ar | en | es | fr | tr

Türkiye: Rejim nereye gidiyor?

Türkiye’deki başarısız askeri darbe girişiminden bir ay sonra Başbakan Binali Yıldırım kamudan 76 bin 597 kişinin açığa alındığını, 4 bin 897 kişinin de memuriyetten çıkarıldığını açıklamıştı. Son olarak çıkartılan iki KHK ile birlikte Emniyet, TSK ve kamudan 2 bin 692 kişinin daha ihraç edildiği isim listesi ile birlikte açıklandı. Toplamda 20 bin 355 kişi tutuklandı, 40 bin 29 kişi gözaltında alındı.

Türkiye’nin darbeler ve baskılarla dolu tarihinde dahi eşine rastlanmayan bu durum Türkiye’de bir yandan rejimin yeniden inşasını gerekli kılarken öte yandan da Erdoğan’ın önüne sayısız pratik engeller çıkarmakta. Bir hapishaneler cenneti olan Türkiye’de bugün yayımlanan OHAL kararnamesi ile 38 bin eski mahkûma yenilere yer açmak için şartlı tahliye verilmek zorunda kalındı. Hemen ardından bu sayı da yetersiz görülerek 93 bine yükseltildi. Darbeye en güçlü katılımı sağlayan Hava Kuvvetleri’ne yapılan operasyonlar sonucunda orduda ciddi bir pilot açığı oluştu. Darbenin ardından Erdoğan arzu ettiği rejimi inşa edebilmek için ciddi kısıtlılıklar ile karşı karşıya kalırken devletin günlük işleyişi dahi çoğu kez tıkanır hale geldi.

OHAL ve KHK rejimi

Türkiye’de rejimin yeniden yapılandırılması sorunu yeni bir şey değil. Özal’dan beri emperyalizmle daha uyumlu olmak ve neoliberal politikaları daha hızlı hayata geçirmek için bu konu hep gündemdeydi. AKP de sahneye çıktığı günden beri bu role soyunmuştu. Görünürde, köklü yeniden yapılandırma için darbenin büyük fırsat yarattığı düşünülse de, ciddi bir planın aksine 15 Temmuz’un hemen ardından yapılan operasyonlardaki telaş halinin halen giderilemediğini söyleyebiliriz.

İlk ilan edilen kararnamede kısıtlanan kuvvet komutanlıkları yetkilerinin ilan edilen dördüncü ve beşinci kararnamede komutanlıklara iade edilmesi ve kapatılan okullardaki öğrencilerin durumunun defalarca değişmesi dahi kafa karışıklığını gözler önüne seriyor. Erdoğan’ın sınırlılığı neyi nasıl yapacağına ilişkin basit bir kafa karışıklığının oldukça ötesinde… Öncelikli olarak bugüne değin doğrudan bir çatışmaya girişmemiş olsa da özellikle son yıllarda emperyalizm ile uyum içerisinde çalışamamış olması ve Erdoğan’ın şahsının doğrudan emperyalizm tarafından destek almıyor oluşu onun birinci kısıtlılığını gösteriyor.

İkinci olarak, bir darbe teşebbüsünü durdurmasına rağmen Geziciler diye zikredilen Erdoğan karşıtlarının desteği kazanılmış durumda değil. İşçi sınıfına yönelik ise, kriz koşullarında bir taviz verilemiyor, saldırılar yoğunlaşıyor. Burjuvazi için Erdoğan’ın varlığı her ne kadar işçi sınıfına yönelik saldırıların artacağının garantörü olsa da krizin etkilerine karşı kalıcı bir çözüm bulmaktan uzak oluşu ve büyük sermaye gruplarına yönelik operasyonların yumuşamaması da endişe konusu olmayı sürdürüyor.

Evet, emperyalizm de Türkiye burjuvazisi de nicedir Türkiye’de rejimin yeniden yapılandırılmasını arzu ediyor. Ancak şu an için Erdoğan’ın elinden yalnızca, ülkenin günlük hayatını KHK’ler çıkartarak sürdürmek geliyor. Erdoğan belki de en güçsüz ve yalnız günlerini yaşıyor.

Milli Mutabakat var mı?

Erdoğan’ın güçsüzlüğü O’nu yeni müttefikler aramaya itiyor. Özellikle başarısız darbeden sonra tüm cephelerde birden savaşmamak için CHP ve MHP’ye yönelik ciddi bir yumuşama göstermek durumunda kaldı. Alışkın olmadığımız bu tavırlar da Türkiye’de AKP’nin MHP ve CHP ile birlikte bir milli mutabakata ilerlediği yorumlarına sebep oldu.

Görünürde HDP’yi dışlamak ve yeniden yapılandırmayı işçi sınıfı ve Kürt düşmanlığı üzerine kurmak için uygun bir zeminin yakalandığı düşünülse de, gelişmeler ortada böyle bir mutabakatın var olduğunu doğrulayacak somut bir veriyi sunmuyor.

Darbeyi başından itibaren desteklemeyen Türkiye burjuvazisinin arzusu elbette ki meclis içi bir uzlaşı olurdu. Hatta Kılıçdaroğlu’nun darbe sonrasında aktif oluşunun bir sebebinin bu olduğu diğer sebebin de Erdoğan’ı saraya hapsetme arzusundaki emperyalizm olduğunu düşünebiliriz. Ancak Kılıçdaroğlu bu sürece öylesine strateji yoksunu şekilde dâhil oldu ki yaptığı her hareket yine Erdoğan’ın hanesine yazıldı.

Ortada gerçek bir mutabakat olmadığını görebilmenin bir diğer yolu da anayasa görüşmeleri oldu. Anayasa görüşmelerinden mutabakatı anlatan bir eğilim çıkamazken anayasanın nereye evrileceği sorusu da önümüzdeki günlerin siyasi iklimine havale edilmiş durumda.

Şu an için rejimin yeniden inşası görevi, Özal’dan beri sürdürülen mantığa rağmen, Erdoğan’ın yalnızlığına ve AKP’nin tamamen çatlamış ve vasfını yitirmiş kadrolarının eline kalmış gibi duruyor. Ancak tüm bu süreci yönetecek kabiliyetten umarsızca yoksun oldukları da görünüyor. Tüm bu kısıtlılıklar Erdoğan ve çevresini her geçen gün daha da hırçınlaşmaya itme dinamiği taşıyor.

Hırçınlığın en ciddi boyut ise ekonomik alanda… Belediye bütçelerine katkı için çıkan yeni vergiler ve işçilerin, emekçilerin maaşından sırf bankalara para girişi olsun diye BES’in teşvik edilmesinin dışında, 13 Ağustos günü meclis TBMM Plan Bütçe Komisyonunda kabul edilen torba yasa ile 100’ü aşkın devlet kurumu ve işletmesinin özelleştirilmesinin önü açılmış oldu. İçerisinde Savunma Sanayii Müsteşarlığı, PTT, TRT, İller Bankası, TÜBİTAK, Milli Piyango, TPAO, DSİ, GAP Başkanlığı, DHMİ, YURTKUR, Karayolları Genel Müdürlüğü, Türkiye Bilimler Akademisi, Türkiye Adalet Akademisi, Spor Genel Müdürlüğü gibi büyük bütçeli kurumların yanı sıra sırf arazi değeri için özelleştirilen ve kar etmesi mümkün olmayan kuruluşlar da var. Bu uygulama sonrasında belediye ve hapishaneler dışında devletin özelleştirebileceği hiçbir ciddi kurum kalmamış olacak. Özelleştirme denizinde gemi karaya tamamen oturmuş olacak.

Emek demokrasi güç birliği ve Kürt halkı

Türkiye’deki rejim krizlerinden güvenilir bir demokrasi ile çıkmak için mücadelenin başının işçi ve emekçiler tarafından çekilmesi gerekiyor. Aksi halde askeri darbe olsun, Erdoğan tarafından inşa edilecek bir rejim olsun ya da bir ulusal uzlaşı olsun fark etmez, hepsinin temelini işçi ve emekçi düşmanlığı oluşturacak. Burjuvazinin parolası net: işçi düşmanı eski rejim çökerse yaşasın daha çok işçi düşmanı olan yeni rejim!

Bu yüzden Emek ve Demokrasi için Güç Birliği gibi başını emek örgütlerinin çektiği hareketler temel mücadele zeminini bize sunabilir. Ancak şu hali ile salt açıklamalar ve eylemlerle sınırlanan bir hareket hak ettiğimiz geleceği bize hazırlayamaz.

Bu birlik içerisinde yer alan ve mecliste dışlanmayı sürdüren HDP’nin burada daha aktif olması ve Kürt halkının haklı taleplerinin çözümü için bu zemine tüm ağırlığını vermesi gerekmektedir. Yeniden bir müzakere talep etmek dünün hatalarını tekrarlamak anlamına gelir. Müzakereler yeniden başlasa dahi, Türk devlet aygıtının ve burjuvazinin ihtiyaçları adına olumlu bir sonuçla neticelenmesi mümkün değil!

En acil demokratik taleplerimizin hayat bulabilmesi için tüm işçi ve emekçilerin içerisinde yer aldığı, öncelikle de buradaki DİSK-KESK-TMMOB-TTB’nin ve dahil olması gereken diğer emek örgütlerinin tüm olanaklarını (gerçekten tüm olanaklarını!) emekçileri seferber etmek için kullandığı adına yakışır bir birliğe ihtiyaç duyuyoruz.

Sedat Durel

Yazar

Sedat Durel

Sıradaki

İlgili Haberler