Türkiye gericiliğinin bütün milliyetçi muhafazakâr mukaddesatçı renklerinin ve sembollerinin bir araya geldiği ve Genelkurmay Başkanı’nın dahi söz aldığı Demokrasi ve Şehitler Mitingi Yenikapı’da yapıldı. Bahçeli’yi saymıyoruz bile, ancak Kılıçdaroğlu da oradaydı. İki lider de “yancılara” yakışır biçimde en kenarda oturuyorlardı. CHP Genel Başkanı, anayasaya aykırı bulduğu halde “sonra bize terörist derler” gerekçesiyle lehte oy verdiği dokunulmazlıklar vakasında olduğu gibi hazır ve nazırdı. Üstelik daha birkaç gün önce bunun Cumhurbaşkanı’nın dışarıdaki yalnızlığından kurtulmak için düzenlediği bir mizansen olduğunu söylemesine rağmen…

Tabii memleketin bütün “tek…tekçilerini” bir araya getiren bunca gösterinin sadece Cumhurbaşkanının dış dünyadaki yalnızlığıyla ilgili olduğu söylenemez. Bunun bir de içeriyle ilgisi var ki, tam bir “dışı seni içi beni yakar” mevzuu! Aslında olan bitene bakıldığında, iç dinamikler gümbür gümbür işliyor. Bu bağlamda Cumhurun Başı, ihanet ve kalleşliklerle dolu bir dünyada “milletiyle” daha evvelki dönemi de aşan, çok daha doğrudan, güvenilir ve “manalı” bir ilişki kurmayı hedefliyor; tabii, bu defa ilk elde “demokrasi, milli birlik ve uzlaşı” yolunda muhalif-muvafık, asker-sivil, (asi Kürtler hariç) herkesi peşinden sürükleyerek…

Demokrasi nöbeti: “İdam isteriz!”

RTE, darbeyi önlemekle kalmayan ve de üstüne neredeyse bir aydır demokrasi nöbeti tutan milletine öyle müteşekkir ki, ne isteseler yapmaya hazır… Misal, idam cezası!

Bakın, tarihi Yenikapı Mitingi’nde ne demiş: “Şu anda siyasi partilerimizin genel başkanları burada. Sizin zaten talebinizi biliyorlar. Egemenlik kayıtsız şartsız milletin olduğuna göre, sizler de idam cezası talebinde bulunduğunuza göre, bunun kararını verecek olan merci TBMM’dir. Meclis böyle bir kararı verdikten sonra atılacak adım bellidir. Onamaksa, Meclis’ten gelen böyle bir kararı, ben peşinen ifade ediyorum, onarım. Bu millet, egemenlik kayıtsız şartsız milletin olduğuna göre, eğer böyle bir kararı veriyorsa öyle zannediyorum ki, siyasi partiler de bu karara uyacaktır…”

Şimdi; mehter marşları ve milletçe malûmumuz olan milli-manevi manzaralar eşliğinde yapılan bir demokrasi mitinginde kitlelerin AKP çoğunluk iktidarının sürmesi ve AKP düşmanlarının kahredilmesi dışında demokratik talepler ileri sürmemesi son derece normal. Mesela, aslında AKP iktidarına bile değil, Reis’e karşı yapılan hain bir darbe teşebbüsünün ardından, göğsünü tanklara siper ederek canını ortaya koymuş, demokrasi ve millet egemenliği açısından bunca zor bir sınavdan geçmiş ve hâlâ geçmekte olan kitlelerin, milli birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyulan şu günlerde özgürlük, eşitlik, ekonomik ve sosyal haklar vb. yersiz taleplerde bulunması beklenemez. Kitlelerin demokrasi adına büyük bir tehlikenin yaşandığı bu günlerde idam cezasının geri getirilmesini istemesi, ileri demokrasinin bugünkü ve yarınki düşmanlarının idamını talep etmesi bu nedenle anlaşılır bir şeydir. Demokrasi adına bunca fedakârlık yapmış bu millete bir idam cezasını çok görmek gerçekten haksızlık olacaktır. Nitekim Başkomutanımız, milletin bu içten talebini anında görerek TBMM’yi göreve çağırmış ve milletin kayıtsız şartsız egemenliğinin bir nişanesi olarak alınacak bir kararı peşinen onayacağı müjdesini vermiştir; orada hazır bulunan muhalefet liderlerinin de dikkatini çekerek…

Cumhurbaşkanımız, milletine duyduğu muhabbetle ünlüdür. Kendisini defalarca iktidara taşımış bir milletin idam gibi, demokrasimizin bugünü ve geleceği açısından çok önemli bir talebini reddetmesi düşünülemez. Zaten demokrasilerde halkın talepleri esastır. Hem okuldan da biliriz; demos: halk, kratos: yönetim demektir. Yani demokrasi, halkın yönetimi anlamına gelir. Kısacası, her fırsatta 15 Temmuz tertibinin, milletimizin azim ve kararlılığı sayesinde akamete uğradığını hemen her gün tekrarlayan müteşekkir bir devlet adamının meseleye başka türlü yaklaşması mümkün değildir. Demokrasilerde millet ne isterse o olur…

Ya millet şımarırsa?

Ancak o yakınlığa epeyce alışkın da olsak, Cumhurbaşkanımızın, özellikle 15 Temmuz sonrası, kitlelerle kurduğu ilişki yine de dikkat çekicidir. Tamam, millete demokrasi adına büyük bir borç birikmiştir, ama yine de insan tuhaf bir huzursuzluğa kapılmaktadır. Malûm, normalde bizim memlekette devlet adamları, askerlikte, komuta kademelerinde sık sık hatırlatılan o terbiye dışı kural gereğince, milletin başının biraz fazla okşanması halinde, şımarıp ayağa kalkacağı, dikileceği gerçeğini akıldan çıkarmazlar. Üstelik asker dövmeye, hatta linç ederek öldürmeye, kışla kapısında barikat kurup subay yuhalamaya başlamış kitlelerin bunu bir alışkınlık haline getirmesi durumunda çıkabilecek sorunları düşünebiliyor musunuz? Mesela aynı milletin kimi fertlerinin, herhangi bir nedenden ötürü sokakta yoluna çıkabilecek polislere, 15 Temmuz ve sonrasında demokrasi için yaptıklarını anlatıp posta koyarken onları bir de FETÖ’cülükle suçladığını; mesela üzerinde silahla yakalandığında, demokrasi nöbetinden geliyorum, arkadaşlarla hainlere karşı devriyeye çıkmıştık, falan deyip bir de adamların ağzını burnunu kırdığını düşünsenize… Hem de milletin silahlanması veya silahlandırılmasıyla ilgili bazı projeler gündemdeyken. Üstelik aynı işi yarın öbür gün muhalifler de… Aman, Allah korusun! Yani, demokrasi nöbeti falan tamam, halkla yakın ilişkilere de eyvallah, ancak yüzgöz olmaya hayır!

Ancak Cumhurbaşkanımızın bu konulardaki ustalık, tecrübe ve mühendislik seviyesindeki uzmanlığı düşünüldüğünde devletimiz ve kutsal değerlerimiz açısından duyduğumuz endişe azalmaktadır. Çünkü onun özellikle yeni dönemde kitlelerle kurduğu ve kuracağı ilişki bir başıboşluğa, öyle demokratik şımarıklıklara yol açmak şöyle dursun, aksine toplumun disipline edilmesini, rejimin tam bir güvence altına alınmasını sağlayacaktır. En azından amaç budur.

Sivil toplum işbaşında…

Saray tarafından düzenlenen “demokrasi nöbetleri” ve mitinglerine bakıldığında meselenin sadece sürmekte olan bir iç tehlike veya muhtemel dış tehlikelerle, imaj meseleleriyle; halkın muazzam desteğini göstererek içeride ve dışarıdaki durumu sağlamlaştırmakla sınırlı olmadığı açıktır. Hiç alışılmadık biçimde polis ve parti teşkilatları tarafından sokağa çağırılanların, bizim memlekette yine hiç alışılmadık biçimde yaklaşık bir aydır sokakta tutulmasının başka bir mana ve ehemmiyeti olsa gerektir. Bu “demokratik” görüntünün, bizim Cumhurbaşkanı söz konusu olduğunda, birtakım antidemokratik strateji ve hedeflere hizmet eden bir arka planı olduğunu söyleyebiliriz. Örgütlü kitleleri peşinden sürüklemenin bilinen avantajlarından biri de, normal devlet mekanizmaları ve güvenlik güçleriyle tam olarak hiçbir zaman sağlanamayan toplumsal denetimin, kitlelerin gücü ve toplumun her hücresinde örgütlenmiş paramiliter birimler (Devletiyle ve Reisiyle bütünleşmiş sivil toplum örgütleri!) aracılığıyla sağlanmasıdır. Bu güç, maksuda giden yoldaki engellerin, bazen zorla da olsa kolayca aşılmasını sağlayacaktır. Yani, mesele bir süredir parti militanları aracılığıyla yönlendirilen “seçmen” mevzuunu aşmıştır.

Yeni bir model…

Sorun, bazı “faşizan” görüntüler de vererek kendi içinde evrilmektedir. Ancak “faşizm” tanımlaması “propaganda” açısından bazı faydaları olsa da somut bir analiz açısından en azından bugün için fazla bir şey ifade etmez. Üstelik rejimin bu biçimde tanımı yenilgiyi daha baştan kabullenmek anlamına gelir. Bunalım içindeki kapitalist dünyada faşizm her zaman akılda tutulması gerekli bir ihtimal olsa da bugün için çok daha somut ihtimal ve olgular söz konusudur. Mesela bugün dünyanın pek çok yerinde, klasik Bonapartizm türlerinden farklı bazı özellikler taşıyan ve faşizan eğilimleri haiz, şimdilik “neo-Bonapartizm” adını verebileceğimiz bir devlet biçimi boy gösteriyor. Bu yeni rejimin, en klasik örneği olan Rusya’nın dışında da (“Putinizm”) bir dizi Avrupaî ve Asyaî örneği var. Mesela çok taze bir örnek olarak Filipinler’deki Rodrigo Duterte rejimini gösterebiliriz. Hazret, bütün suçluları öldüreceğini ve halkın da bu yoldaki eylemlerini destekleyeceğini vaat ederek kazandığı seçimlerin ardından halka verdiği sözü tutarak harekete geçmiştir. Kendisine “Filipinli Trump” da denilen Duterte’nin ilk göreve başladığında “milletine” yaptığı “Uyuşturucu bağımlılarını öldürün!” çağrısı sonucunda 700 kişi sokaklarda yargısız biçimde infaz edilmiştir. Duterte ülkede 600 bin kadar uyuşturucu bağımlısı ve satıcısının olduğunu da ilan etmiştir…

Kısacası bunun liderlerle kitleler arasındaki yeni bir ilişki biçimi olduğunu, üstelik de bu ilişkinin işlerin görünürde “demokratik” usul ve kurumlarla yürütüldüğü ülkelerde ortaya çıktığını söyleyebiliriz! Artık klasik biçiminden bazı önemli farlılıkları olan yeni bir tür “Bonapartizm”den söz edilebilir.

Yarı mistik bir ilişki ve yeni rejimin sünnet düğünü…

Ancak bütün “çağdaş yeniliklere” rağmen önder-kitle ilişkilerinin bilinen bazı temel ilkeleri-özellikleri vardır ve Türkiye’de de bu ilkeler işlemektedir: Önderler yükseldikçe yalnızlaşırlar. Etrafları bir yığın güvenilmez menfaatperest tarafından çevrilir. Kendisini dengeleyebilecek kişiler çoktan birer hiç haline getirilmiştir. Ne istedilerse verilenler, kendi hesaplarını gütmeye başlarlar. O güne kadar iktidarla memnun, müreffeh bir ilişki sürdüren iç ve dış sermaye çevreleri, zıvanadan çıkmaya başlayan politikaları ve başına buyrukluğu nedeniyle ondan kurtulmanın yollarını aramaya başlar. Kurulan yapı giderek çürümeye başlayıp her ilişki güce tapınmaya dönüştükçe giderek ihanete de açık hale gelir. En ufak bir ayak sürçmesinde veya devrilme tehlikesinde, sürekli pohpohlayan dostların çoğunun, her an taraf değiştirebilecek gizli düşmanlar, hainler olduğu anlaşılır. Şüphe her şeye hâkim hale gelir. Ve lider sadece, doğrudan kendisine bağlı bir polis aygıtının yanı sıra “milletiyle” baş başa kalır. Rejim, bütün çürümüşlüğüne karşın önderin “milleti” ile karşılıklı olarak kurduğu yarı “mistik” ilişki ve buradan aldığı güç sayesinde varlığını sürdürür. Bu elbette farklı ve bazı “ilahi” özelliklere sahip bir ilişkidir. Güvenilmez ara kademelerin tasfiyesi veya zayıflayarak aradan çekilmesi sonucunda osnunla milleti arasında hiçbir aldatıcı ve saptırıcı engel kalmaz. Aynı, İslam’daki “Allah ile kul arasına kimsenin giremeyeceği” prensibinde olduğu gibi… Ancak o kendini Allah’a şirk koşmayacak kadar tevazu sahibidir. Ona dokunmanın ibadet olduğunu söyleyen ve onun ikinci peygamber olduğuna inanan bazı taraftarları özendirse de peygamberlikte de gözü yoktur, her şeyin onun “sünnetine göre”* yürümesi yeterlidir…

Not: Yanlış anlaşılmasın, o manada değil. Peygamberin yaptıkları, söyledikleri anlamında. Milli Savunma Bakan Yardımcısı Şuay Alpay’ın bir nikâh töreninde evlilik cüzdanını geline verirken kullandığı “Cumhurbaşkanımızın sünnetinin gereği olarak…” sözlerinden ilham alınmıştır.

image_pdfimage_print