Ne tuhaf değil mi? Başarısız bir darbe teşebbüsü nedeniyle neşe içinde olmamız gereken günlerde derin bir endişeye gark olmuş durumdayız! Çünkü darbe başarısız olsa da demokrasi falan kazanmadı…

Görünür haliyle durumun vahameti ortada; ancak gerçek durumun görünenden de vahim olduğu belli. Sadece askeri değil, pek çok bakımdan… “Ortadoğu’da bizden habersiz yaprak kıpırdamaz”dan (Davutoğlu) gelinen yere bakın. O her şeyi bilen ve duyan ve de olur olmaz her bir şeyi elinin altında tutan güç timsali Cumhurbaşkanı darbeyi, darbe başladıktan saatler sonra “eniştesi”nden duyuyor. Başbakan’ın da neyse ki “eşi dostu” var, sevabına haber veriyorlar ilerleyen saatlerde. Yani aşağı yukarı bizlerin durumu!

Darbe girişimiyle birlikte, darbeler çağının sona erdiğine dair liberal hurafenin geçersizliği bir kez daha kanıtlanmış oldu. Neymiş: Sınıf çatışmaları, dolayısıyla siyasi iktidar mücadeleleri devam ettiği sürece darbeler de olacakmış… Yani tarihin sonu falan gelmemiş. Gerçi “bunun sınıflarla ne ilgisi var? Bu basbayağı devletin içinde süren bir savaş. Bir Tayyip ile Fethullah hikâyesi!” falan diyenler olabilir. Ancak, devlet içi savaşların neyin yansıması olduğunu, hiçbir şeyin toplumsal olarak bir boşlukta cereyan etmediğini, meselenin birtakım “sivil toplumcu” hurafelerle izah edilemeyeceğini iyi biliyoruz. Bu savaşın asıl nedeninin kapitalist sömürü düzeninin üretim ve yeniden üretimi sürecinin kimler tarafından yönetileceği, kaynakları kimlerin kontrol edeceği, kaymağı kimin yiyeceği, hakların nasıl budanacağı, emeğin nasıl zapturapt altında tutulacağı meselesi olduğu gün gibi ortadadır.

Ne oldu..?

İşin askeri boyutu gün geçtikçe daha da ortaya çıkacak. Ancak ilk elde şunlar söylenebilir: Anlaşılan, iş öyle “FETÖ”cülerle falan sınırlı değil. Daha fazlası var. Ancak bazı aksilikler nedeniyle planın ve zamanlamanın aksaması ve RTE’nin kıl payıyla kurtularak hayatta kalmayı başarmasının yol açtığı tereddütler ve bunun yarattığı kırılma, bir kısım güçlerin geri çekilmesine, vazgeçmesine hatta birbirlerini “satmasına” yol açmış. Bu durumda tepe noktalarda, komuta kademelerinde epeyce etkili ve kalabalık olsalar da operasyonal anlamda görece sınırlı bir sayıya sahip darbecilerin çekirdek gücünün, inisiyatif kaybına ve kararsızlığa düşmesi kaçınılmaz olmuş. Kararsızlığa düşüp bekleme veya savunma durumuna geçen her ayaklanma yenilmeye mahkûmdur. Darbenin Marmaris ayağının başarısı muhtemelen pek çok tereddütü silecek ve katılan komutanların ve birliklerin sayısını, dolayısıyla da başarı şansını artıracaktı. Şimdiden tartışılmaya başlayan bazı boşlukların, karanlık noktaların hatta “istihbarat zaaflarının” nedeni büyük bir ihtimalle bu durumdan kaynaklanıyor. Anlaşılan o gece “bekle gör” durumunda olan pek çok kişi vardı. Dolayısıyla, darbenin bastırılmasına, üstelik de TSK’nın general kadrosunun hemen hemen yüzde kırkının FETÖ mensubu olma gerekçesiyle gözaltına alınıp tutuklanmasına, ihraç edilmesine rağmen süren teyakkuz durumunun sadece olayın tazeliğinden veya tehlikenin tahminen geçmemiş olmasından değil, aynı zamanda darbe hazırlıklarının gerçek kapsamından, darbenin henüz tam olarak görünmeyen yüzünden, buradan gelebilecek bir “ikinci dalga” ihtimalinden kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Allah’ın bir lütfu”, ancak…

Darbeyi kendi gelecek hesapları bağlamında “Allahın bir lütfu”(!) olarak değerlendiren RTE’nin sevinçle karışık bir endişe içinde olduğunu tahmin edebiliriz. Sevinçlidir çünkü devlet içindeki en büyük rakibini ve onun bütün gücünü kökünden kazıma imkânını elde ettiğini düşünmektedir. Bu az buz bir kazanım olmayacaktır. Cumhurbaşkanı “FETÖ” bahanesiyle girişeceği bir dizi operasyonla ve elbette uzatılacağını şimdiden ilan ettiği OHAL imkânlarıyla, çoktandır fiilen işleyen bir başkanlık rejiminin son çivilerini de çakacağını düşünmektedir. Sevinç ve mutluluğunun nedeni olsa olsa budur. Hatta bu yeni rejimin “zafer anıtı” olarak Taksim’e bir cami ve en önemlisi bir “topçu kışlası” (Ne ironik değil mi?!) yapılacağını meydan okurcasına ilan etmiştir; hem de askeri darbe teşebbüsünden birkaç gün sonra!

Ancak bu sevinç büyük bir ihtimalle derin bir endişe ile el eledir. En azından “mantıken” böyle olması gerekmektedir. Çünkü tek parti dönemini saymazsak, TC tarihinin en güçlü cumhurbaşkanı, elinde tuttuğu ve bugüne kadar sınırsız olduğu düşünülen denetim ve tek adam olmanın yol açtığı bütün detaylar üzerinde doğrudan hâkimiyet kurma gücüne rağmen bu mekanizmanın gerçekte ne kadar kof, çürük ve parçalanmış olduğunu görmüştür. Bu durumdan endişe duymaması mümkün değildir. Düşünsenize, en güçlü olduğunuzu ve hemen her şeyi elinize geçirdiğinizi düşündüğünüz bir dönemde, en zayıf halindeki Demirel’den farkınız yok. MİT, “bileti kesilmiş” Demirel’e 12 Mart ve 12 Eylül’de hangi muameleyi çekmişse size de aynı muameleyi çekiyor ve darbeyi haber vermiyor! Üstelik darbenin çekirdeği, geçmişte başta TSK bütün devlet kurumlarına büyük ölçüde kendi ellerinizle yerleştirip işbirliği yaptığınız, yolunu açtığınız, çoğu elemanını tek tek tanıdığınız, bunun ötesinde son birkaç yıldır savaş halinde olmanız nedeniyle sürekli takip altında tuttuğunuz (“İnlerine gireceğiz!”), üstelik birkaç gün sonra tasfiye edeceğiniz için listelediğiniz bir cemaatin kadrolarından oluşuyor! İşte “AKP devleti”nin gerçek gücü; endişelenmemek mümkün değil..!

Neyin zafiyeti..?

Tabii, mesele bir “istihbarat zafiyeti” ile sınırlı değil. Öncelikle politik bir zafiyet, hatta şeytani bir kurnazlık eşliğinde sergilenen bütün güç gösterilerine rağmen bir güçsüzlük söz konusu. Bu, öncelikle darbe nedeniyle bir defa daha gündeme gelen “TSK’nın kurumsal yapısının yeniden düzenlenmesi” bağlamında ortaya çıkan bir durum. Bilindiği gibi, AKP iktidarı ve RTE, Atatürkçü bir darbenin önlenmesi, bir daha imkânsız hale getirilmesi ve “eski rejimin” kalesi TSK’nın siyasi özerkliğine son verilmesi amacıyla giriştiği Ergenekon, Balyoz vb. operasyonların ardından yeni bir kadrolaşmaya gitmişti. Bu yeni dönemdeki kadrolaşma asker açısından siyasi bir geri çekilmeye yol açsa da gerçekte Cemaat’in ordunun hemen her kademesinde örgütlenip önemli ölçüde güçlenmesine, başka tür bir siyasileşmeye yol açmıştı. Neticede bir darbenin önlenmesinin bedeli bir başka darbenin tohumlarının atılması olmuştu. Şimdi yaşananların da farklı bir sonuca yol açmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Bu darbe teşebbüsünün ardından girişilecek zorunlu “yapısal düzenlemelerin”, alınan önlemlerle her ne kadar “AKP’lileştirme” yoluna gidilmek istense de, TSK bir başkanlık rejiminin özel muhafız birlikleri (Mesela “kapıkulu” ordusu) haline getirilmeyecekse; veya onu dengeleyecek, mesela İran “devrim muhafızları” gibi bir başka ordu oluşturulmayacaksa, öncekinden farklı bir sonuç vermesi zayıf bir ihtimaldir. TSK’nın son KHK ile ilan edilen tedbirlerle yeniden yapılandırılma teşebbüsünün, işleri daha da karmakarışık hale getirmesi bir yana, eğer uygulanabilirse orduda ciddi bir güçsüzlük ve dağınıklığa yol açacağı, bunun umulan “hayırlara” vesile olmayacağı açıktır. Bu sürecin sonuçları ve bunların yol açacağı tepkiler kısa sürede ortaya çıkacaktır. Bu nedenle, Independent’ten Robert Fisk’in, “Darbenin bir sonraki darbeye kadar engellendiği; asıl darbenin önümüzdeki aylar ve yıllar içinde olacağı; darbenin başarısızlığının ordunun Erdoğan’a sadakat gösterdiği anlamına gelmediği” yolundaki ifadelerini yabana atmamak gerekiyor.

Bundan sonrası: RTE bir “gönül adamına” dönüşür mü..?

Bu soruyu daha önce pek çok defa sormuş ve her defasında olumsuz cevap vermiştik. İlk akla gelen, bu kadar büyük bir vartanın atlatılmasının ardından, memleketi tek başına yöneten zatın, darbeye istisnasız biçimde karşı çıkmış muhalefetle, darbe gecesi bombardıman altında mecliste toplanmayı seçmiş muhalif siyasi partilerle bir uzlaşmaya gitmesinin mantıklı olduğudur. Ancak nedense bu memlekette mantıklı ve de iyi ihtimallere insanın inanası gelmiyor!

Şimdiki bazı görüntüler RTE’nin en azından bir süre için bir “gönül adamına” dönüşme ihtimalini aklımızdan geçirmemize yol açabilir. Gerçekten de bazı sert karakterli, hoşgörüsüz kişilerin çok büyük bir felâketin ardından öncekiyle ilgisi olmayan bir ruh haline büründüğü, kendini her türlü heva ve hevesinden arındırarak bir meleğe dönüştüğü görülmemiş işlerden değildir. Mesela Cumhurbaşkanı’nın yıllardır “hainler” ve benzeri en ağır lafları ederek savaştığı güçlerin darbeden yana tavır takınmayıp aksine darbe girişimini şiddetle lanetlemeleri, “düşman” medya kanallarının “meşru” hükümete ve cumhurbaşkanına sahip çıkması, muhalefet partilerine mensup milletvekillerinin darbe gecesi parlamentoya koşmaları vb. pek çok örnek RTE’nin, en azından yaşanan olayların neden olduğu dehşet duygusunun da etkisiyle bu tehlikeli gidişat üzerine bir daha düşünüp kalıcı bir uzlaşmaya yönelmesine yol açabilir mi? Mesela Kılıçtaroğlu ve Bahçeli’nin Saray’a çağırılıp çok samimi bir biçimde ağırlanmaları, muhatapların birbirleriyle açık açık konuşmaları, ortak bir anayasa değişikliğinden söz edilmesi, en başta büyük sermaye olmak üzere milletimizin geniş kesimleri tarafından talep edilen “demokratikleşme” yönünde atılacak hayırlı adımlara mı işaret ediyor? Mesela, bütün bunlar konsensüs ve elbirliği ile rejimin demokratik bir biçimde yeniden organizasyonunun temel şartı olarak “başkanlık sistemi” veya “partili cumhurbaşkanlığı” hedefinden vazgeçilmesi, parlamenter sistemin güçlendirilmesi anlamına mı geliyor. Yoksa yeni bir “7 Haziran taktikleri” dönemine mi girmekteyiz. (Gerçi henüz Deniz Baykal çağırılmadı ama..!) Yani kimilerince belirtildiği gibi bir adım geri atılıp sonra saldırı biçiminde iki adım mı atılacak? Bütün bu uzlaşma görüntüleri RTE’nin tarihsel hedefleri doğrultusundaki stratejik çizgisinden vazgeçmeyip sadece birtakım taktik manevralara girdiği anlamına mı geliyor..? Daha pek çok soru sorulabilir. Ancak emin olun cevabını almamız çok uzun sürmeyecek.

Çok mu kötümseriz? Kimse kusura bakmasın ama haksız da sayılmayız. Çünkü, her şeyden önce bu memlekette, sembolik başlangıç gününün hangisi olduğu bir yana, bir rejim değişikliği yaşanmaktaydı. Elbette anlık bir durumdan değil, farklı aşamaları olan bir süreçten söz ediyorduk. Ayrıca bu “başkanlık” rejiminin ancak bir “içsavaş rejimi” olarak var olabileceğini ve askeri bir darbeye yol açabileceğini iki yıldır söylemekteydik. Şimdi, eğer bu süreç, darbe musibetinin dersleri ışığında bıçak gibi kesilip gerçekten başka bir yola girmeyecekse, aynı 7 Haziran sonrasında olduğu gibi, Cumhurbaşkanı’nın muhalefeti uyutmaya dönük birtakım taktik manevraların ardından, fiilen kurduğu başkanlık rejimine şu veya bu biçimde yasal ve anayasal bir temel sağlamak için elinden geleni yapmayacağına nasıl inanabiliriz? RTE’nin temel hedef ve programının değiştiğini söylemek mümkün mü? Başarısız darbeyi “Allahın lütfu” olarak görmesinin ve tereddütsüz OHAL’e gitmesinin nedeni ne olabilir? Hemen herkes biliyor ki, OHAL’in öyle “FETÖ”yle ve üç ayla falan sınırlı kalması mümkün değildir. Zaten RTE “bu HAL’in uzatılabileceğinden peşinen söz etmektedir. Yani yasal imkânlar sonuna kadar, sınırlar aşılarak ve gereken herkese karşı kullanılacaktır. “Reis”in başarması halinde, olağanüstü hal, “terör” yasalarıyla birlikte aynı Suriye’deki Esad rejiminde olduğu gibi Türkiye’deki yeni rejimin açık veya örtülü biçimde tamamlayıcı bir parçası olacaktır. Bu yolla, daha da artacak olan baskılar bir de yasal kılıf kazanırken, ülke başkanlık kararnameleriyle yönetilir hale gelecektir.

Uzlaşma değil düşmanlık nedeni..!

Mantıki bir uzlaşmanın nedeni sayılabilecek, parlamentonun darbe gecesi gösterdiği tavır, bildiğimiz RTE açısından bir uzlaşma değil, düşmanlık nedenidir. Parlamentonun o gece kazandığı görece itibar Cumhurbaşkanı açısından başkanlığının önündeki bir engelden başka bir şey değildir. Çünkü darbe teşebbüsü esnasında TBMM topluca “arazi” olmayı seçseydi, şimdi “darbeleri önlemenin başkanlık sisteminden başka bir yolunun olmadığı” nutkunu dinliyor olacaktık. Oysa şimdi asıl tehlike ve zafiyetin, her şeyi gördüğünü ve bildiğini öne süren bir şahsın bin odalı bir saraydaki “şirk” kabul etmez “ilahi” yalnızlığından kaynaklandığını biliyoruz. Gelgelelim, uzun zamandır dönülmez yollara girmiş ve kendini başka bir biçimde konumlandırması mümkün olmayan bu şahsın, temsil ettiği hiç de şahsî olmayan nedenlerle birlikte kalıcı bir parlamenter uzlaşma yolunu seçmesi mümkün görünmüyor. Zaten OHAL’in kendisi de parlamentonun tamamen devre dışı bırakılması anlamını taşımaktadır. RTE bir dizi çatışmaya borçlu olduğu despotik iktidarını ancak çatışma yoluyla sürdürebileceğini iyi biliyor. Bu nedenle arada bir “es” verse de, bu yolda bütün gücünü kullanmayı sürdürecektir.

Gücün örttüğü güçsüzlük veya süngü üzerinde oturmak…

Ancak bu gücün aynı zamanda güçsüzlük anlamına geldiği ortaya çıkmıştır. Mesela, “demokrasinin” üzerine oturduğu söylenen o meşhur “kuvvetler ayrımı”na son verip kendi elinde toplanan bir “kuvvetler birliğini” kurmaya çalışması, kuvvetler birliğinin özellikle gerektiği (kara-hava-deniz-jandarma; üstelik alt birimleriyle birlikte!) TSK’da kuvvetler ayrılığına, hatta dağılmasına yol açmıştır. Bu dağınıklık kısa vadede hiyerarşi dışı askeri darbelerin zayıf kalması ve önlenebilmesi için bir avantaj gibi görünse, bunun yol açtığı “oynak zemin” çok da uzun olmayan vadelerde hesaplanamayan sonuçlar doğuracaktır. Rejimin her şeye hâkim olduğunu, bütün güçleri elinde topladığını zannettiği bir zamanda ortaya hem de bir darbe girişimi eşliğinde çıkan zafiyet ve boşluklar ve de sadakat sorunları yakın geleceğe ilişkin ciddi tehlikelere işaret etmektedir. Tek tek kişiler ve gruplar üzerindeki bastırma ve halihazırdaki kitleleri mobilize etme gücü ne olursa olsun, çapsızlıkları ve ellerindeki siyasi-idari kadronun yetersizliğinin de etkisiyle Saray iktidarı tarihsel anlamda güçsüz düşmüştür. Rejim gerçekte ciddi bir çürüme ve bunalım içindedir. Saray rejimi, yükselmekte olan bir güç değildir; büyük burjuvazinin ve uluslararası güçlerin, bir içsavaşı önlediği veya bir içsavaşı kazandığı için verebileceği gönüllü veya gönülsüz destekten yoksun olması bir yana, varlığıyla bir içsavaş nedeni olabileceği endişesine yol açmaktadır. Bu bağlamda iktidarın gerçek gücü, “sosyal yardım” adı altında kitlelere yönelik neoliberal rüşvet-kontrol mekanizmaları yanı sıra, toplumun diğer kesimlerine karşı kışkırtılmış toplulukları yönlendiren (ağır silahlarla donatılacak) polis teşkilatı ve onunla entegre paramiliter parti organizasyonlarına bağlı hale gelmektedir. Devlet içinde on binlerce kadroyu kapsayan tasfiye operasyonlarının yol açtığı boşluğun, akçeli işlerde çok yetenekli olsalar da AKP kadrolarınca liyakate ve kapasiteye dayalı bir biçimde kapatılması mümkün değildir. Bu durumda devletin çeşitli “sızmalara” maruz kalmasının ötesinde çok daha derin bir çürüme sürecine gireceği açıktır. Saray’ın devlet düzeyinde güvenilir bir siyasi altyapı oluşturması çok zordur. İktidar, bir önceki düşmanlarının “inine” girdiğini düşünse de devletin ve TSK’nın yeniden örgütlenmesi bağlamında, bir bölümü “Ergenekoncu” eski düşmanlarına muhtaç duruma düşmektedir. Sözü edilen ittifak, Fethullahçı ortak düşmanın tasfiyesinin ardından yeni çatışmalara ve belalara gebedir. Ayrıca, diktatörlüğün aleni biçimler aldığı noktada, bir zaman için ordu desteği sağlanacak olsa dahi Napolyon’un ünlü prensibi geçerlidir: “Süngü ile pek çok şey yapabilirsiniz ama üzerine oturamazsınız!”

Gerçek sorumlu…

Çok açık bir biçimde, askeri darbe noktasına gelen bu sürecin asıl sorumlusu iktidarın kendisi, politikaları ve inşa ettiği rejimdir. Bu konuda uzun zamandır RTE’nin neo-Bonapartist bir rejim inşasının bu ülkenin geleneksel Bonapartist güçlerinin iktidarına, yani bir askeri darbeye yol açabileceğini yazıp söylüyoruz. “İçsavaş rejimi”nin iç güvenlik politikaları doğrultusunda çeşitli biçimlerde askeri kullanmaya başlamasının, “bakanlık emrinde” de olsa ordunun bir süredir kaybettiği politik gücünü ve özerkliğini yeniden elde etmesine yol açacağını belirtiyoruz. Kimse “olmadı işte” demesin. Kastettiğimiz bu “giriş taksimi” niteliğindeki ön darbeden daha fazlası. OHAL’in KHK’leri kılığındaki Başkanlık kararnameleriyle yürüyen bir “İçsavaş rejimi”nin daha da baskıcı bir karakter kazanması ve bunun yol açacağı toplumsal-siyasal sonuçlar, genelkurmay başkanının ve komuta kademesinin Saray’a o andaki yakınlığından bağımsız olarak, bu defa emir komuta zinciri içinde “vatanı kurtarma” ve “kardeş kavgasını önleme” vb. gerekçelerle ordunun yönetime el koymasına yol açabilir. Üstelik bu hiyerarşik müdahale, “derli topluluğu” oranında, elbette “bir an önce demokrasiye dönülmesi” şartıyla daha açık ve doğrudan bir dış ve iç desteğe mazhar olabilir. Bizden söylemesi!