bu yeni rejimin üzerinde yükseleceği kendi yeni kurumlarından/aygıtlarından, ancak daha da önemlisi bu yeni kurumların işçi sınıfı örgütlenmelerine dönük siyasal ve fiziksel konumlanışlarından, tutumlarından da söz etmek mecburiyetindeyiz. Yeni bir anayasa aracılığıyla ‘Türk tipi bir başkanlık’ hedefleyen saray rejiminin de bilincinde olduğu üzere, bütün yeni rejimlerin inşası, o rejimlerin karakterlerine özgü devlet organlarına ve bu devlet organlarından en mühimi olan bir askerî daimi orduya ihtiyaç duyar. Son dönemde oluşturmaya başladığı bütün paramiliter çeteler toplamına rağmen bunların profesyonellerden oluşan bir daimi ordu ile karşılaştıralamayacağının bilincinde olan saray rejimi için yeni tipte bir Bonapartizmin inşası için en güvenilir fiziksel kaynak, TSK olmayı sürdürüyor. Erdoğan’ın sosyo-ekonomik, sınıfsal ve diplomatik basınçlar sonucu kendisini inşa etmeye mecbur hissettiği neo-Bonapartist rejimin TSK’ya ihtiyacı var. Bu ihtiyaç, rejimi bugüne dek sınıflar mücadelesinin tehditlerinden korumuş olan geleneksel bir aygıta hissedilen nostaljik bir borç ve sorumluluk duygusu ile değil, politik bir zorunluluk ilişkisi ile belirleniyor. Anayasal Bonapartist rejimin politik programı ile bu programı uygulayacak askerî aygıtlar arasındaki çelişki, yeni rejimin oluşum sürecinde olmasının doğurduğu tezatların en keskinidir.

Ne var ki saray kadroları ile ordu arasındaki çelişki, bilhassa 15 Temmuz’un da gösterdiği üzere, salt Kürt halkı ve demokratik hak ve özgürlükler düşmanlığı ile aşılabilecek bir yapıya sahip değil. Egemen bloklar açısından bugünkü sorunun en temel kaynağı, bina edilmek istenen yeni rejim ile bu yeni rejimi bina edip onu şiddetle savunması gereken ordunun arasındaki kaçınılmaz çelişkidir. Zira saray şunu çok iyi biliyor: Ordu bir şekilde ikna edilemezse, parlamenter görünümlü bir Bonapartizmin inşası sosyolojik bir olanaksızlığa gömülecek ve yeni rejim planlarının gömüldüğü bataklık kendilerini de içerisine çekecektir.

Bu bağlamda sarayın bir sonraki politik hamlesini öngörmek hiç de zor değil: Tasfiyeler6, kadro atamaları ve ganimet paylaşımları yoluyla orduyu içeriden ve OHAL’in hükümete tanıdığı yetkiler aracılığıyla fethetmek. Erdoğan, siyasal basiret sahibi olmayı tecrübelerinden öğrenmiş birisi olarak tek tek bireylere değil de, o bireylerin hareketlerini belirleyen değişken çıkarlarına güvenmeyi öğrenmiş durumda. Erdoğan, saraya politik ve askeri olarak tamamen güdümlü olan sadık kadroların kritik mevkilere yerleştirilmesi ile ganimet paylaşımının kendisinin önderliğine gerçek anlamda boyun eğmiş sermaye gruplarına aktarılması adına kendisinin, Türkiye kapitalizminin kendi tarihinin en özgül mali ve siyasal çıkarlar ağını inşa etmesi gerektiğinin farkında. Zira Erdoğan askeri bir darbeyi geçiştirmenin veya durdurmanın en etkili yönteminin, bu darbe girişiminden kimsenin çıkarının olmamasını güvence altına almak olduğunu biliyor.

Saray rejiminin askeri girişimlere karşı kendi meşruiyetini sağlama almak için örmek durumunda olduğu bu çıkarlar ağı, önceki örneklerinden farklı olarak derinleştirilip genişletilmesi gereken bir iktisadi-siyasi rüşvet mekanizmasına işaret ediyor. Öyle ki, bu rüşvet, söz konusu bir cuntanın tankları olduğunda, ulaştığı egemen bloklar için bir direniş veya tarafsızlaşma sebebi olabilsin. Bu çıkarlar ağının ekonomik boyutunu, rüşvet mekanizmasının öngördüğü israfı düşünebiliyor muyuz?

Bu noktada sarayın oldukça hayati bir engel ile karşı karşıya kalacağını öngörebiliriz: Asla aksamayan ve kaynağı istikrar vaat eden bir sıcak para trafiği. Sıcak para trafiğinin egemen blokalara güvence verecek derecede stabil bir profil çizmesi için işçi sınıfı ile emekçilerin hayatta kalma ve çalışma şartlarında gerçekleştirilecek olan yağmanın boyutları, son 14 senenin neoliberal saldırganlık ‘normlarını’ dahi aşacak. Burada söz konusu olan, neoliberal işçi düşmanı uygulamaların olağan akışında devamı değildir. Saray için kendisini sağlama alacak olan kirli bir ekonomik çıkarlar ağının yaratılması, proletaryanın sömürüsünde yaşanacak olan bir sıçramaya sımsıkı bağlıdır. Bu somut bağ, işçi sınıfını atomize edecek, atıl bırakacak, etkisizleştirecek, sendikalardan uzaklaştıracak ve kölece yaşam tarzına mahkum edecek politikaların, önümüzdeki dönemin alamet-i farikası olacağına işaret ediyor. Sarayın ayakta kalabilme koşulları, hedeflediği neo-Bonapartist rejimin inşa edilebilme olanakları, daha önce kendi tarihlerinin hiçbir döneminde olmadığı kadar, proletaryanın bir sınıf olarak yağmalanmasına, ürettiği artı değere ek olarak hayatta kalma şartlarını sağlayan araçların keskin bir sömürüsüne bağımlı.

Yeni rejimin bütünüyle kontrol edebileceği bir ordu yapılanmasının oluşturulması için ihtiyaç duyulan ekonomik çıkarlar ağı ve rüşvet mekanizmasının kaynağı ilk olarak işçi sınıfının hayat şartlarında aranacak. Bunun yanı sıra sarayın, her ne kadar ikincil bir önem taşıyacak olsa da, çıkarlar ağı ile rüşvet ilişkilerini organize etmek için farklı ekonomik seçeneklere başvuracağı da bariz. Bu seçeneklerin başında geleni de yabancı sermaye yatırımlarının sürekliliğini sağlamak ve toplumsal risklerin, emperyalist merkezler kaynaklı finans kapital ihracını aksatmasına ve geriletmesine izin vermemek. Uluslararası kredi kuruluşlarının Türkiye’nin notunu düşürmemeleri veya ‘trajik’ bir düşüşe sebebiyet vermemeleri ekonomistler tarafından olumlu yorumlanıyor olsa da, bu tercihlerin arkasında yatan asıl sebebin, yabancı yatırımcıların Türkiye özelindeki yatırımlarını satışa çıkarmaları için son fırsatların tanınmasını sağlamak olduğunu düşünebiliriz.

Yeni rejimin ekonomik güvencelerinin inşa edilme yöntemleri sorunsalında, sarayın bu iki potansiyel kaynağın (işçi sınıfı ve yabancı sermaye) tehlikeli etkileşimleri karşısında çaresiz bir pozisyona mahkum olacağı açık. Neo-Bonapartizmin militer kurumsallaşmasını, işçi sınıfının öncüsünün etkisiz hale getirilerek ve direniş merkezleri kontrol altına alınarak sağlama almaya çalışacak olan bir yönelim, karşısında sınıfın derinliklerine yayılma potansiyeli olan bir huzursuzluk ve eylemlilik gündemlerini bulacak. Sınıf kökenli bu ‘tehdidin’ ise yabancı sermayenin ulusal yatırımlarına herhangi bir teşvik sağlayabileceğini söylemek mümkün olmaz.

Rejim krizinin çok boyutluluğu

15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişimi gösterdi ki, Erdoğan’ın rejim içerisinde, kendi başkanlığı adına – yani anayasal ve parlamenter koşumları olan Bonapartist bir rejimin hayat bulması adına – siyasal egemenliğinden vazgeçiremediği bir takım fraksiyonlar bulunmakta. Bu rejim içi klikler, Erdoğan’ın başkanlığında, kendi çıkarlarını hem iktidar bloğu düzeyinde, hem de toplumsal anlamda koruyamayacağını düşünüyor. Türk rejiminin hegemonya krizi, üzerinde süren egemenlik savaşı yalnızca egemen bloklar arası/içi bir alana değil, aynı zamanda toplumsal taleplerin denetim altına alınamamasına da işaret ediyor.

15 Temmuz cunta kliğinin sosyolojik profili, büyük sermayenin unsurlarından ziyade küçük-burjuva kökenli subayların oluşturduğu bir kümeye, bununla birlikte uluslararası istihbarat servisleri içerisinde bir takım odakların onayını alarak küçük birer Mustafa Kemal Atatürk olma hevesiyle maceracı girişimlere yeşil ışık yakmış yüksek rütbeli askerî bürokrasiye işaret ediyor. Darbe girişiminin emir-komuta zinciri dahilinde örgütlenmemiş oluşu ile işverenlerin genelini ikna edemeyişi, en azından birkaç saat içerisinde onları tarafsızlaştıramamış oluşu, hareketin küçük-burjuva karakterinin altını çizer nitelikte. Ancak burada bir noktanın altını çizmek şart: Darbe girişimine katılanların sınıf profili ile darbenin amaçlarının sınıf karakteri bir değil. Darbecilerin köken olarak sınıf karakteri ve somut önerileri ne olursa olsun, mümkün olan en kısa zaman dilimi içerisinde büyük burjuvazinin programını uygulamaya başlayacakları açıktı.8 Zira, kalkışmaya girişenlerin profili ile onların hedefleri arasındaki sınıf karakterinin aynı olmayışı, darbeci kadroların büyük sermayenin taleplerinin uygulayıcıları olarak görev almaları, tarihin yasaları tarafından belirlenen bir ilişkidir.

Cunta kliğinin politik ve sınıfsal profilinin bu karakteri oldukça kritik. Zira bu küçük burjuva karakterin içeriğinde barındırdığı programatik hedeflere ulaşabilmek adına belirli bir fraksiyonun kalkışmaya cüret edebilmesi dahi, parçalanmanın eşiğinde olan bir sosyo-ekonomik düzenin varlığını teşhir ediyor. Akın Öztürk’ün başında olduğu hareketin küçük-burjuva karakteri, geri dönüşü olmayan bir parçalanma, yok olma ve mevzi kaybetme sürecine girmiş bir kapitalist toplumun sorunlarını çözmenin biricik yolunun, askeri bir diktatörlük olduğunu söylemektedir.9 Bu önerinin toplum nezdinde kabul göp görmemiş olması bir kenara, mühim olan bu önerinin 15 Temmuz gecesi yapılmış olması, bu önerinin yapılmasına zemin hazırlayan nesnel ve öznel koşulların olgunlaşmış olmasıdır!

14 Temmuz günü işverenlerin ortaklaşa aldığı bir komite toplantısının yapıldığını hayal edelim. AK Parti iktidarının, kendilerinin ekonomik faaliyetleri açısında olumlu ve olumsuz taraflarının tartışıldığı bu toplantının karar metninin siyasal yönelişi yüksek ihtimalle şunları söylerdi: ‘Hükümetin benimsemiş olduğu, sermaye birikimi adına neoliberal uygulamaları sonuna dek götürme, dünya pazarına entegre olma ve işçi hakları ile mevzilerinin sökülüp alınma programı tarafımızca desteklenmektedir. Bugünün verili koşulları altında sermaye sınıfları olarak, askeri bir diktatörlük programına ihtiyacımız yoktur. Bizler toplum üzerindeki egemenliğimizi, askeri bir diktatörlüğün açık iç savaş yöntemleri dolayısıyla yaratacağı risklere girmeden sağlamayı, bugünkü durumda tercih ediyoruz.’

Bir 14 Temmuz işverenler toplantısının yüksek ihtimalle ulaşacağı bu sonuçlar, 15 Temmuz gecesi geldiğinde bir mizansene dönüşürdü ve analistlerin paranoyak metotları bu kararların birer komplo olduğunu iddia ederdi. Ne var ki, Akın Öztürk’ün başını çektiği küçük-burjuva hareket bir komplo planının sonucu değildi. Verili koşullar altında burjuvazinin ihtiyaç duyduğu program her ne kadar bir diktatörlüğü öngörmese de, cunta kliği her ne kadar yenilgiye uğratılmış olsa da, iç savaş risklerini görece bir şekilde kabul ederek bir askerî Bonapartist diktatörlük programına ihtiyaç olduğu iddiasındaki rejim içi bir takım fraksiyonlar, sermaye sınıfını ve toplumu, saray rejiminden ‘daha iyi’ bir iş yapacağına ikna etmeye çalışmıştır. Bunun anlamı şudur: Buz kırılmış, yol açılmıştır. Ne için mi? Sarayın sermayeyi memnun etmek ve muhalefeti baskılamak için kullandığı yöntemleri yeterli bulmayan devlet içi odakların aşırı totaliter bir alternatif arayışları için. Cuntacı kliğin o gece verdiği mesaj, dış politikada, Batılı pazarlara entegre oluşta, işçi sınıfını ve Kürt halkını baskılamada, ifade, toplantı ve yürüyüş hakkını engellemede kendilerinin, askeri bir diktatörlük programıyla, daha başarılı olacaklarını iddia etmeleridir. Egemen blok içerisinden ikna edemedikleri kesimlerin çoğunlukta olduğu gerçeğinden ziyade, buna cüret edilebilmesi, yaşanan kırılma anının önemini gözler önüne sermektedir. 15 Temmuz’un ifade ettiği kırılma anının temsil ettiği nitel sıçrama, Troçki’nin sözleri ile barış döneminin kapandığı ve radikal burjuva rejimlerinin döneminin açıldığı anlamını taşır:

‘Barışçı dönemlerde, demokratik bir parlamento, çatışan çıkarları uzlaştırmanın en iyi aracı olarak görünür. Ama temel güçler 180 derece zıtlaşınca, Bonapartist diktatörlüğün yolu açılır.’11

 

 

 

  1. Rejimin iki fraksiyonu derken, bu iki fraksiyonun da benzer bir siyasal ve örgütsel karaktere benzediğini iddia etmiyoruz. Gülen hareketi ile Erdoğan’ın kitle temelli parti-devlet yapılanması arasında ciddi farklılıklar bulunmakta. Öncelike Gülen hareketi, bir kitle partisi inşası hedefine asla yönelmeyerek daima sağ ve merkez sağ partiler ile çıkarlar üzerine kurulmuş ittifaklarla ve devlet kurumlarında kadrolaşmalarla faaliyet yürüten bir grup. Aksine Erdoğan’ın bir siyasal seçim kaybetmesi, siyaset ‘kariyerinin’ de sonu anlamına gelir. Bu bağlamlarda iki fraksiyon derken, birbirine eş iki klikten bahsetmiyoruz.
  2. ‘Yeni sağ’, aynı zamanda bir ‘yeni sol’ da doğurdu. Bu fenomeni ve ülkemizdeki temsilcilerinin andığı ismiyle ‘radikal demokrasi’ önerisini, yazı serisinin devamında işleyeceğiz.
  3. Burada bir not düşülmeli: Burjuvazinin uluslararası çapta yaşadığı önderlik krizi, emperyalist kampın başını çeken ABD’nin tahtından edildiği şeklinde değil, finans kapitalin kendi egemenlik krizlerine dönük olarak kitleler tarafından kabul gören gerici ve kalıcı bir öneriyi hala getirememiş olması şeklinde yorumlanmalı. ABD’nin bu egemenlik krizini aşma yönündeki farklı politik girişimleri de henüz bir sonuç vermiş değil.
  4. Bir geçiş dönemi içerisinde geçiş taleplerinin artacak olan rolü de kayda değer bir not olarak burada bulunsun.
  5. Tıpkı Louis Bonaparte’ın 10 Aralık Derneği gibi.
  6. Darbenin ardından başlayan tasfiye operasyonun siyasal ve ekonomik anlamları üzerine yazılmış aşağıdaki metne göz atınız: http://iscicephesi.net/2016/07/8515/
  7. Bu konu, yazı dizisinin radikal demokrasi önerisinin tartışıldığı bölümlerinde detayları ile işlenecektir.
  8. Bununla birlikte yine eklemek gerekir: Darbe girişimi, burjuvazinin organik-doğrudan özlemlerinin bir sonucu değildi!
  9. Ben bu noktada Akın Öztürk ile 20. yüzyılın başında Polonya’nın tarihine damgasını vurmuş Józef Piłsudski arasında bir takım kaçınılmaz benzerlikler olduğunu düşünüyorum. Elbette Pilsudski, Öztürk’e kıyasla daha ‘başarılı’ sonuçlar elde etmişti ancak yüz sene önceki Polonya toplumunun krizi ile bugünkü Türkiye kapitalizminin krizinin benzer profiller ve tarihsel kişilikler doğurması yine de araştırmaya değer bir alan olarak karşımızda duruyor.
  10. Elbette bu hayali karar metninde, Recep Tayyip Erdoğan’ın teşkil ettiği tehlikeler ve yarattığı riskli durumlar da işlenirdi.
  11. Troçki, Faşizme Karşı Mücadele, Köz Yay., Haziran 1977, s.282
Kaan Gündeş
Sıradaki

İlgili Haberler