Trump iktidarının, büyük burjuvazinin basit bir icra komitesi olarak çalışmayacağı açık. Zira bu iktidarın sermayenin tekelleşmiş kesimlerinin ihtiyaçlarından farklılaşan bir takım sosyal, siyasal ve ekonomik gündemleri var. Bu gerçek, Trump’ın sermaye birikiminin istikrarı için mücadele edecek olan bir işçi düşmanı olduğunu değiştirmiyor. Ancak bu gerçek, Trump’ın programının taşıdığı çelişkiler neticesiyle ne denli kırılgan olabileceğini ve ne derecelerde patlamalı süreçlere yol açabileceğini gösteriyor.

Clinton üzerinde sağlanan burjuva mutabakat Trump’ın başkan seçilmesiyle birlikte yerini sermayenin siyasal önderlik krizine bıraktı. 8 Kasım’ın ardından hem Clinton’ın peşine takılmış Demokrat Parti liderliğinden, hem Beyaz Saray’da oturan Obama’dan, hem de Trump’ın kendisinden uzlaşma sesleri yükseldi. Trump önseçim ve seçim süreçlerinde sergilediği agresif ve kavgacı tavırlarını bir kenara bıraktı. 9 Kasım günü Beyaz Saray’da, defalarca doğum belgesini talep ederek ABD’li olmadığını iddia ettiği Obama’nın yanında elleri bacaklarının arasında yere utangaç bir şekilde bakarken poz verdi. Obama Trump’ı övdü, onunla tanışınca onun ne kadar büyük bir insan olduğunu fark ettiğini söyledi ve karşılığında Trump da, Obama’nın yaptığı bütün esprilere güldü. Herkesin gülümsediği, birbirinin ellerini sıktığı ve tolerans dolu demeçler verdiği bu fotoğrafın ardında ne denli büyük bir tehdit ve parçalanma potansiyeli barındığının ise bilincinde olmamak mümkün değil. Seçim öncesi münazaralardan birisinde Clinton’ın “İyi ki de yargı sistemimizin başında Trump yok çünkü…” derken Trump’ın “Çünkü o zaman seni yargılardım” diyerek onun sözünü kesmesi ve herhangi bir taraf belirtecek tepkiler vermesi yasak olan izleyicilerin bir anda Trump’ın bu çıkışını alkışlamaya başlamaları ve son olarak spikerin müdahale etmek zorunda kalarak izleyici kitleyi alkışladıkları için azarlaması henüz hafızalardaki yerini koruyor.

Bütün bu olgular bir kenara Trump’ın, “düzeni kurtarmak adına düzene karşı savaşılması” biçiminde özetlenebilecek olan eylem programının iktisadi düzlemde öngördükleri, kurulu mali statüko açısından daha endişe verici yönelimler taşıyor olabilir. Emlak zengini yeni başkanın ekonomi politikalarının öngördüğü değişimler, şimdiden kurumsal birçok tepki ile karşılaştı bile. “Görevden alınma” veya “azledilme” benzeri burjuva hukukunun anayasal çerçeveleri içerisinde kalacak olan öneriler tartışılmaya başlanmış olsa dahi, söz konusu Amerikan derin devleti olduğunda çok daha “kalıcı” çözümlerin akıllara geldiği de bir gerçek. Bu karanlık tarihin bizi komplocu yargılara ulaştırmasına izin vermeden, Trump’ın ifade ettiği siyasal ve iktisadi dönüşüm ile Wall Street’in ihtiyaçları arasındaki açının olağandan daha geniş olmasının hangi temellere dayandığına ve bu temellerin Trump’ı ne gibi somut tehditlerin altında bıraktığına bakalım. 

Trump’ın bu seçimlerde tekelleşmiş sermaye grupları ile çokuluslu kartellerden ziyade küçük ve orta ölçekli sanayi, finans ve ticaret erbabından destek gördüğünü unutmamak gerekir. Clinton ile gerçekleştirdiği ikinci münazara sırasında Trump, Obama’nın sağlık reformuna neden karşı çıktığını anlatırken, bu sağlık paketinin sigorta şirketleri arasında tekelleşme getirip rekabeti sonlandırdığından ve kendisinin orta ölçekli sigorta şirketleri adına kapitalist rekabeti yeniden örgütlemek istemesinden bahsediyor. Çin mallarının üzerine ihracat vergisi koyacağından söz etmesi, doğuya taşınan üretimi yeniden ülkesine döndürerek istihdam yaratacağının sözünü vermesi tam olarak bu küçük ve orta ölçekli sermaye kompozisyonunun çıkarlarından ileri gelen vaatler. Ne var ki orta ölçekli işverenleri zenginleştirmeye dönük bu korumacı ekonomik tedbirlerin büyük neoliberal burjuvazinin ihtiyaçları ile tam bir uyum içerisinde olduğu söylenemez. Financial Times’dan Forbes’a dek seçimlerden önce bütün burjuva iktisat yayınlarının olası bir Trump iktidarının piyasalar adına olumsuz sonuçlara yol açacağını deklare etmesi boşuna değildi. Bu noktada Trump’ın orta ölçekli sermaye gruplarının çıkarlarının korumacı ifadelerini barındıran programını terk edip, Wall Street büyüklerinin taleplerinin aktarma kayışı rolünde olan bir yönelimi benimseyebileceği; yani büyük burjuvazinin nihai kararı verebileceği söylenebilir. Ancak hatırlamakta fayda var ki bu burjuvazi kendi tarihinin en derin krizlerinden birisiyle baş etmekteyken, ABD toplumu nezdinde de şiddetli bir hoşgörüsüzlük dalgası ile karşı karşıya. Prestijini tamamen tüketmiş bulunan bu sınıfın artık, nihai kararları veren veya önerisini havuç-sopa siyasetiyle dayatan karakterinin törpülenmesi talep ediliyor. Trump bu talepten güç alarak yerel kapitalistlerin, orta ve orta-büyük burjuvazinin politik isteklerinin örgütlenmiş ifadelerini programında taşıyor. Bununla birlikte egemen sınıfların iradesi ile devlet aygıtının benimsemiş olduğu politik-ekonomik yönelimin arasında tek yönlü, zorunlu ve skolastik bir ilişkinin bulunmadığını da eklemek gerekir.

Pekiyi üretim sürecinin, yerel sınai ve ticari kurumlar adına ABD’ye kısmen geri taşınmasının; daha doğrusu korumacı ekonomik tedbirler eşliğinde yatırımların, emek gücü maliyetlerinin düşük olduğu ülkelerden ziyade ABD’ye yapılmasının dayatılmasının, ne gibi sonuçları olabilir? Öncelikle çokuluslu şirketler açısından, emek gücünün üretim sürecinde azalan rolünün doğrudan doğruya kâr oranlarının azalması yönünde bir eğilim yaratacağı görülebilir. Uzakdoğu’da üretimin kitlesel örgütlenişi ve nüfusun çoğunluğunu kapsaması, teknolojinin emperyalist merkezlerin tekelinde tutulması ile paralel ilerleyen bir süreç. Üretimin kısmen ve göreceli dahi olsa ABD sanayi merkezlerine geri dönüşü, iş gücünün üretim sürecindeki nicel ve oransal düşüşü ile birlikte tekellerin kâr etmekten dolayı zarar etmelerine (kâr oranlarının düşmesine) neden olacaktır. Trump’ın bunu başarıp başaramayacağı bir yana, bu yönde adımlar atmaya hazırlanacak dahi olması, onu finans kapitalin büyük isimleriyle karşı karşıya getirecektir.

Birleşik Devletler’in emperyalist kamptaki tahtının sarsılması ve dünya pazarının Ortadoğu benzeri bölgelerindeki hegemonya krizi Trump’ın “ABD’ye rağmen ABD için” hareket etmesini öngören programına eylem alanı açıyor. Bu eylem alanı, Trump’ın basit bir yürütme komitesinden ziyade güçlü bir özerkliğe sahip olabilecek olan başkanlığını güçlendiren bir etmen. Kennedy için ABD’nin başkanlık yapmaya çalışmış olan ilk ve son başkanı denmesi boşuna değil. ABD emperyalizminin hegemonya krizi derinleştikçe Beyaz Saray’daki koltukta oturan şahsın, ekonomik statükonun iskeletini oluşturan çıkarlardan özerkleşen politik manevralara girişmesinin zemini oluşacak.Trump Birleşik Devletler egemen bloklarını, dünya pazarı üzerindeki ekonomik egemenliklerini kaybetmemeleri adına kendi ulusal pazarları üzerindeki politik egemenliklerini kendisine devretmeleri yönünde ikna etmeye çabalayacak. Onlara, ekonomik mülkiyetlerini korumak için politik iktidarlarından vazgeçmeleri gerektiğini söyleyecek. Elbette bu kısa veya orta vadede yaşanabilecek bir durum değil. Ancak uzun vadeli eğilimler, olasılıkların bu yönde somutlaşabileceğine açıkça işaret ediyor.

Buradaki çelişkinin şu olduğu açıkça anlaşılmalıdır: Birleşik Devletler sermaye sınıfı, kendi tarihlerinin büyük bir bölümünde kendilerine öncülük edecek ulusal bir hakemin, sınıfların güya üzerinde yükselen bir Bonapart’ın varlığına ihtiyaç hissetmemiştir. Bugün gelinen noktada ise Bonapartist eğilimleri hiç şüphe götürmeyen bir siyasal program, Beyaz Saray’a taşınmak üzeredir. O halde asıl soru şudur: ABD burjuvazisi, kendi sınıf egemenliğinin politik vekaletini Trump’a teslim etmeye hazır mıdır? Kendi egemenlik biçiminin bir ifadesi olan rejimin başına, kurulu düzenden özerk siyasal hamleler yapmayı öngören kadroların gelmesine izin verecek midir? Bize soracak olursanız büyük burjuvazi henüz, kendi siyasal egemenliğinin vekaletini Trump’a teslim etmeye ikna edilememiştir.

Liberal demokrat ideolojinin doktrincileri, ABD benzeri güçlü bir devlet geleneği olan bir ülkede egemen sınıflar ile egemen kurumlar arası olası bir çatışmanın anayasal yollarla uzlaştırılabileceğine ve çatışmanın baş göstermeden sonlandırılabileceğine inanıyor olabilirler. Ne var ki yüzyılımızın toplumsal dinamikleri, doktrinlere sadık kalanların en büyük düşmanı olmayı sürdürüyor. Birleşik Devletler daha önce yaşamamış olduğu birçok sürece gebe.