Olağanüstü zamanlar: Kayyumlar, tasfiyeler ve Kürtler

15 Temmuz darbecilerini bertaraf etmek iddiasıyla ilan edilen OHAL, darbecileri ve FETÖ mensuplarını yargılamanın ötesinde, başta Kürt siyasi hareketi olmak üzere muhalifleri toplu bir biçimde cezalandırma ve tasfiye etme sürecine dönüşmüştür.

İlk olarak, Başbakan Kürt illerinde teröre destek veren 14 bin öğretmen olduğunu iddia ederek bu öğretmenleri tasfiye edeceklerini ima etmiş; ardından 8 Eylül’de tamamı Eğitim Sen’li 11.285 öğretmen açığa alınmıştır. Öğretmenlerin tasfiyesinde sokağa çıkma yasaklarında PKK eylemlerine destek vermeleri ve eğitimi akamete uğratmalara gerekçe gösterilmiş. Ancak Eğitim Sen Genel Başkanı’na MEB tarafından sunulan gerekçe ise, 10 Ekim Katliamı’nı protesto gerekçesiyle Eğitim Sen’li öğretmenlerin 29 Aralık’ta iş bırakmaları olmuştur. Bu da aslında darbeden bağımsız olarak öğretmenlerin uzun bir süredir fişlendikleri, hükümete muhalif, tamamı sendika üyesi öğretmenlerin listelerinin çok öncesinde tutulduğunu göstermektedir. Nitekim, Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün liselere gönderdiği “PKK ile ilgili olduğunu düşündüğünüz öğretmenlerin isimlerini bize gönderin” temalı yazısı da, darbe soruşturmalarının son derece hukuksuz ve keyfi biçimde yürütüldüğünü göstermektedir.

İktidarın OHAL kapsamında Kürtlere yönelik ikinci adımı da, uzun bir süredir planlanan ve sonunda Torba Yasa ile geçen belediyelere kayyum atanmasıdır. Burada da belediyelerin kaynaklarının ‘terör’ örgütlerine aktarıldığı öne sürülerek 28 belediyeye İçişleri Bakanı ve valiliklerin talimatıyla kayyum atanmıştır. Seçilmiş belediye başkanlarının yerine atanan kayyumların büyük çoğunluğu ise vali yardımcıları veya kaymakamlardır. Bu belediyelerin neredeyse tamamının DBP’li belediyeler olması, aralarında 24 Temmuz 2015’te başlatılan savaşta yıkıma uğratılan Sur, Silvan, Nusaybin, Cizre ve Silopi belediyeleri olması bir tesadüf değildir.

Hükümet 15 Temmuz darbesine karşı milletin iradesinin üstün geldiğini, seçilmiş parlementonun demokrasi aşığı kitlelerce savunulduğunu sıklıkla dile getirirken ve milletin demokrasi nöbetleri tutması için devletin bütün kaynaklarını haftalarca seferber ederken; sözkonusu Kürt Halkının % 65-95 arasında oylarla seçilmiş temsilcileri olduğunda aynı tutumu göstermemekte, Kürt Halkının demokratik iradesini hiçe saymaktadır. Hatta iktidarın bu konudaki ilk icraatı çok dilli hizmet veren belediyelerin tabelalarını ‘tek dil’e çevirmek olmuştur! Ne var ki, bu ilk icraat çok tepki alınca Ermenice hariç diğer diller tabelalalara iade edilmiştir.

Başbakan Binali Yıldırım ‘çözüm mözüm yok’ diyerek devletin kayyum hizmetinden bölgedeki okulları öğretmensiz bırakmaya kadar Kürt meselesine dönük icraatlerinin önümüzdeki dönemde ne yönde devam edeceğinin mesajını verdi. Bu mesaj doğrultusunda, performansıyla Efkan Ala’nın çıtasını daha da yukarıya taşıyan İç İşleri Bakanı Süleyman Soylu da geçtiğimiz günlerde Köy korucularını toplayarak; koruculara kalıcı statü tanınacağını, ağır silah ve teçhizat verileceğini, askerlerle birlikte hareket etmelerinin sağlanacağını açıkladı. Hatta bu doğrultuda Bakanlık bünyesinde Köy korucuları Daire Başkanlığı kurulacaktır. Yani ısrarla Barış isteyen Kürt Hareketi’nin aksine, iktidar siyasi ve askeri operasyonlara devam etmekten yanadır. Bu anlamda, RTE’de ‘normal zamanlarda yapamayacağımız birçok şeyi hamdolsun yapabilme gücüne, imkanına sahip olduk” diyerek ülkecek nereye gidiyor olduğumuzun mesajını vermiştir.

Ya biz…

Kürt siyasi Hareketinin bölgede yürüyen savaş, siyasi operasyonlar ve baskılar doğrultusunda hareket alanı giderek daraltılmaktadır. Bu sıkışmışlık karşısında, Kürt siyasi önderliği Eylül ayında Öcalan’ın tecrit edilmesi, aylardır ailesi ve avukatlarıyla görüştürülmemesine ilişkin açlık grevi başlatmış. Açlık grevi 8. gününde Öcalan’la görüşmeye izin vermesi neticesinde sona erdirmiştir. Bununla birlikte, PKK’nin son dönemde daha da artan askerlere yönelik saldırıları iktidarın ‘Kürtlere yapılan her şey meşrudur’ politikasını daha da güçlendirmekte, kitlelerin mücadelelerini (öğretmenlerin eylemleri, sol partilerin bildiri dağıtması vb) terörize etmesine yol açmaktadır. Bütün bunlar kutuplaşma ve milliyetçiliğin artmasına ve giderek birlikte yaşayabilmenin olasılıklarının yitirilmesine yol açmaktadır. Tam da bu nedenlerle, yurt içinde ve dışında sürdürülen savaş çığırtkanlığı, saldırılar ve tasfiyeler karşısında daha fazla şey yapmaya ihtiyaç vardır. HDP, emek örgütlerinin, sendikaların ve sosyalist hareketin bu bağlamda son derece sembolik kalan ittifakları bir kenara bırakıp, kitleleri seferber etmeye dayalı bir eylem programı için bir araya gelmeleri elzemdir.

Ülkenin bir felakete sürüklendiği, hak ve özgürlükler alanında 12 Eylül’ü aratmayacak biçimde geriye gidildiği ve OHAL’in de devam edeceği göz önünde bulundurulduğunda bu gidişata bütün bu sıkışmlık ve sınırlılıklarımıza rağmen dur demek gerekmez mi? Görev savmayı, sembolik mitingleri, dar grup çıkarlarını bir kenara bırakıp sahici bir ‘biraradalık’ yaratılmazsa bir süre sonra var olma nedenmizle varlığımız büyük bir çelişkiye girecek ve kaybedeceğiz!

OHAL’in kaldırılması, siyasi ve askeri operasyonların son bulması, anti demokratik ve hukuksuz uygulamaların durdurulması için başta HDP, sendikalar ve sosyalist hareket bir araya gelmeli ve bu ülkenin emekçilerine gerçek bir çözüm önermelidir.