15 Temmuz darbe girişimi, ardında birçok soru bırakarak (şimdilik!) yenildi. Türk rejimi üzerinde yaşanan bu egemenlik savaşı, büyük sermayenin rolü, politik tutumu, geleceğe dönük programı ve bu tabloda sahip olduğu toplumsal sorumluluğu üzerine var olan tartışmaları alevlendirdi. Bu tartışma, rejim üzerinde süren egemenlik mücadelesi ve hegemonya krizi sürerken, işçi sınıfının öncüsünün siyasal taktikleri ile sloganlarını somutlaştırma bağlamında oldukça değerli bir anlamlandırma çabasına denk düşüyor. Özellikle darbe, iç savaş ve benzeri ‘çalkantılı’ dönemler süresince, büyük burjuvazinin kendi yönetim aygıtları ile sahip olduğu karşılıklı ilişkilerin ve etkileşimlerin niteliği sorunsalı, özel bir ağırlık kazanıyor. Bu metin boyunca da, tartışmaya açmaya değer bulunan bir takım yakıcı gerçekleri okuyucuya aktarmaya çalışacağız.

Darbe, burjuvazi ve devlet ilişkilerinin biçim-içerik, rastlantı-zorunluluk, neden-etki gibi birçok diyalektik düzeyde tezahür eden yapısı, darbe girişimi ile darbe girişiminin ardından açılan yeni dönemi anlamlandırmak açısından özel bir önem taşıyor. Uluslararası ekonomik ve siyasal olasılıklar ile gidişata bütünüyle bağımlı kılınmış bir ‘Türkiye gerçekliğinin’ içerisinde, özel olarak 15 Temmuz’un başlıca aktörlerinin, genel olarak ise egemen blokların sosyo-politik konumlanışları ile ilişkilerinin Marksist bir perspektiften değerlendirilmesine, bu değerlendirmenin revize edilmiş çeşitli varyantlarına ortodoks cevaplar üretilmesine ihtiyaç var. Elbette bu kısa metnin, bahsi geçen değerlendirme ile cevapların içerisinde olduğu bir kaynak olduğunu iddia edebilmek mümkün değil. Ancak bütün yetersizliklerine rağmen metin, sözünü ettiğimiz ihtiyacın karşılanmasına dönük olarak vuku bulan tartışmaya bir yön kazandırıp, bir başlangıç niteliği taşıyabilir.   

Tam olarak bu bağlamda, öncelikle burjuvazi-devlet ilişkilerinde Marksist yorumlamadan sapmış birkaç tarihsel örneği işleyip, ardından Türkiye özelinde bu ilişkiyi incelemeye almaya çalışacağız. Umarız bu çaba, sosyalist sol içerisindeki tartışmalı belli başlı konulara nitelikli bir katkı sağlayabilir.

Buharin’in mekanik yorumu

Burjuva demokrasisinin 18. ve 19. yüzyıllarda gelişmeye başladığı, bugün ise birçoğunun emperyalist kamp içerisinde yer aldığı Batılı metropollerde durumun birçok yönüyle farklı olduğunun söylenebilmesi mümkün olsa da sömürge ve/veya yarı-sömürge ülkelerde, ulusal burjuvazinin bir bütün olarak devlet aygıtının içerisinden yönetime doğrudan ve dolaysız katılımının söz konusu olduğunu iddia edemeyiz. Emperyalizm çağının bu gerçekliği, geç sanayileşmiş ülkelerin egemen sınıflarının yaşadıkları kronik sermaye birikim krizi ile yakından ilgilidir. Birleşik Devletler sermaye sınıfı, lobiler ve partiler içi siyasi kümelenmeler aracılığıyla Senato’da firmalarının ve tekellerinin acil ekonomik ihtiyaçlarını, bütün bir ulusun gündemi haline getirerek, devletin doğrudan içerisinde yer alma ve temsiliyet düzeyinde dahi olmadan orada fiziksel olarak var olma olanaklarını geliştirmiştir. Dolar milyarderi müteahhit Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’den ülke başkanlığına adaylığını koyması ile yerel bir müteahhit olan Ali Ağaoğlu’nun askeri arazilerin kaderine dönük yaptığı serzeniş arasındaki açı, emperyalist merkezler ile ‘az gelişmiş’ ülkeler arasındaki sermaye birikim farkının bir sonucudur. Uluslararası emperyalist iş bölümünde özellikle Türkiye’nin sahip olduğu konuma benzer rolleri olan ülke burjuvazilerinin, daima ulusun bir ‘hakemine’ duydukları ihtiyaç, Bonapartist rejimin sözde ‘sınıflar üstü’ karakterine duydukları bağımlılık, Batılı örneklerinin aksine tamamlanmış ve de ekonomik bir altyapıya sağlamca oturmuş bir devlet aygıtının ellerinde bulunmayışından kaynaklanır. Lenin’in kapitalist zinciri ‘en zayıf halkasından’ kırma taktiği, bu gerçekliği esas alır.

Bir rejimin burjuva karakterli oluşu, onun içerisinde bizzat sermaye sınıfından kişileri barındırdığı anlamını taşımaz. Elbette, kapitalist karakterli bir rejim, içerisinde fiziksel olarak bilimum sayıda büyük sermayedar bulundurabilir. Ancak rejimin kapitalist karakterinin birincil kaynağı, ücretli emek gücü sömürüsünden, özel mülkiyetin aygıtlarca şiddetle savunulmasından ve ekonomik örgütlenişin artı-değere patronlar lehine el koyan karakterinden ileri gelir.

Lenin’in vasiyetinde ‘diyalektiği anlayamadığı’ yönünde eleştirdiği ve Ekim Devrimi’nin önderlerinden biri olan Buharin, yönetim kademeleri ile sermaye sınıfını birleşik bir küme olarak birbirlerine indirger:

Bütün kapitalist ülkelerde Devlet sadece bir hakim sınıf birliğidir… Her yerde, bakanların, yüksek memurların, parlamento üyelerinin, ya kapitalistler, toprak sahipleri, fabrika sahipleri ve mali kodamanlardan ya da bunların sadık ve geliri iyi hizmetkarlarından – kapitalistlere korku ile değil inançla hizmet eden, avukatlar, banka yöneticileri, profesörler, subaylar, başpiskoposlar ve piskoposlar – oluştuğunu görürüz.’(1)   

Eğer Buharin’in indirgemeciliği doğru ise, bu, devlet içi egemenlik mücadelesi veren çeşitli rejim güçlerinin savaşının, aslında burjuvaların birbirlerini boğazlamaya giriştikleri anlamını taşır. Halbuki geç sanayileşmiş toplumların hâkim sınıfları, ‘ulusun hakemi’ rolünü oynayabilmesi için yönetim kademelerine özellikle halk katmanlarından gelen insanları yerleştirmeyi, onları kendi çıkarları lehine kadrolaştırıp ardından kendi sınıflarının kalıcı değil ancak göreli bir parçası olmalarını tercih ederler. İktidar sahibi bu ‘Kasımpaşalılar’ veya ‘Selanikli yetimler’, kapitalist sınıfın egemenliğinin yeniden ve yeniden üretilmesini sağlamak ile yükümlüdürler.

Ancak, en basitinden en kanlısına bütün iktidar kavgalarını birer burjuvazi içi iç savaş biçimine büründürebilecek olan Buharin’in bu mekanik ve indirgemeci analizleri bununla sınırlı kalmıyor. Buharin derinlikten yoksun bu tezin ekonomik yönlerini de ele alıyor:

Tekil üretim koşulları çeşitli yollarla bir araya gelerek tek bir kolektif vücut oluştururlar ve geniş ölçekte örgütlenirler. Finans kapital tüm ülkeyi demir kıskaç içine alır. ‘Ulusal ekonomi’ paydaşları, mali gruplar ve devletten oluşan dev bir birleşmiş tröst haline gelir. Bu gibi oluşumlara kapitalist devlet tröstleri adını veriyoruz.’(2)

Buharin’in bu pasaj aracılığıyla ifade ettiği skolastik yanılgı endişe vericidir. Zira ona göre ulusal ekonominin paydaşları (yani büyük burjuvazi), devlet aygıtı ile finans kapitalin organik birlikteliğinin bir sonucu olan ‘kapitalist devlet tröstleridir.’ Burada ulusal ekonominin, kabul edilebilir bir biçimde organik bir ekonomik bütünlük sergiliyor olabileceği olasılığı aşılarak, idari/teknik bir organik bütünlük varsayımına ulaşılmıştır. Buharin’e göre kapitalist sınıf ile kapitalist devlet arasındaki ilişki, iktisadi ihtiyaçlar ile sömürü ilişkileri tarafından değil, idari/teknik mekanizmaların salt örgütsel yönleri tarafından belirlenir. Bunun anlamı nedir? Bu argümanın mantıksal sonucu politik sınıf mücadelesinin terki ve siyasal programın idari/teknik aygıtların ele geçirilmesine, bu örgütsel bağın sınıfı belirsiz bir özne tarafından tahrip edilmesine indirgenmesidir. Buharin’in sermaye sınıfı ile onun devleti arasındaki ilişkiye getirdiği bu tümdengelimci yorumda ulusal kapitalist ekonomi ile karakterini bu ekonomiden alan devlet aygıtı, adeta bir işletme şeklinde kaynaşmıştır. O halde rejim üzerinde yaşanabilecek muhtemel bir egemenlik kavgası, aslında ‘kapitalist devlet tröstlerinin’ organik bir parçası olan ‘mali grupların’ kendi aralarında yaşanan bir iç savaş anlamına gelecektir. Zira bu ‘mali gruplar’ doğrudan doğruya ‘devlettir’ ve ‘devlet’ de bu ‘mali grupların’ kendisidir. Aslında devlet içi bir hegemonya savaşımı olan bütün çatışmalar, sermaye içi bir iç savaş anlamına gelecektir. Zira Buharin’in revizyonu, sınıf iktidarı ile devlet iktidarını doğrudan doğruya birbirlerine eşitler ve indirger. 

Devlet aygıtına hiçbir özerklik payı bırakmayan Buharinci devlet kuramı, aslında çözümsüz bir çelişki ile karşı karşıyadır: Zira yarı-sömürge ve sömürge ülkeler de dahil olmak üzere devlet ile sermaye pürüzsüz bir şekilde bütünleştiyse, geç sanayileşmiş ülkelerde sermaye birikim yetersizliğinden ve yönetim kapasitesizliğinden kaynaklı patlak veren toplumsal çelişkilerin bastırılmış veya ortadan kaldırılmış olması gerekirdi. Halbuki devletin bir varlık olarak kendisi, Leninist devlet kuramında bu çelişkilerin bir sonucudur. Burjuva devletinin inşa felsefesi, sermaye içi rekabetin iç savaş boyutlarına vardırılmadan, sert mücadeleler ile de olsa çoğunlukla uzlaşmalarla çözülmesidir.

Buharin’in ulusal çelişkileri bastırma ve ortadan kaldırma gücüne sahip organik bir işletme olarak sermaye-devlet ilişkisine atfettiği tek boyutluluk, onun emperyalizm kuramına da yansır. Buharin’in emperyalizm teorisi rekabetin ülke içinde ortadan kalktığını (çünkü ‘mali gruplar’ ile ‘devlet’ arasında kategorik bir fark yoktur!) ve uluslararası düzlemde devam ettiğini öne sürer. Bu, Buharin’in, rekabet ile tekelci yönelimin aynı anda var olarak birbirlerini şartladıkları yönündeki diyalektiği (Lenin’in Kautsky’nin ‘ultra emperyalizm’ teorisini yanlışlamak için defalarca vurguladığı diyalektiği) asla anlayamadığını gösterir.

Buharin için, emperyalizm çağında finans kapitalin temerküze olması ekonomik yapıyı ‘finans krallarının ve kapitalist devletin vesayeti altında tek bir büyük birleşmiş işletme şekline dönüştürmeye doğru çok güçlü bir eğilim yaratır.’(3) Eğer bu eğilim bir gerçekliği temsil eder düzeyde olsaydı, sermayeler arası rekabetin (gerçi Buharin için ‘sermayeler’ değil, mutlak bir ‘sermaye’ vardır) bütün biçimleri, devlet içi bir egemenlik rekabeti anlamına gelecektir. Halbuki aksine devlet içi egemenlik ‘rekabetlerinin’ bir çoğunun sebebi, sermayeler arası rekabeti daha iyi yönetmeye aday olmuş fraksiyonların burjuvaziyi bir bütün olarak ikna etme çabasıdır.

Devlet ile tekelci sermaye arasındaki ilişkiyi kaba bir kaynaşma şeklinde ele almanın sonucu, devletin sermaye sınıfı içerisindeki ekonomik fraksiyonlardan oluşan bir ‘iktidar bloğu’ olduğu yönündeki Leninist çıkarımın terk edilmesi olur. Zira eğer devlet, tekelci sermaye ile kaynaşmış ve organikleşmiş bir bütün ise, tekelci olmayan bütün çıkarlar bahsi edilen sermaye-devlet organizmasının dışarısında konumlanacaktır. Bu durumda da sermayenin ekonomik gereksinimlerinin karşılanmasının sadece ve sadece ‘teknik’ ayağı olan devlet (çünkü hatırlarsanız devlet iktidarının, burjuva sınıfın iktidarı karşısında görece bir özerkliği yahut kendi gündemleri dahi yoktur), sınıfı belirsiz olan bir ‘halk’ öznesi aracılığıyla ele geçirilip, işçilerin çıkarlarına uygun hale getirilebilinecektir. Buharin’in ve onun kuramlarının Stalinist ‘tek ülkede sosyalizm’ ile ‘halk cephesi’ ütopyalarına ve ihanetlerine teorik bir zemin hazırlamış olması, tesadüf değildir.   

Poulantzas’ın reformist yorumu

Avrokomünist öğretinin kuramsal öncüsü Poulantzas, ‘Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar’ başlıklı eserinde, Buharin’in mekanik yorumunu tersten yeniden üretmek pahasına aşağıdaki soruyu yöneltiyor: ‘Devlet, egemen sınıflar karşısında, sınıfsal bir gücün zaferiyle devlet aygıtı yıkılmaksızın sosyalizme geçişi mümkün kılabilecek bir özerkliğe sahip olabilir mi?’(4)

Bu soruyu sorduğu kitabında cevabının olumsuz olduğunu söyleyen Poulantzas, siyasi yaşamının geri kalanında fikrini değiştiriyor. Son kitabı olan ‘Devlet, İktidar, Sosyalizm’de burjuva demokratik  yapının genişletilerek sınıfsız topluma ulaşılabileceğini temkinli bir şekilde iddia eden Poulantsaz aslında, yukarıda ortaya attığı sorunsala olumlu bir yanıt getiriyor. Hemen belirtelim: Burjuvazi ve onun devlet aygıtı ile siyasal rejimi arasındaki ilişkinin diyalektik karakterine yapılan vurgular, devletin, birbirlerini eşitleyip dengeleyen farklı çıkarlara hizmet edebileceği ve çelişkileri kendi yapısı içerisinde çözüme ulaştırabileceği yönündeki liberal görüşü ve sosyal-demokrat stratejiyi doğrulamaz, aksine onları yanlışlar. Burjuvalar karşısında görece bir özerkliği olan burjuva devlet, sermaye hareket yasalarını askıya alamaz! Ancak Poulantzas, Buharinci mekanizmi tersten kurarak, tam da bunu iddia ediyor!

Poulantzas gerçekten de Buharin’in sermaye-devlet ikilisine getirdiği yorumun mekanik niteliğini, daha soldan olmak üzere yeniden üretmiştir. Bir baskı erki ve aracı olarak devletin tarafsız, el değiştirilebilir ve durgun bir yapıya sahip olduğu iddiasının temellerini, ‘Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar’ kitabında, söz konusu mekanik yorumu Buharin’in dahi cesaret edemediği doğal sonuçlarına ulaştırarak veriyor:

… devletin global rolünde, ekonomik işlevinin egemen oluşu gösteriyor ki, bir oluşuma ait durumların ifadesinde baskın rol, genel bir kural olarak, siyasal yöne geri döner; ve bu, sadece, kesinkes siyasal olan sınıf mücadelesinde devletin yüklendiği dolaysız işlevi ifade eden katı anlamda değil, daha çok, burada belirtilen anlamda böyledir. O zaman, devletin ekonomik işlevinin diğer işlevleri karşısındaki üstünlüğü, devletin baskın rolü ile birleşir; çünkü devletin birleştirici etmen olma işlevi, bir oluşumun, yani ekonomik oluşumun belirleyici rolünü devam ettiren o duruma devletin özgül biçimde müdahale etmesini gerektirir.’(5)

Poulantzas, ‘Modern Kapitalizmde Sınıflar’ isimli kitabında, düşünsel sürecinin olgunlaşmasıyla birlikte, yukarıda utanarak ifade ettiklerini açıkça savlıyor:

… tekelci kapitalizmin ayırıcı özelliği, kapitalist üretim tarzı içerisinde ağırlığın ekonomik yönden siyasal yöne, yani devlete kaymasıdır; rekabetçi aşamanın belirgin özelliği ise, ekonomik yönün, belirleyici olmasının yanı sıra, egemen rolü de oynamasıdır.’(6)

Poulantzas, Buharin’in mirasını devralmıştır ve açıkça görüldüğü üzere boynuz kulağı geçmiştir! Zira Buharin’in ‘kapitalist devlet tröstleri’, Poulantzas’ta ‘devlet kapitalist tröstlerine’ dönüşmüştür. Ekonomik çıkar grupları ile siyasal erk sahiplerinin mutlak kaynaşmışlığı, nitelik değiştirmiştir. Artık organik bir işletme halini alan ‘mali gruplar’ ve ‘devlet’ birlikteliğinde baskın gelen dinamik ekonomik değil, devlet kaynaklı olan siyasi yöndür. Ekonomik yön, yani Marksist terminolojideki altyapı, hala ‘belirleyicidir’ ancak ekonomi dışı hangi üstyapısal unsurun belirleyici olacağını belirlemesi bakımından öyledir. Kısacası ekonomik altyapı, üstyapının hangi öğesinin belirleyeci olacağını belirleyerek, belirleyici olur. İşte Buharin’in sağa kayışı gerekçelendirmek için gereksinim duyduğu mazeret!

Yol haritamızı hatırlayalım: Rejim içi aktörlerin rejim üzerinde sürdürdükleri egemenlik savaşını, burjuvazinin farklı iki kanadının arasında geçen bir iç savaş olarak değerlendirir isek, sermaye sahipleri ile devlet aygıtının dolaysız bir kaynaşmışlığından, Türk rejiminin adeta organik birer işletmeye dönüşmüş olmasından, burjuvazi ile rejim arasındaki ilişkinin salt idari bir süreç halini almış olmasından söz ediyoruz demektir. Çünkü böylesi bir argümanda kendi gündemlerinin farklılaşabileceği bir devlet aygıtı söz konusu değildir. Devlet, burjuvazinin toplumu yönetmesinin ancak basit bir aracıdır ve daha fazlası değil. Sözünü ettiğimiz bu sözde ‘gerçeklik’, devletin kendi ekonomik işlevine, yine kendi baskı işlevleri ile müdahale ettiğini, ekonomik oluşuma kendi özgül siyasal biçimleriyle (darbe) dahil olduğunu gösteriyor. O halde ağırlık yeniden ekonomik yönden devlete, yani siyasal olanın üstünlüğüne kayıyor. Yani devletin, kapitalist ekonominin hareket yasalarını askıya alabileceği iddia ediliyor! Nasıl mı? Zira devlet içi egemenlik çatışmaları, burjuvazinin pazarlar için kendi içerisinde sürdürdüğü bir iç savaş ise, kapitalist ekonominin hareket yasaları devletin kendisi oluyor da ondan! Buharin burjuva devleti, sermayenin idari olarak, doğrudan doğruya kendisine bağımlı bir organı olarak ele alıyordu. Poulantzas sermaye ekonomisini, burjuva devletin idari olarak, doğrudan doğruya kendisine bağımlı bir organı olarak ele alıyor. Bunun anlamı burjuvazi açısından ekonomik ihtiyaçların siyasi yönelimi değil, siyasi ihtiyaçların ekonomik yönelimi belirlediğidir. Yani Erdoğan, kendi Başkanlık projesi için NATO’dan destek bulamaz ise (ki bulamıyor), bu projeyi politik olarak destekleyen ‘Avrasyacı’ cepheye yanaşabilir ve ekonomik yönelimini de bu yaklaşım belirler. Halbuki durum tam tersidir. 

Poulantzas’ın revizyonu, devlet ve sınıf kuramları bağlamında, dolayısıyla da 15 Temmuz darbe girişiminin nesnel sebeplerini anlamlandırmada önem taşıyor. Siyasi olanın ekonomik olan karşısındaki üstünlüğü tezinin devlet kuramı nezdindeki karşılığı, sermayenin ancak bizzat devlet olarak sömürücü yetkilere kavuşabileceği anlamını taşıyor. Poulantzas’ın yorumu, feodal üretim tarzı altında, sömürücü yetkilerini ancak siyasal yetkilerine yani devlette bir ‘parsele’ sahip olmasına dayandırabilen lord ile günümüz tekelci finans kapitalinin arasında kurulan hatalı bir benzetmeye dayanıyor. Feodalizmde artığa el koyma süreci, gerçekten de ekonomi dışı araçlarla gerçekleştiriliyordu. Ancak emperyalizm aşamasında, devlet aygıtı ile bütünüyle kaynaşmış, adeta birleşik birer organizma halini almış olduğu söylenen sermaye sınıfının, siyasi olanın egemen olduğunu söyleyerek, sömürüyü ekonomi dışı yollardan örgütlediği sonuca varmak, işçi sınıfının sömürü ilişkilerinden kurtulmasının gerektiğini değil de, tabi tutulduğu hukuksal ve siyasal formlardan kurtulması gerektiği anlamına gelir. Ancak kapitalist üretim tarzı altında hukuki, ideolojik ve siyasi prangalar, sömürü ilişkilerinin ekonomik boyutunun sonuçlarıdırlar. Hukuki ve ideolojik prangalar ekonomik sömürü ilişkilerine bağımlıdır, tersi değil! Bir düşünün: Eğer Poulantzas’ın devlet ve burjuvazi ilişkisine dönük geliştirdiği indirgemeci ve reformist yorum doğru olsaydı, Cem Boyner Yeni Demokrasi Hareket’ini kurmakla vaktini harcar mıydı? Daha doğrusu, Buharinci ve Poulantzascı devlet-sermaye kuramları herhangi bir gerçekliğe tekabül etseydi, Türkiye’nin en büyük sermayedarlarından biri neden bağımsız bir siyasi hareket örgütleme ihtiyacı hissetsin ki?

15 Temmuz darbe girişiminin, sermayeler arası bir iç savaş anlamına geldiğini iddia etmenin teorik mantıksal sonuçları aslında ekonomik altyapının, sömürü ilişkilerinin egemen konumda yer almadığını söylemekle eşdeğer bir anlam taşıyor. Evet, karakteri itibariyle ‘burjuva’ olarak tanımlanabilecek, daha doğrusu ‘burjuva çıkarlarının aktarma kayışı’ olarak tarif edebileceğimiz iki rejim içi hizip pastanın küçülmesi sonucu bir ganimet paylaşımı savaşımına girmiştir. Ancak doğrudan doğruya büyük sermayenin, tekelcilerin ikiye bölünüp savaştığını söylemek, burjuva devletin rolünü küçümsemek, onu salt idari bir mekanizmaya indirgemek anlamına gelir. Bu ise sömürü ilişkilerinin çok boyutluluğunun, yani çok başlılığının göz ardı edilmesi ile eşdeğerdir. Tam da bu eşdeğerlik ilişkisinin ifade ettiği potansiyel anlamlar sebebiyle Suriye’de yaşananlar laik-Alevi bir rejime karşı ayaklanan dinciler-gericiler biçimini alabiliyor. Çünkü Suriye’de de belirleyici olan sömürü ilişkileri değil, siyasi-ideolojik belirlenimler oluyor. 

Althusser’in ‘anti-ekonomist’ yorumu

Aslında sermaye-devlet-sınıf ilişkileri kuramlarını kronolojik bir sırayla işlememiz gerekseydi, Althusser’i, Poulantzas’ın ilham kaynağı olarak daha önce ele almamız gerekirdi. Ancak mevcut tartışmanın özgüllüğü karşısında Buharin ile Poulantzas’ın sermaye, sermaye rejimleri ve sınıfın kendileri ile ilişkilerinin karakteri üzerine yaptıkları anti-Marksist yorumların ardışık bir şekilde sunulması daha tamamlayıcı bir tablo sunacaktı. Buharin’den Poulantzas’a ‘siyasi olanın üstünlüğü’ şeklinde miras kalan mekanik ve reformist yorumu, Althusser’in ‘ideolojik olanın egemenliği’ tezi ile sürdürmek, fotoğrafın parçalarının yerli yerine oturması açısından, daha verimli olabilir.

Althusser’in ideolojik olanın yalnızca özerk değil ancak aynı zamanda egemen de olabileceğini söyleyerek koptuğunu iddia ettiği ‘ekonomist’ yorumlar aslında Althusser’in Marx’ın materyalizminden kopuşunu ve Mao’nun Kültür Devrimi’ne varışını anlatıyor. Kendisi bu yolculuğunu, yeni ‘solun’ sıkça başvurduğu kaynaklardan biri olan ‘devletin ideolojik aygıtları’ teoremi ile tamamlamaya çalışmıştır. Yaşlı kıta Avrupa’nın doğurduğu ‘sol’ akımların ezici bir çoğunluğunun ideolojinin ekonomi ve politika karşısında sahip olduğu sözde ‘üstünlüğe’ duydukları inanç, gökyüzünden düşmemiştir.

Gelelim Althusserci revizyonun 15 Temmuz üzerine neler söyleyebileceğine. Türkiye burjuvazisini ‘Batıcı-laik’ kanat ve ‘İslamcı’ kanat şeklinde iki gruba ayırabilir miyiz? Daha doğrusu bu ayrım, metodolojik bir doğruluğa işaret eder mi? Gerçek şu ki, burjuvaziyi, tarihsel ve dönemsel ekonomik çıkarlarının üzerinde konumlacak şekilde var olduğu söylenen yapay bir ideolojik savaşımın sonucu olarak ‘laik’ ve ‘İslamcı’ olarak iki gruba ayırmak, görece Althusserci bir yaklaşım olurdu. Marksizmin kategorileri bizlere sermayenin, mali burjuvazi, sınai burjuvazi ve ticaret burjuvazisi gibi, ideolojik ayrımlardan değil üretim ilişkilerinin kapitalist karakterinin yol açtığı iş bölümü gerçeğinin yarattığı ekonomik ayrımlardan doğan belli başlı gruplara ayrıldığını söyler. Evet ideolojik ayrımlar vardır ancak bunlar egemen sınıf içi paylaşım savaşları sırasında ikincil, hatta üçüncül derecede bir rol oynarlar. Koç ailesinin ve şirketinin tek tek bütün üyeleri isterlerse radikal laikçi veya tutkulu birer Darwin hayranı olsunlar, siyasal İslamcı bir iktidar kâr oranlarını yukarıda tuttuğu sürece Cuma namazlarının toplumsal ağırlığının artması sebebiyle bir iç savaş çıkarma riskini göze almazlar. Kendileri de bunu defalarca, fırsat buldukları bütün platformlarda ifade etmişlerdir. 

Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman sermaye sınıfının Rusya’ya dönük gerçekleştirdiği askeri işgal stratejisinin asıl nedeni, Alman bankerlerinin iddia ettiğinin aksine ‘Avrupa’daki gericiliğin kalesi olan Çarlık’ rejimi altında temsil edilen Rus sanayicileri ile sahip olduğu görüş ayrılığı değil, Rusya pazarını ve üretici güçlerini sömürgeleştirmekti. Uluslararası düzlemden bakıldığında kapitalist sınıfın bu iki ‘fraksiyonu’ (Alman ve Rus burjuvazisi), işçileri ve köylüleri ideolojik bir anlaşmazlık yaşadıkları için değil, ücretli emek gücünün yarattığı uluslararası artı-değerden daha yüksek oranlarda ekonomik bir pay sahibi olmak için savaşmaya gönderdi. Bütün durumlarda olduğu gibi burada da ideoloji, ekonomiyi arkadan takip etti. Alman burjuvazisi Rus pazarına egemen olan despota karşı giriştiği savaşta, ‘ilerici’ olduğu propagandasını kitlelere yaydı. Rus burjuvazisi, tekelci kapitalist örgütlenmenin önderliği için savaşan Almanya’ya karşı ‘anti-emperyalizm’ propagandası ile kendi ideolojik argümanlarını biledi.

Darbe, saray ve büyük sermaye

15 Temmuz gecesi kanlı bir çatışmaya tutulan taraflar, Türkiye burjuvazisinin çıkarları zıtlaşmış iki kutbunun arasındaki çelişkiyi kanlı bir evreye taşımıyorlardı, aksine büyük sermayeyi bir bütün olarak kendi taraflarına kazanmaya, onun çıkarlarını en iyi kendi taraflarının koruyup savunabileceğini onları ikna etmeye, en kötü ihtimalle bu sermaye gruplarını tarafsızlaştırmaya çalışıyorlardı. Darbe girişimi eğer başarılı olsaydı cunta yönetiminin ilk işi MÜSİAD’ı mülksüzleştirmek ve onun yatırımlarına el koymak değil, burjuvazinin bir bütün olarak sahiplendiği saldırı programını derhal ve bütün gereklilikleri ile hayata geçirmek olacaktı. Zira Erdoğan da darbe girişiminin karşısında sözde ve göreli bir zafer kazanmış olsa da TÜSİAD’a dönük herhangi bir ekonomik yaptırım planına göz kırpmadı. Özellikle Pelikancılar olarak anılan militan Erdoğancılar grubunun, TÜSİAD’a üye Ülker firmasının Fettullah taraftarı olduğunu iddia ederek onun bütün mal varlıklarına el konulmasını talep etmesine rağmen Erdoğan’ın darbe girişiminin hemen ertesinde sarayda ilan ettiği burjuva mutabakatı, neoliberal bir siyasal aktörün sermayenin birliğine verdiği şaşmaz değeri gösterir nitelikte. Bu burjuva mutabakatı, burjuvazi içerisinde TÜSİAD ile MÜSİAD’ın başını çektiği bir iç savaşın yaşanıp yaşanmadığı üzerine önemli ipuçları barındırıyor. 

15 Temmuz, devlet aygıtının – ve yasama, yürütme, yargı, ordu, polis gibi aparatlarının –  kontrolünü ele geçirmek, bunlar üzerinde mutlak bir egemenliğe ulaşıp rejimin çok başlılığına son vermek adına devlet içi güçlerin kanlı bir çatışmasıydı. Doğan Grubu’nun darbe girişimi boyunca ördüğü etkili propagandadan da anlaşılacağı üzere TÜSİAD, en azından darbenin doğrudan örgütleyicisi veya destekçisi değildi. Ancak cunta girişimi 15 Temmuz gecesi boyunca, sermaye gruplarının desteğini arkasında hissetmek için farklı atılımlar gerçekleştirdi.

15 Temmuz’un ardından Maliye Bakanı Nihat Zeybekçi’nin YASED, TÜSİAD ve TOBB’un istemiyle Türkiye’deki tüm sermaye kesim ve örgütlerinin katıldığı bir “Ekonomik İstişare” toplantısı düzenlediği biliniyor. Bilindiği üzere Zeybekçi’nin ekonomik yönelim anlayışı, TÜSİAD tarafından daima yetersiz bulunmuştur. Zira TÜSİAD’ın ciddi gerilimler yaşadığı Maliye Bakanı Nihat Zeybekçi’nin bu buluşmadaki düzeyi ve verdiği güvenceler yeterli bulunmadı ve teminat olarak da kabul edilmedi. Buna karşılık saray rejimi, YASED ve TÜSİAD’ın tercih ettiği Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’le Türkiye’deki tüm uluslararası banka ve tekeller, ortakları ve baş paydaşların bulunacağı bir toplantı daha organize etti. Mehmet Şimşek’in Babacan ekolünden olması, TÜSİAD için özellikle dikkate değer bir anlam taşımaktadır. Sarayda düzenlenen “Uluslararası Yatırımcılarla Yüksek Düzeyli Ekonomi Diyaloğu Toplantısı” sırasında Erdoğan şöyle konuştu:

Kanun Hükmünde Kararnameler nedeniyle ekonomik reformların tıkanması söz konusu değildir. Atılan her adım anayasa ve yasalara uygun olarak gerçekleştirilmiş. Ekonominin işleyişini en küçük bir müdahale edilmemiştir. Edilmeyecektir. Ülkemizdeki OHAL uygulaması Avrupa Birliği prosedürlerine uygundur.

Göçmen krizinde dahi yaşadığımız gerilime rağmen Avrupa’yı sıkıntıya sokacak adımlar atmadık. Açık konuşuyorum Avrupayı biz koruduk. Mültecileri ülkemizde barındırarak Avrupa’yı biz koruduk. Biz tüm sorumluluklarımızı yerine getiriyoruz.

Rusya ile krizde Rusya’dan atılan kırıcı adımlara rağmen biz onlara hiçbir sınırlama koymadık. Yapmak zorunda kaldıklarımızı da çok sınırlı bir şekilde uyguladık. 9 Ağustos’ta da ilişkilerimizi yoluna koymak için ziyaretimizi yapacağız.

Yatırımcılara zarar verecek ve onları üzecek hiçbir gelişmeye ben şahsım başta olmak üzere asla müsade etmeyiz. Türkiye’de yetişmiş insan kaynağı sıkıntısı yoktur. 3 milyon kamu çalışanlarından açığa alınanların sayısı 62 bindir. Soruşturmalar neticesinde bu kişilerin bazıları görevlerine geri dönebileceklerdir. Şimdi diyecekler ki bazı kesimlerde oran çok yüksek… Mesela Adalet mekanizması… Biliniz ki yeni alımlar da yapılacak… Ve bu alanlar da hiç bir sıkıntımız yoktur.

Kamuda yatırımcılar olarak size engeller çıkaran varsa hemen ilgili birimlere bildirin, anında kapıya koyacağız. Artık yatırımcıların önünde himmet ver, harç ver diyen bu tür işlerle uğraşmayacağız.

Bizim gündemimizde sadece darbe girişimi, sadece terör örgütlerinin faaliyetlerine ilişkin gündemler yok. Bizim gündemimizde Yavuz Sultan Selim Köprüsü var. Açılışını yapacağımız Avrasya Tünelimiz var. 1915 Çanakkale Köprüsü var. Mutlaka hayata geçirmek istediğimiz Kanal İstanbul projesi var. Bizim gündemimiz de yatırımı, ihracatı artırma, yeni nesillere vizyon kazandırma, ülkemizi ileri taşıma arzusu var.

Benim sizden istirhamım var. Gelin savunma sanayisine girin. Şu an insansız hava aracı yapıyoruz. Uçaklar, füzeler üreteceğiz. Bunları başaracağız. Biz geçmişten aldığımız dersler ışığında geleceği inşa etme amacındayız.’

Erdoğan ne söylüyor? Öncelikle sadece MÜSİAD’ın temsilcisi olmadığını, sermayenin çıkarlarının bölünmez bütünlüğüne inandığını söylüyor. İkincisi, TÜSİAD’a kaynağını ve altyapısını sunan Avrupa’yı ‘sıkıntıya’ sokacak hiçbir adım atmadıklarını ve atmayacaklarını söylüyor. Üçüncüsü, yatırımlara engel çıkaranlara, yani ‘laik’ veya ‘İslamcı’ olsun bütün yatırımcılara zorluk çıkaranlara dönük savaşacığını söylüyor. Dördüncüsü, darbe girişiminden hiçbir ders çıkarmamış olacak ki, bütün sermaye gruplarını savunma sanayisine yatırım yapmaya davet ettiğini söylüyor. 

Erdoğan’ın ardından TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu devam ediyor:

Özellikle bu reform paketlerinin uluslararası yatırımcılara yönelik yeni teşvik unsurlarını içerecek şekilde güçlendirilmesi, Türkiye’nin yüksek teknolojili yatırımlara pozitif ayrımcılık yapan bir vergi reformuna gitmesi, önümüzdeki dönemde ülkemizin yatırım çekmesine katkı sağlayacaktır.

Yaşadığımız hareketli dönemde, şirketlerimizin kamu ile yürüttükleri günlük işlerinde hiçbir aksama olmamasının temin edilmesi ve reform sürecinin özel sektörle iletişim içerisinde şeffaf bir biçimde yürütülmesi için etkin bir kamu-özel sektör diyalog mekanizmasının oluşturulmasını önemsiyoruz. Bugünkü yüksek düzeyli diyalog toplantısını da bu yakın iş birliğinin önemli bir adımı olarak görüyoruz.

Darbe girişimi sonrasında Meclisteki siyasi partiler arasında oluşan mutabakat zemininin, Türkiye’de demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü güçlendirecek, yargı bağımsızlığını garanti altına alacak yeni bir anayasa mutabakatına dönüştürülmesi önem taşımaktadır. Avrupa Birliği süreci de bu kurumsal dönüşümü kolaylaştıracaktır.

TOBB başkanı aslında TÜSİAD’dan MÜSİAD’a dek yerel, bölgesel, ulusal ve yabancı sermayenin bir bütün olarak rejimden ve hükümetten (yani saraydan) talep ettiği ekonomi politikasını özetlemiş durumda. ‘Yatırım Ortamının İyileştirilmesi Kanunu’, ‘Sınai Mülkiyet Kanunu Taslağı’, ‘Üretim Reform Paketi’, Yatırım ve İhracat Teşvikleri’ benzeri neoliberal saldırganlık yönelimlerinin yasalaştırılmasını talep eden TOBB başkanı aynı zamanda kamu ve özel sektör arası diyaloğun kurulmasını (yani devlet kaynaklarının özel sektörün dış borçlarının ödenmesi için kullanılmasını!) ve yeni bir anayasa taslağı üzerinden siyasi bir mutabakatın sağlanmasını talep ediyor. Türkiye burjuvazisinin değişik sektörleri kendi ulusal pazarı üzerinden bir iç savaş sürdürmüyor ancak bu ulusal pazarın yatırım risklerinden arındırılmasını ve pazar üzerindeki politik-toplumsal çelişkilerin yeni anayasa aracılığıyla aşılmasını arzuluyor. Sermaye gruplarının bunu arzulaması ile bu arzularını hayata geçirme yeteneğinden ve kapasitesinden yoksun olmaları ise ayrı bir konu.

Burjuvazinin iç savaşı değil, iç mutabakatı: Yeni anayasa ve olasılıklar

Kendi tarihi boyunca katliamcı, sağcı ve diktatoryal siyasi metotlara başvurmaktan çekinmemiş olan Türk sermayesinin yeni bir anayasa mutabakatı konusundaki bu ısrarı, kendi sınıf egemenliğinin vekaletinin (iç savaş tezinin kapalı bir biçimde iddia ettiğinin aksine) ‘antidemokratik’ yollarla dar siyasi kadrolara (saraya) verilmesine ve kendi sınıf egemenlik biçimlerinin bir ifadesi olan rejimin Erdoğan faktörüne teslim edilmesine ‘boyun eğmediğini’ gösteriyor. Aslında belki de bu sebeple, komünist olduğu iddiasındaki bir takım odaklar, ‘boyun eğme’ sloganı etrafında burjuva ya da işçi fark etmez, ‘aydınlanmacı’ ve ‘laik’ kesimleri bir ‘halk cephesi’ çerçevesinde seferber etmeyi benimsiyor. Öte yandan MÜSİAD’ın da, yani Erdoğan’ı iktidara taşıdığı söylenen sermaye grubunun da, ideolojik konumlanışından öte ekonomik çıkarları dolayısıyla saray kadrolarının emri altına girmeye razı olmadığını ve olmayacağını hatırlamak gerekir.

O halde 15 Temmuz gecesi, devletin egemenlik araçlarının kontrolü adına savaşan iki kesimden Erdoğan tarafının bu mücadeleyi şimdilik kazanmış olması, önümüzdeki süreçte yaşanacak olan çatışmanın ve çelişkilerin yol haritasını anlamımızda bizlere faydalı olabilir. Adım adım inceleyecek olursak bu çelişkili ve dinamik sürecin öne çıkan başlıca özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: 1.) Erdoğan için Başkanlık projesi artık yaşamsal bir ihtiyaçtır. Ya sürekli bir iç savaş anlamına gelecek olan Başkanlık rejimini tesis edecektir ya da öldürülecektir. 2.) Türk sermaye grupları, TÜSİAD da MÜSİAD da, yeni bir anayasa üzerinde şekillenecek siyasal bir mutabakat talep etmektedirler. Yani kendi sınıf egemenliklerinin vekaletini Erdoğan’ın başkanlık planına devretmeyi düşünmemektedirler çünkü Erdoğan’ın başkanlık rejiminin kendi çıkarlarını mevcut konjonktürde koruyacak en iyi yol olduğunu düşünmemektedirler. Ancak bu bir taktiktir. Sermaye grupları başkanlık rejimini değil, Erdoğan’ın başkan olduğu bir başkanlık rejimini desteklememektedirler. Öte yandan Erdoğan’sız bir başkanlık rejimine yeşil ışık yakacaklardır. 3.) Erdoğan, kitleler tarafından koltuğundan düşürülerken kendisini sayısız defa kurtaran sermaye gruplarının güvenini kazanmak için eşi benzeri görülmemiş yoğunluktaki bir neoliberal saldırı paketini gündeminde tutmaktadır. Bu gündem şimdiden işçi sınıfının tarihsel kazanımlarına ardı kesilmeyen bir taarruzu başlatmıştır. Ancak sömürü ilişkilerini hayatın her alanına saçması, sermaye gruplarının Erdoğan’ın başkanlığına razı geleceği anlamını taşımamaktadır. Erdoğan’ın politik ihtiyaçları ile Türk burjuvazisinin ekonomik zorunlulukları aşılmaz bir çelişki oluşturmaktadır.

Bu durumda Erdoğan’ın karşısında iki seçenek vardır: Ya başkanlık hayallerinden vazgeçecektir ya da Mussolini’nin izinden giderek büyük sermayenin kendi başkanlığına ikna edilememiş kesimlerini ‘kamulaştıracaktır.’ İkinci senaryonun gerçekleşebilmesinin nesnel ve öznel şartları (yani devrimci bir durumun varlığı ile devrimin bir önderliğin yoksunluğu) var olmasa da bu durum, Erdoğan’ın bunu denemeyeceği anlamına gelmez. Aslında tam da bu nedenle, Türkiye ‘Suriyelileşmez’ ancak Erdoğan Esadlaşır! Öte yandan masada duran bütün senaryolar, rejim içinde yaşanan egemenlik savaşının ardından daha geniş çaplı bir iç savaş durumunun yaklaşmakta olduğunu gösteriyor. Yine bütün göstergeler yaklaşan bu iç savaş durumu sırasında sermaye sınıfının ekonomik gereksinimleri dolayısıyla tarafının bir ve tek olacağını gösteriyor.


Dipnotlar

1.) Nikolay Buharin ve Yevgeniy Preobrajenskiy, Komünizmin Abecesi, Çeviren: Yavuz Alogan, Belge Yayınları, 1992, sayfa 85.

2.) Nikolay Buharin, Dönüşüm Döneminin Ekonomisi ve Politikası. Bkz. https://rosswolfe.files.wordpress.com/2015/05/nikolai-bukharin-the-politics-and-economics-of-the-transition-period-1920.pdf

3.) Buharin, Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi, Kalkedon Yayıncılık, 2009, Çeviri: Uğur Selçuk, sayfa 85.

4.) Nicos Poulantzas, Political Power and Social Classes, Londra 1973, sf. 271.

5.) Agy. sf. 55.

6.) Nicos Poulantzas, Classes in Contemporary Capitalism, Londra 1975, sf. 101.

image_pdfimage_print