“Şu andaki süreç içerisinde normal zamanlarda yapamayacağımız

birçok şeyi hamdolsun yapabilme imkanına, gücüne sahip olduk”

                                                                                    R.Tayyip Erdoğan

Bu soruyu başka türlü sormak istersek şöyle bir başlık da atabilirdik. “Erdoğan Türkiye’yi nasıl yönetebilir?” Ama bu sorunun cevabı daha kısa olurdu: Böyle. Tam da bugün yaşadığımız gibi.

İlan edildiğinde erken bile sonlandırılabileceği iddia edilen OHAL’in şimdi uzatılıp uzatılmayacağını tartışıyoruz.

OHAL sınırları

Konunun uzmanlarına danışacak olursak, OHAL hukuku ile maruz kaldığımız uygulamalar arasında ciddi bir uyumsuzluk var. 12 Eylül Anayasasının tanımladığı OHAL hukuku dahi bugünkü uygulamaları açıkta bırakıyor.

Anayasa Profesörü İbrahim Kaboğlu, OHAL’in anayasada uluslararası standartlarla sınırlandığını ve uygulamalarının yalnızca ilan gerekçesi ile örtüşebileceğinin altını çiziyor. Bu demek oluyor ki, darbe teşebbüsü sonrası OHAL yalnızca darbe ile ilişkili konuları kapsayabilir. Sendikalaşma ve toplu sözleşmelere engel olunamaz. Cerattepe davası için Artvin’de bir aylık eylem yasağı koyulamaz. Sinop’ta yaşanan lümpen kavgalar sonrasında sokağa çıkma yasağı ilan edilemez.

OHAL ilan edilir edilmez OHAL’in işçi sınıfına ciddi etkisinin olamayacağını Aziz Çelik “OHAL ve Sendikal Haklar” başlıklı BirGün’deki köşe yazısında açıklıkla dile getirmişti. Madencilerin açlık grevleri engellemez. Tedi direnişine zorluk çıkartılamaz. Hatta darbeye doğrudan destek vermeyen kamu çalışanlarının işine son verilemez. Özel sektörde ise bu tip işten çıkarmaların mümkün olmasını sağlayacak bir OHAL hukuku mevcut olamaz. İş o kadar çetrefilli ki, kimi avukatların görüşüne göre Gülen’in emekli maaşı dahi kesilemez. Çünkü ekonomik haklar kişinin özlük haklarıdır. Kişi vatandaşlıktan çıkarılsa bile teröristin en büyüğü dahi olsa hak etmiş olduğu emekli maaşından (ortada bir haksız kazanç yoksa) alıkonulamaz.

Ekonomi alanında ise OHAL’in etkisi; OHAL’in kötüye kullanılmasını engellemek için şirketlerin iflas ilan etmesinin yasaklanması ve de işten çıkarmaların yasaklanması olabilir. Şirketler şu anda iflas ilan edemiyor. OHAL yasal sınırları burada sonuna kadar kullanılmış durumda. Ancak işçi düşmanı bir yönetimden işten çıkarmaların yasaklanmasını beklemek (şu an için uygulama tamamen yasal olmasa da) mümkün değil.

Başka türlü bir şey O’nun istediği

Fazlaca yer kaplamasını göze alarak bir OHAL açıklaması yapmaktaki meramımız şu: Aslında OHAL ile falan değil, keyfiyetle yönetiliyoruz. Erdoğan yönetimi bugün kanun çerçevesinde OHAL’in sağladığı tüm avantajlardan faydalanırken, O’na bu avantajlar dahi yetersiz geliyor! OHAL’in kanuni çerçevesine sığmayan hususlar Olağanüstü Hal betimlemesinin sözlük anlamı ile çözülüyor. Kanun falan zaten tanınmıyor. Olağanüstü dendi mi, olağanüstü. Artık her şey serbest…

Meseleye hukuki olarak bakacak olursak şöyle söyleyebiliriz. Erdoğan darbe teşebbüsü öncesinde Türkiye’yi zaten OHAL ile yönetiyordu. Darbe teşebbüsünün ardından ise fiili olarak bir sıkıyönetim uyguluyor.

Yani Erdoğan gerçekten sözünün azını değil fazlasını yapıyor. Nasıl bir yönetim önerse daha beterini yapmaktan imtina etmiyor.

OHAL fırsatçılığı mı, başka bir yönetim mükün değil mi?

Erdoğan yönetiminin sıklıkla OHAL’i fırsat bilip şu ya da bu işi hallettiğini söylüyoruz. Bunu ifade ederken de haklıyız. Hatta bizi bir kenara bırakalım, kendisi de bu tip hususlarda açık sözlü. Darbe “Allah’ın bir lütfuydu”, OHAL’de O’na “hayal bile edemeyeceği, bir güç” vermiş oldu.

Görünüş bizi aldatmasın. Tüm bunlar aslında büyük bir güçsüzlüğün yansıması. Evet Erdoğan OHAL sayesinde, hatta OHAL’i dahi hemen her an aşarak aslında gönlünde yatan pek çok adımı atabiliyor. Ancak sorun şurada; Erdoğan OHAL’i fırsat bildiğinden değil, OHAL’den başka bir yönetim aracı kalmadığından bu metoda sarılıyor. Darbe ya da terörle mücadele değil, devletin günlük işleri ancak OHAL ile sürdürülebiliyor. Erdoğan yönetimi her yeni güne “bugün yine hiç olmadığı kadar yalnızım” diyerek uyanıyor. Kitle hareketinden mi, bürokrasiden mi, yeni müttefiklerinden mi, dış mihraklardan mı; günün hangisinden korkma günü olduğunu kestiremiyor. Ayakta durmak için tek kozu olan Kürtlerle gerilimi yükseltiyor ve bu gerilim için de devletin olağan hiçbir mekanizması işine yaramıyor.

Mafya filmlerindeki gibi yalnızlaştığında agresifleşen, agresifleştikçe çöküşe giden reislerin zamanlarını yaşıyor. Bunu yaşarken de gözleri oldukça kara. İyi, Kötü, Çirkin filmindeki gibi şeyler “mırıldanıyor”: “İki türlü lider vardır. İktidardan sakince düşenler ve düşerken her yeri tufana çevirenler!

Olağanüstü zamanlar

Erdoğan yalnızca iktidarda kalmak değil, günü kurtarmak için de OHAL’e ihtiyaç duyuyor. Şu anki imkân ve iklime bakılacak olursa da OHAL’in nimetlerinden yararlanılabileceği kadar yararlanılacağı açık görünüyor. Uzatma, bazı uygulamalarını kalıcılaştırma gibi ihtimaller yakın gelecek için en güçlü ihtimaller olarak karşımızda duruyor.

Ancak bu durum toplumun pek çok kesimlerinde hoşnutsuzluklar yaratıp toplumsal patlamaları daha tehlikeli boyutlara çıkarma eğilimini de yanında sürüklüyor. Aynı zamanda toplumu neredeyse tedavi edilemez biçimlerde bölüyor. Ancak kitlelerden ses çıkmazsa dahi, her yeri oynayan, bozulan bu mekanizma kendi halinde kalsa bile sürdürülemez bir boyutta yaşıyor.

Erdoğan’ın iktidarı her bir kurumu yerinden oynatılmış ve niteliksizleştirilmiş bir halde, hele ki Türkiye gibi acil sorunların saymakla bitmeyeceği bir ülkede uzun vadede yaşayabilme dinamiği taşımıyor. Ancak kitle hareketinin yokluğu halinde Erdoğan’ın boşluğunu doldurabilecek unsurlar geleceğimiz için daha da beter alternatifler sunacağını 15 Temmuz gününde olduğu gibi bugün de gözler önüne seriyor.

Türkiye’de hiç kimsenin bir gelecek ve yaşam güvenliği bulunmuyor. İşte bu yüzden hiç olmadığı kadar çok örgütlenmek için uğraşmalı, gerçek bir çözümü garanti edebilecek sınıf eksenli ve birleşik bir muhalefetin somut adımlarını atmalıyız. Bu doğrultuda, daha fazla vakit kaybetmeden, sendikaların, solun ve Kürt siyasi hareketinin OHAL’in kaldırılması, antidemokratik saldırıların durdurulması, içeride ve dışarıda savaş politikalarının sonlandırılması ve işçi düşmanı saldırılara son verilmesi için derhal bir acil eylem programı etrafında bir güçbirliği oluşturması gerekmektedir.  İşçi Demokrasisi Partisi olarak, darbe girişiminin ardından kurulduğu ilan edilen ve fakat daha sonra tamamen kâğıt üzerinde kalan Emek ve Demokrasi için Güçbirliği Platformu’nun bu doğrultuda yeniden inşa edilmesi gerektiği çağrımızı sürdürüyoruz.

image_pdfimage_print