13 yıllık PT (İşçi Partisi) iktidarının önderlerinden Dilma Rousseff, hakkında bulunan yolsuzluk suçlamalarıyla yargılandığı Brezilya senatosu tarafından devlet başkanlığı görevinden azledildi. Hemen ardından bu durumun bir parlamento darbesi olduğunu söyleyen çevrelere devrimci solun bir kısmı da katılmış durumda. Olayın etkisi Brezilya sınırlarını çoktan aştı. Tüm Latin Amerika’da kendini sol yada halkçı iktidarlar olarak tanımlayan bu tip hükümetler panik halinde darbe tehdidinden bahsediyor. Peki bu gerçekten bir darbe mi?

Son on yıldır Latin Amerika’ya damga vuran “sol” ve “halkçı” hükümetler dönemi kapanmak üzere. Demokratik gericilikle bezenmiş bu hükümet tipi, kıta özelinde içinde bulunduğu iktisadi ve politik kriz döneminden yenilgiyle ayrılıyor. İşte bu kritik anda tüm kıta ve dünya solu bir yol ayrımında, öyle ki tüm dünyayı Avrupa başta olmak üzere etkileme potansiyeline sahip bir ikilemden bahsediyoruz.

Latin Amerika’nın sol hükümetleri

2007 yılında iktidara gelen Cristina Kirchner son seçimlerde koltuğunu merkez sağın adayı Mauricio Macri’ye devretti. Venezuela’daki seçimlerde Chavezci parti parlamento seçimlerini kaybetti, Maduro’nun koltuğu sallantıda. Ekvador’da Evo Morales tüm halkçı ilizyonuna rağmen halkın yoksulluğa karşı seferberliğini durduramıyor, büyük bir ihtimal bu kervana o da katılacak. Ve nihayet kıtanın en büyük ülkesi Brezilya devlet başkanı Rousseff yerini emperyalizmin de desteğini almış Michel Temer’e bıraktı. Peki kıtasal ölçekteki bu “sağa kayışın” nedeni ne ve sorumlusu kim?

Kıtanın, kendini halkçı ve sol olarak tanımlayan hükümetlerinin hepsi, kendilerinden önce gelen liberal hükümetlere karşı yükselen kitle seferberlikleriyle iktidar olanağı buldu. Kitlelerin işsizlik ve yoksulluk karşısında başlattıkları genel grev ve seferberlikler neticesinde onların taleplerini karşılama sözü vererek iktidarda kaldıkları yıllar boyunca kısmi tavizlerle bu seferberlikleri soğurarak neoliberal emek saldırı programlarını uygulamaya giriştiler. İçinde bulundukları ekonomik krizleri emperyalist kapitalizmden kopmadan çözmeye çalıştıkça tüm kıtada seferberliklerin kendisi bu sefer bu tip -bizim demokratik gerici dediğimiz- halkçı hükümetlere döndü. Özellikle Venezuela başta olmak üzere Arjantin ve Brezilya’nın emekçilerinin alım gücü gittikçe düştü.

Bizzat İşçi Partisi tarafından sermaye için cennet haline getirilen Brezilya, ardı ardına çıkan terörle mücadele yasalarıyla toplumsal muhalefetin önüne geçmeye çalışıyor. Bu Bonapartisleşme eğilimi halkçı hükümetlerde kendini gittikçe daha net gösteriyor.

İşte 21. Yüzyıl Sosyalizmi palavralarıyla kitlelerin ve dünya solunun bir kısmında kafa karışıklığı yaratan bu sahte solcuların bizzat temelini attıkları toplumsal tablo daha fazla yolsuzluk ve yoksulluk oldu. İçinde bulundukları cendereden çıkmaya çalıştıkça “darbe” söylemiyle daha da komikleşiyorlar. Evet emperyalizmin sahte sola bile tahammülü yok, onların gönlü muhafazakar hıristiyan neoliberallerden yana. İyi de toplumun en ufak talebini dahi çözememiş bu sol iktidarların hiç mi suçu yok? Yarattıkları alternatifsizliklerle bir dönem sola kaymış olan sarkaç, uyguladıkları sermaye politikalarıyla tekrar sağa kayıyor.

Tablo net: Sınıf mücadelesi kızışıyor. Seferberlikler artıyor. Burjuvazinin politik temsilcileri parçalanmış, burjuva sektörler bölünmüş durumda. İşte bu noktada devrimci Marksist alternatifi kitlelerce tanınır kılacak politik bir atmosfere girildi. “Dilma ve benzeri burjuvalardan birini seçmek zorunda değiliz! İnsancıl bir kapitalizm mümkün değildir! İşçi ve emekçi hükümeti için seferberlikleri artıralım” diyen, emperyalist kapitalizmden devrimci kopuşu programına alan kıtanın gerçek devrimci Marksist partileri böylesi kritik bir dönemde darbe söylemine yedeklenirse, 21. Yüzyıl Sosyalizmi ihanetine kendileri de düşmüş olacaktır. Bu tip sağ kopuşların görülmesi, bölünmenin bu noktada tüm dünya soluna sirayet etmesi gibi tehlikeli bir durum taşıyor.

Gezi’de darbe Brezilya’da darbe

İktidarlarına yönelen her türlü toplumsal muhalefet ve kalkışmayı darbe söylemiyle niteleyen hükümetler bize pek yabancı değil. Gezi seferberliğine darbe diyen güruh gerçek darbeyi 15 Temmuz’da yaşasa da tüm toplumsal muhalefeti içinde bulundukları sosyolojik krizlerle değil ama daimi bir “darbe” plancısı “üst akıl” tarafından yönlendirilen bir olgu olarak lanse etmeyi hâlâ bırakmadı. Bu yöndeki algı operasyonları havuz medyasında neredeyse her gün gerçekleşiyor. Son olarak Akşam gazetesinin 4 Eylül’de sürmanşetten verdiği haber çok ironik; “Cristina Kirchner, kara medya kumpasıyla gitti. Dilma Rousseff, 17/25 Aralık benzeri operasyonla indirildi. Nicolas Maduro, ekonomik krizle gönderilmek isteniyor. Her yöntemin denendiği Türkiye’ye düşen ise fetöcü darbe. Üst aklın hedefi milli liderler! ABD’nin dünyayı dizayn operasyonu…” Şeklinde verilen haber her şeyin özeti gibi. Dünyada ne olup bittiğinin farkında olmasak, Saray’ın Chavezci olduğunu düşünebiliriz. Gezi’ye darbe diyenler ile “ilerici hükümetlere yapılan emperyalist bir darbedir” diyen birtakım sol gruplar aynı çizgide buluştular. İşte gerçek bir ihanet ironisi!

Gelecek

Troçki’nin faşizme karşı mücadele kitabında dediği gibi “Ekonomik bunalım devrimci patlamayı hızlandırabilir ve tarihte sık sık da böyle olmuştur; ama bunalım, ağır bir politik yenilgiden sonra proletaryanın üzerine çökerse sadece parçalanma sürecini hızlandırır.” Ve Latin Amerika’daki gidişatta bir işçi odağı yaratılamadığında maalesef bu parçalanma süreci tüm gericiliğiyle kendini gösterecektir. Fakat umutsuz olmak için çok erken tersine güçlü bir sendikal ve devrimci Marksist geleneğe sahip kıtada dünyanın en büyük Troçkist partileri mevcut. Ve partinin olduğu yerde umut da vardır. Yeter ki, darbe yanılsamasına kapılmadan bu politik krizlere sınıf merkezli devrimci yanıtlar getirebilsinler. Arjantin’de FIT (İşçilerin ve Solun Cephesi), Brezilya’da PSOL, PSTU gibi devrimci parti ve cephelerin süreci doğru bir politik hatla okuduğu takdirde iktidar odağı olmaları önünde hiçbir neden yoktur.

“Kirchner-Macri; Rousseff-Temer; Maduro-Capriles: Hepiniz defolun” diyebilmek için, kitlelerdeki alternatifsizliği ve düş kırıklığını kıtasal çapta aşacak, sağa kaymakta olan sarkacı yeni bir itkiyle devrimci sola itecek tek program 4. Enternasyonal’in programıdır ve hala uygulanmayı beklemektedir.

image_pdfimage_print