Rauters, geçen gün yayımlanan analizinde “TSK’nin kırık dökük bir güç haline geldiğini” ve “düzeltilmesinin yıllar alacağını” vurguluyor. Analizde, binlerce askerin gözaltına alınmasının, ordunun kendini laik demokrasinin nihai koruyucusu addettiği bir ülkede silahlı kuvvetleri derinden sarstığı; 15 Temmuz’la birlikte gördüklerimizin Türkiye ve TSK üzerinde gelecek 20-30 yıl etkide bulunacak bir sürecin başlangıcı olduğu ve son derece siyasileşen bir ordu göreceğimiz; kaçınılmaz güven kaybının ordunun operasyonel yetenekleri üzerinde olumsuz etkisinin büyük olacağı belirtiliyor. (Cumhuriyet- 27 Temmuz)

Bu analizin yayımlanmasının ardından yaşanan TSK ile ilgili gelişmeler de analizi doğrulayacak nitelikte. Eğer kararlaştırılanlar gerçekleşirse bu “bildiğimiz TSK’nın” sonu anlamına gelecektir. Yani burjuva düzen açısından durum vahimdir.

Malûm, TSK burjuva cumhuriyetimizin temel gücüdür. Bu en azından 2007’ye kadar böyleydi. 2007-2010 dönemi ve sonrası ordu ve yüksek bürokrasi eliyle denetlenen yarı-Bonapartist rejim, emperyalizm ve yerli mali sermaye tarafından kesin biçimde desteklenen çok güçlü bir sivil iktidar karşısında bilinen özerkliğini kaybederek siyasi anlamda geri çekilmek zorunda kaldı.  Siyasi iktidar, gücünü veya darbe girişimine bakılırsa, güç zannettiği şeyi bu geri çekilmeye borçludur.

2007’den sonra TSK, beklenen müdahaleyi yapamaması neticesinde tarihinde görmediği bir tasfiyeye uğramış, geleneğini temsil eden Kemalist kadroların önemli ölçüde tasfiyesinin ardından kendi şartlarında uzun sayılabilecek bir sessizlik ve “uyum” dönemine girmiştir. Ancak bu durumun sadece bir görüntü olduğu ortaya çıkmıştır. Tabiat gibi, ordu da boşluk kaldırmaz. AKP’nin bu boşluğu, kurumun özel nitelikleri nedeniyle doğrudan kendi kadrolarıyla dolduramaması sonucu, TSK kadroları her seviyede, çok uzun yıllardır içeride örgütlenmekte olan Cemaat mensuplarınca doldurulmuştur. 2013’te hükümetle Cemaat arasında başlayan çatışma, iktidarın, daha önce Cemaat’le elbirliği yaparak tasfiye etmeye çalıştığı Atatürkçü kesime yaklaşmasına (“Kumpas” mevzuları) ve onlarla bir çeşit ittifak kurmasına yol açmıştır.

15 Temmuz vakasının, tutuklanarak tasfiye edileceklerini duyan Cemaat’in askeri kanadının erken harekete geçmek zorunda kalmasının bir sonucu olduğu anlaşılıyor. Bu arada iktidarın başlattığı Kürt savaşının da yardımıyla yanına çektiği Atatürkçü kadrolarla kurmaya çalıştığı ittifakın gerçekte Cemaat korkusuna dayandığı, iktidarın, eski ortağının ordu içindeki gücünden büyük ölçüde haberdar olduğu çok açık. Ancak ortaya çıkan durum, bu gücün iktidarın zannettiğinden daha büyük olduğunu gösteriyor. Darbe girişiminin ardından boşalan yerlere (AKP il ve ilçe örgütlerinden eleman bulunamayacağı için!) önceki davalarda yargılanmış subayların getirilmeye başlanması, memnuniyetsiz ulusalcı kesimlerde tarifsiz acılara yol açan (“Orduyu da ele geçirdiler!”) söz konusu ittifakın güçleneceğine dair bir işaret gibi görünse de gerçek tam olarak bu değildir. Aksine “ortak düşmanın” ortadan kalkmış olması veya çok zayıf düşmüş olması, zorunlu bir “balayı” döneminin ardından geçmişe ve elbette bugüne ve yarına ilişkin pek çok hesaplaşmayı gündeme getirebilir! Hele ki ordunun darbe yapabileceğinin ve Saray’ın görünür gücünün nasıl bir güçsüzlüğü örttüğünün açığa çıkmasıyla birlikte… Bu nedenle kısa ve orta vadede, hangi “temizlik” yapılırsa yapılsın iktidarın TSK’ya güven duyması mümkün olamayacaktır.

TSK (aynı sivil bürokrasi ve bütün devlet kademeleri gibi) bugün tarihinin en parçalanmış ve “kırık dökük” dönemini yaşıyor. Daha önce yediği darbe yetmiyormuş gibi, “yeni Türkiye” döneminde bir darbe daha yemiştir. Parçalanmanın boyutu, toplam 358 general ve amiralden ilk elde 110’unun tutuklanmış olmasıyla (%31) ortaya çıkmıştır. Aynı durum bütün kademeler için geçerlidir. Son olarak, çıkartılan KHK ile 149 general ve amiral ihraç edilmiş, Deniz Kuvvetlerindeki amirallerin yarısı ordudan çıkartılmıştır. Ancak Cemaat’in gerçek gücüne ilişkin iddia ve tahminler çok daha vahimdir. Teşkilatın ordunun subay ve astsubay kadroları ve askeri okullardaki örgütlenmesi sonucunda özellikle 1994’ten beri çok güçlendiği ve ordunun muvazzaf bölümü içindeki oranının yüzde ellileri bulduğu, kurmayların neredeyse tamamının Fethullahçı olduğu iddia edilmektedir… Bu oranlar abartı mıdır değil midir şimdilik bilemeyiz, ancak sadece general-amiral sayılarına bakarak bile sorunun “FETÖ”cü bir “sızma”dan ziyade, önemli ölçüde “ele geçirme” ve hatta “ordulaşma” olduğunu görebiliriz.

Ortada ciddi bir parçalanma ve hasarın olduğu açıktır. Bu hasarın tamiri, “kurumsal yapının yeniden düzenlenmesinin” yol açacağı sorun, bela, çelişki ve çatışmalarla birlikte çok zahmetli olacaktır. Nitekim maddeleri bir KHK ile ilan edilen  “sivilleştirme” önlemlerine bakıldığında bunların uygulanabilmesi halinde hem politik, hem yapısal, hem de teknik açıdan hayırlı neticeler vermeyeceği şimdiden bellidir.  Beklenenin aksine, bu yeniden yapılanmanın Saray’ın lehine sonuçlar vereceğinin de bir garantisi yoktur. Üstelik Saray, Kürt savaşının tırmanmasının etkisiyle askere daha da muhtaç duruma düştükçe, bütün “silahlı” kurumlar gibi ordu da kendi hesabına güçlenmenin ve özerkleşmenin yolunu arayacak; askerin iç güvenlikte kullanılması bu eğilimi daha da güçlü kılacaktır. Bu eğilimin, bakanlıklara bağlanarak bütünlüğünü daha da kaybeden, daha da politikleşen, kendi içinde çok parçalı bir rekabete sokulan ve daha da çapsız politikacıların “günlük” kullanımına açık bir askeri yapıyla engellenmesi mümkün değildir.  Ayrıca bir ordunun “bütünlüğü”, her zaman düzenin “istikrarına” da işaret etmez. Bonapartizm geleneğinin güçlü olduğu ülkelerde bu bütünlük, siyasi iktidarın baskı ve denetim altında tutulmasında, gerektiğinde emir komuta zinciri içinde yönetime el konulmasında avantaj sağlar. Bu tehlikeye karşı ordunun iktidar tarafından, daha kolay denetlenebileceği düşüncesiyle, “parçalı” halde ve/veya polis gözetiminde tutulması ise pek çok öfke, rekabet, çatışma, güvensizlik ve entrikaya yol açacaktır. Bu durum, ordunun politikacılar arasındaki çatışmaların bir aracına dönüşmesine, cuntalar arası rekabet ve savaşlara, bir takım saray darbelerine neden olabilir. İktidar savaşlarında kimse kimsenin “babasının oğlu” değildir. Ayrıca son yaşananlar düşünüldüğünde ordunun, darbeci de olsa kendi üniformalı mensuplarının dövülerek yerlerde sürüklenmesini, silahlarının elinden alınmasını ve sivillerin tankları ele geçirmesini, kışla kapılarında belediye araçlarının tutulmasını, “gelip geçenin vurmasını” hoş karşılamayacağı açıktır; hem “yol olması” açısından, hem toplumsal konumu, hem de tarihsel prestiji açısından…

İklim ve yapı meselesi: Kan çekiyor…

Burada eklenmesi gereken bir başka husus da meselenin “Cemaat sızmasından” çok öteye bir “iklim” ve “yapı” sorunu olduğudur. Bugün ortaya çıkan durum, bu iklim ve yapıyla yakından ilişkilidir. Hava durumu ve iklim koşulları müsait olduğunda her şey olur!

Ordunun bu ülkenin modernleşme ve burjuva devrimi sürecinde oynadığı öncü rol açıktır. Ancak bu rol, bütün dünyada özellikle emperyalizm çağında burjuvazinin evrensel anlamda devrimci karakterini kaybetmesi, üretim ilişkilerindeki konumu ve mülkiyetine yönelik tehlikelerden kaynaklanan sınıfsal korkularının da etkisiyle başta ordu olmak üzere bütün kurumlarıyla birlikte hızla gericileşmesiyle son bulmuştur. Süreç Türkiye’de de farklı işlememiştir. Bu bağlamda bütün ideolojik-ilkesel-ahlaki iddia ve süslemelere rağmen TSK’nın da, nesnel konumu, sayısız toplumsal bağları, belli kademelerdeki çıkar ilişkileri ve emperyalist sistemle zorunlu ve kopmaz bağ ve ittifaklarıyla gericileşmesi kaçınılmaz olmuştur. Büyük burjuvazinin bazen “mırın kırın” etse de cumhuriyet tarihi boyunca askere duyduğu ihtiyaç, ordunun burjuva düzeni içindeki konumu ve militarizmin koyu gölgesi bir taraftan rejime Bonapartist-yarı Bonapartist bir karakter kazandırırken, TSK’nın mali sermayeye kopmaz bağlarla bağlanan bir kuruma dönüşmesini sağlamıştır. Zaten “anayasal düzeni ve milli çıkarları koruma” görevinin, toplumun ve devletin emeğin sömürüsüne dayalı yapısı düşünüldüğünde başka bir anlama gelmesi mümkün değildir. Ordunun, çok daha önceki dönemlerde de gerçek manada ilerici-devrimci unsurları içinde barındırmamasının, solcu olduğu bilinen erlere en doğudaki sürgün birliklerinde askerlik yaptırmasının, her darbe döneminde solcu-sosyalist subayları topluca tasfiye etmesinin;  her türlü haksızlık, adaletsizlik ve zorbalığı barındıran iç yapısının bir tesadüf veya idari bir kusur olmayıp doğrudan bu sınıfsal-toplumsal iklimden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bunun en büyük kanıtı 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinin açık sermaye yanlısı ve emek düşmanı mantık, politika ve uygulamalarıdır. Bu darbelerin devletin bekası ve çıkarları açısından başta Fethullah Gülen olmak üzere bazı İslamcılarla kurdukları açık-örtülü ilişkiler ve 12 Eylül’ün resmi ideoloji olarak imal etmeye çalıştığı “Türk-İslam Sentezi” birer tesadüf değildir. Yani burjuvaziyle ordu arasında her zaman ve her anlamda bir “kan bağı” olmuştur. Burjuvazinin bugün bir askeri darbeden yana olmaması kimseyi aldatmasın; bu bunalımlı zamanlarda yarın nelerin olacağını, kimin kime ihtiyaç duyacağını tam olarak bilemezsiniz..!

Yeniden yapılandırma ve demokrasi…

Darbe girişiminin ardından TSK’nın yeniden yapılandırılması sorunu gündeme gelmiştir; elbette en “sivil ve demokratik” perspektifler doğrultusunda…  (Bak: 2 no’lu KHK) Bu nedenle yeni bir “12 Eylül Referandumu”na (2010) benzer bir tartışma süreci yaşamamız ihtimal dahilindedir. Ordunun seçilmiş ve sivil siyasi otoriteye bağlanmasına, “demokratik bir denetim” altına alınmasına, yeniden yapılandırmanın demokratik temellerde yapılmasına kim karşı çıkabilir ki! Üstelik büyük sermayenin ve “Batılı dostlarımızın” da talebi olduğu söylenen, “kamplaşmalardan uzak, demokratik uzlaşmalara, kuvvetler ayrılığına, hukukun üstünlüğüne dayalı, sivil” bir rejimin Türkiye için en mantıklı yol olduğu konusunda milli mutabakatın olduğu bir zamanda… Hele ki, ortada burjuvazinin toplumsal egemenliğine ve özel mülkiyete yönelik işçi sınıfından kaynaklanan doğrudan bir tehlikenin olmadığını düşünürsek… Bu durumda yerli ve yabancı mali sermayenin, en azından bugünlerde (!) siyasi iktidarın bir kişinin elinde toplanmasının yaratacağı riskleri göze alması ve açık bir diktatörlük istemesi için bir neden yoktur. Yani geleneksel büyük burjuvazimiz açısından, kendini sürekli şantaj, hatta müsadere tehlikesi altında hissetmeyeceği bir “istikrarlı bir demokrasi”  talebi son derece normaldir. TSK’nın yeniden yapılandırılmasını da bu bağlamda ele almak elbette mantıklıdır…

Ancak işlerin bu kadar “mantıklı” yürümesinin bir garantisi yoktur. Her şeyden önce “demokrasi” zannedildiği kadar “nötr” ve “kimliksiz” bir şey olmadığı gibi, aynı zamanda bütün toplumsal çelişkilerin ifadesi olan siyasi bir çatışma alanıdır. Bu nedenle sadece “vatan savunmasına” dayalı ve dış tehditlere yönelik bir TSK yapılanması mümkün değildir. TSK’nın “sivil denetim” altına alınması tek başına ve kendiliğinden demokratikleşmesine veya siyaseten “nötrleşmesine” falan yol açmaz. Aksine bu durum, verili şartlarda ordunun sivil de olsa başka bir gücün eline geçmesine yol açar. Nitekim siyasi diyaloglar (Tabii, HDP hariç!) açısından göz yaşartıcı manzaralar yaşadığımız bu günlerde RTE’nin aklına ilk gelen şeyin Genelkurmay ve MİT’i Cumhurbaşkanlığı’na, kuvvet komutanlıklarını da Milli Savunma Bakanlığı’na bağlamak olması ve ardından bir KHK ile işe girişilmesi tesadüf değildir! Ayrıca iktidar çevrelerinde sıkça dile getirilen,  ordunun imam-hatiplilere açılması önerisinin ve hemen ardından askeri liselerin kapatılması ve harp okullarının alelacele kurulan bir “üniversiteye” bağlanmasının anlamı da açıktır. Bir başkanlık rejiminin güvenilir bir TSK ile bütünlenmesi iktidarın başlıca hedefidir. Yani tek başına “sivilleşme” aynı 12 Eylül 2010 Referandumu’nda da şahit olduğumuz üzere (Yargının sivilleşmesi!) demokrasinin garantisi falan değildir. Kısacası soruna “sivil toplumcu” bir bakışın her zaman olduğu gibi bu defa da yanılgıyla sonuçlanacağı açıktır.

Fakat yine de o kadar “müşkülpesent” olmayalım! Yukarıda da belirttiğimiz gibi ordunun sınıfsal anlamda neyi temsil ettiğini elbette biliyoruz. Başta 12 Eylül olmak üzere askeri darbeler tecrübemiz, bunun nasıl bir temsiliyet olduğunu da gösteriyor. Ancak bütün bunlar ordunun yapısına ilişkin demokratik talepler ileri sürmemize mani değil. Mesela “demokratik değerler”  doğrultusundaki bu” yeniden yapılanmaya”, ideolojik, dinî, etnik ayrım gözetilmeden ordunun isteyen bütün toplumsal kesimlere açık hale getirilmesi; başta erat ve astsubayları kapsamak üzere demokratik örgütlenme ve sendika kurma hakkı vb. uygulamalarla başlanabilir… Askeri de kapsayacak bir demokratikleşmenin başka yolu yoktur. Tabii, öyle bir niyet varsa..!

image_pdfimage_print