15 Temmuz darbe girişimini izleyen günlerde AKP’nin çağırısıyla kitlelerin her akşam meydanları doldurması ve ertesi hafta sonu CHP’nin kendi taraftarlarını Taksim meydanında toplaması, bu seferberliklerin karşısında Sol hareketin ne yapması gerektiğine ilişkin sorular, yanıtlar ve tartışmalar başlattı. İleri sürülen savlara bakıldığında iki karşıt ucun oluştuğu görülüyor: Bir kesim, Erdoğan yanlısı kitlelerin “plebyen” karakterini vurgulayarak bunun “solun doğal kitlesi” olduğunu iddia ediyor: diğer bir kesim de bu kitlelerin “dinci, gerici” ideolojik ve politik niteliğinin altını çiziyor, CHP’nin ise “laik burjuvazinin partisi” olduğu savından hareketle de onun mitingine katılmanın Erdoğan ve Kılıçdaroğlu ile birlikte aynı “milli cephede” yer almak olacağı eleştirisini yapıyor.

Biz bu savların ikisine de katılmıyoruz. Katılmıyoruz, çünkü ikisi de sınıf tahlilinden yoksun, işçi ve emekçi yığınların ihtiyaçlarını göz ardı eden ve devrimci sol hareketin öncelikli görevlerini dikkate almayan yaklaşımlar. İdeolojik, mezhepsel veya etnik ayrımlardan ve sınıf niteliği tarif edilmemiş halk/kitle tariflerinden hareket eden tahliller ve onlara dayalı olarak oluşturulan politikalar sadece diyaloga girmemiz gereken işçi ve emekçiler arasında değil, ama bizzat mücadele azimli militan kesimlerde de kafa karışıklığına ve yön kaybına neden oluyor. Bu açıdan seferberliklerin sınıf karakteri ve bileşimi uygulanacak devrimci politikaların belirlenmesinde hayati önem taşıyor.

İktidarlar, hatta rejimler egemenliklerini kurabilmek ve bunu sürdürebilmek için toplumun büyük bir kesimini oluşturan –özellikle az gelişmiş ülkelerde- küçük burjuva yığınların desteğine ihtiyaç duyar. AKP iktidarı da bu kuralın dışında değil ve kurmaya çalıştığı başkanlığa dayalı Bonapartist rejimi de bu kitlelerin aktif oyları ve seferberlikleriyle gerçekleştirmeye çalışıyor. Erdoğan kuşkusuz sanayi proletaryasından da oy ve destek topluyor, ama hükümranlığını ve projesini dayandırdığı ana gövde, “darbeye karşı nöbete” çağırdığı küçük burjuva kitleler. Çoğu küçük ölçekli esnaf, zanaatkâr, çok kısıtlı sermayeli tüccar, alt düzey memur, gibi sosyal artık değerden kırıntılar kapmaya çalışan insanlar. Bunların varlıkları ve geçimleri, proletaryanın sömürüsüne ve bu sömürüden alabilecekleri paya bağlı. Bu durum onları kaçınılmaz olarak burjuvazinin yedeğine bağlıyor, burjuva düzenin temeli haline getiriyor.

Bu yığınlar sosyalizmin “doğal kitlesi” değildir. Devrimci Marksizmin görevi proletaryayı toplumsal devinimin öncü gücü haline getirebilmektir. Bunun aracı ise sendikalar, işçi partileri, işçi-emekçi cepheleri, seferberlik örgütleri vs.’dir. Elbette iktidarı hedefleyen işçi sınıfı da küçük burjuva yığınların desteğini almak zorundadır, ama kendisini güçlü bir önderlik olarak topluma sunamadığı sürece bunun olanağı bulunmuyor. Hep tekrarlıyoruz, bugün küçük burjuvazinin güçlü bir önderliği var, işçi ve emekçi yığınlar ise bundan mahrum, dolayısıyla da bir alternatif sunamıyor.

Dolayısıyla AKP’nin peşinden sürüklediği “halk” kesimlerini onun etkisinden kurtarmak, “onların diliyle konuşmaktan” önce, proletaryanın devrimci ve radikal bir program etrafında birleşip tüm emekçi ve halk yığınlarına kendi iktidarı altında gerçekçi çözümler önerebilmesine bağlıdır. Aksi takdirde kapitalist çark içinde elindeki avcundaki kısıtlı sermayeyi tüketen, iflas edip dükkânını, atölyesini kapatmak zorunda kalan, dar gelirleriyle yetinemeyip sefalete sürüklenen küçük burjuva kesimler bunun suçunu daha fazla işçi sınıfına, devrimci ve demokrat kesimlere, onların mücadelelerine yükleyerek iyiden iyiye radikalleşip “Reislerinden” daha fazla baskı, daha şiddetli cebir uygulamasını isteyebilecekler, hatta bazı kesimleri şeriatçı kampa katılabilecektir.

Bu anlamda, AKP’ye ideolojik kaygıların yanı sıra, megaprojeler ve dev yatırımlar sayesinde yeni iş alanları açtığı, enflasyonu dizginlediği, hatta Batı (çokuluslu şirketler) karşıtı olduğu gibisinden nedenlerle oy veren işçi sınıfı kesimleri özel bir önem kazanmaktadır. Devrimci sosyalizm, işte bu kesimlere yönelmek, onları AKP iktidarında somutlaşan kapitalist demagojinin ve yalanların etkisinden kurtarmak, sermaye diktatörlüğü altında kendilerini bekleyen geleceği anlatabilmek, onları ikna edebilmek zorundadır. Onlarla buluşma yeri ise, işyerleri, sendikalar ve emekçi mahalleleridir. Sosyalizmin “doğal yığınları” oralardadır. “Onların diliyle konuşabilmek” ise, sermaye rejiminin sömürü, sendikasızlaştırma ve antidemokratik baskı saldırılarına ve emperyalist sermaye ile işbirliklerine karşı; onların acil ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarından hareket eden doğru ve somut sloganları, talepleri geliştirebilmek, bunları ısrarla yayabilmek, örgütleyebilmektir. Onları AKP/Erdoğan Bonapartist rejiminden koparamadığımız sürece küçük burjuvaziye yeni bir seçenek sunmanın imkânı yoktur.

Bu görev doğrultusunda kimilerince “laik-demokratik kamp” olarak adlandırılan kesimde görülen sendikalara ve işçi-emekçi örgütlerine büyük görevler düşmektedir. Özellikle de bu kesimlerin çoğunlukla yöneldiği CHP’nin, Erdoğan’ın bugünlerde uygulamak istediği “milli uzlaşma” çizgisine eğilimli olduğu bir dönemde. Bu eğilim vardır, ama henüz gerçekleşmemiştir. CHP, OHAL’e özünde değil biçimsel olarak karşı çıkmıştır (olağanüstü yetkiler Cumhurbaşkanında değil, parlamentoda olmalıdır gerekçesiyle). Kılıçdaroğlu AKP’nin mitingine katılıp konuşmayı reddetmiş, ama üst düzey bir parti delegasyonu yollamıştır. CHP, her zamanki gibi küçük burjuva oy kaygılarıyla bu sınıfın kaypaklığını ve kararsızlığını kendi politikalarına taşımaktadır. Politik sarkacının hangi tarafa yöneleceği büyük ölçüde parti içindeki ve çevresindeki işçi emekçi temsilcilerinin ve örgütlerinin parti liderliği üzerindeki baskısına bağlı olacaktır.

Partimiz İDP tam da bu nedenle, sadece darbeye değil ama aynı zamanda OHAL’e ve sivil diktatörlüğe karşı olan işçi ve emekçi yığınların ve sendikaların destek vermesi nedeniyle CHP’nin mitingine, kendi sloganları ve bayraklarıyla katılmıştır. Devrimciler ve sosyalistler bu yığınların ve örgütlerin –değişen ağırlıklarda da olsa- bir parçasıdır. Bu kesimlerle diyaloglarını sürdürüp derinleştirmek, onları diktatörlük rejimi karşısında güçlendirmek, sosyal demokratların ve liberal solcuların milli uzlaşma yanlısı eğilimlerini frenleyebilmek zorundadırlar. AKP’nin ve Erdoğan’ın başkanlık projesi altında bir diktatörlük rejimi kurulmasının önlenebilmesinin; bu projenin peşinden sürüklenen diğer işçi ve emekçi yığınların iktidarın boyunduruğundan kurtarılabilmesinin yolu da buradan geçiyor.

Türkiye sosyalizminin ve şimdi de liberal solun içine işlemiş “halkçı” anlayışlara taviz vermeden, gerçekçi sınıf tahlillerine dayalı olarak, işçi ve emekçi kitlelerle iletişimimizi güçlendirmemiz, onların deneyimlerine eşlik etmemiz ve sermaye egemenliğine karşı programımızı, taleplerimizi ve sloganlarımızı daha güçlü bir şekilde anlatmamız gereken bir dönemdeyiz. Tüm diğer işçi ve emekçi örgütleriyle birlikte partimizi de ancak işyerlerindeki, sendikalardaki, emekçi mahallelerindeki ve alanlardaki kitle seferberlikleri içinde geliştirebiliriz.

image_pdfimage_print