2016 ABD seçimlerini, kendinden öncekilerden ayıran belli başlı özellikleri var. Bunlardan ilki hiç şüphe yok ki, Cumhuriyetçi Parti (CP) adayı Trump ile Demokratik Parti (DP) adayı Clinton’ın argümanlarının biçim olarak, iktidarı ve zenginliği tekelinde bulunduran %1’lik kesime dönük hissedilen öfkenin boyutlarını hesaba katması.

Ne Trump ne de Clinton, çokuluslu bankaları ve onların politik ortaklarını (ki kendileri de onlardan) insanlar önünde eleştiriye tabi tutmadan ve onlara dönük yaptırımlar uygulanacağı sözünü vermeden kampanyalarının herhangi bir başarılı sonuca ulaşmayacağını, dahası ulaşamayacağını biliyorlar. Sömürücü azınlığın kamuoyu nezdinde inkar edilemez bir hoşgörüsüzlük dalgası ile karşı karşıya oluşu, artık hiç kimsenin inkar edemeyeceği bir gerçeklik olarak ortada duruyor. Geçmiş dönemlerin vatanperver duyguları aracılığıyla ‘istihdam ile zenginlik yaratan’ işverenleri koruma refleksinin arasında yaygın olduğu kitlelerin bugün aynı işverenleri, yargıçların kendileri olduğu bir mahkemede yargılamak istemeleri dönüşümün radikalliğine işaret ediyor. Bu oldukça kritik bir dönüşüm. Zira kitlelerin olağan burjuva önerilere kulaklarını kapaması, radikal seçeneklere kapı aralaması, Beyaz Saray’ın üzerine bina edildiği bütün bir yalan imparatorluğunu sorgulamaları sistemin doğrudan doğruya merkezinde yaşanıyor. ABD’deki sistem krizi, İspanya veya Yunanistan krizlerinin ifade ettiği üzere kalbe giden damarların tıkanmasından farklı olarak, doğrudan kalbin atmayı bırakıp iflas etmesi olasılığını gösteriyor. Dönüşümün kritik niteliği de buradan kaynaklanıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yoğun bir kara propagandaya maruz bırakılmış isimsiz milyonların bir miladı temsil edecek düzeyde olan uyanışları, ABD kapitalizminin Vietnam yenilgisinden bu yana karşı karşıya olduğu en ciddi tehlike. Birleşik Devletler’in içerisinde yaşadığı yönetim buhranı, dış politika alanında yaşadığı ardı arkası kesilmeyen başarısızlıklarla ve dünya ekonomik krizi ile kol kola ilerleyen bir süreç.

2008 krizinden sekiz sene sonra, Wall Street’in işgal edilmesi hareketinin ve Sanders kampanyasının siyasal tecrübelerini de bilinçlerinde yorumlayan kitleler, iki partili aristokratik seçim paradigmasından kendi çıkarları adına somut bir sonuç çıkması beklentisini kaybetmiş durumdalar. Clinton ile Trump’ın münazaraları ABD kamuoyunu kötünün iyisine ikna etmeye çalışan kurumların medyatik yarışlarına dönüşmüş durumda. Geleceğe dönük siyasal programlarını geçmişin iflas eden kapitalist reçetelerinin makyajlanan versiyonları ile dolduran iki aday da, toplumsal inandırıcılıklarının son hadlerini tüketerek prestijlerinin eşi benzeri görülmemiş yaralar almasına seyirci kalıyorlar. Zira yapabilecekleri bir şey yok. Soğuk Savaş retoriğinin bir aşağılanma sıfatı olarak etiketlediği “sosyalist” tanımının, ABD işçileri ile gençliği arasında yaşadığı dönüşüm, hiç şüphesiz Beyaz Saray’ın yönetim kurulu toplantılarından gündem maddelerinden biri olarak kendisine yer buluyordur. Pew Research Center’ın erken bir tarih diyebileceğimiz 2011’de gerçekleştirmiş olduğu bir anket, 20 ile 30 yaş arasında sayılan sözde “Y kuşağının” yarısının, sosyalizmi mevcut sosyo-ekonomik düzene karşı kabul edilebilir bir alternatif olarak gördüğünü gösteriyor. Geçtiğimiz günlerde açıklanan bir başka araştırma ise ABD gençliği içerisinde Marx’ın önerilerini kabul edilebilir bulanların oranının, İncil’e inanan gençlerin oranını katladığını göstermişti. Bu veriler tek başlarına dahi varoşlardaki düşünsel kırılmanın derinliğine işaret edebilir nitelikte.

Zira DP adayı Clinton, bu kırılmanın bilincinde. Trump ile gerçekleştirdikleri ikinci münazara sırasında Clinton şöyle konuşmuştu:

Bütün oğlanlara ve kızlara; ve tabi yetişkinlere ulaşmaya çalışacağız. Onları ülkemiz adına çalışmaları için içeri çekeceğiz. Birlikte neler yapabileceğimize dair oldukça olumlu ve iyimser görüşlerim var. İşte bu sebeple kampanyamın sloganı ‘Birlikte Daha Güçlüyüz’. Çünkü düşünüyorum ki eğer birlikte çalışırsak, bazen bir Amerikalıyı bir diğerine düşüren bölünmeleri aşarsak ve büyük hedefler koyarsak – ki büyük hedefler derken ekonomiyi herkes için çalışır hale getirmeyi, sadece en tepedekiler için değil hepimiz için çalışmasını kastediyorum. Ben bütün Amerikalılar için çalışacağım. Ben bütün Amerikalılar için Başkan olacağım. Politik inançlarınız, nereden geldiğiniz, neye benzediğiniz, dininiz fark etmez. Ben bu ülkeyi iyileştirmek ve bir araya getirmek istiyorum.

Clinton kamuoyunu neye ikna etmeye çalışıyor? Neden “birlikte” olmaktan, Amerika’yı “iyileştirmekten” (o halde ABD’nin “hasta” olduğunu kabul ediyor) ve gençleri ülke adına çalışmak için “içeri çekmekten” bahsediyor? Amerikalıları birbirlerine “düşüren bölünmeleri” aşmanın zorunlu olmasından hangi saikle söz ediyor? Misal, yüksek ihtimalle Clinton için Dakota Boru Hattı’nı doğal ve sosyal kaynakları tüketmek pahasına hayata geçirmek isteyen ABD merkezli çokuluslu şirketler ile Dakota’da yaşamlarını sürdüren ve boru hattının inşa edilmesiyle göçebeliğe ve sefalete sürüklenecek olan Kızılderili emekçi kesimler arasındaki “bölünme” veya şu an Philadelphia’da greve çıkmış olan 4700 ulaşım işçisiyle, onların grevlerini yasaklamak isteyen tekelleşmiş lojistik firmaları arasındaki “bölünme” de “aşılmalı”… İncil’e kulaklarını tıkayan ve Marx’ın hayaletinin izinin peşine düşmüş olan gençliğin “ülkeleri adına çalışmaları” için “içeri” çekilmeleri aslında onların potansiyel radikal alternatif arayışlarını sistem “içi” mevzilere çekmenin, onları işgücü piyasasında kendilerini pazarlamaya ikna etmenin programı değil mi? “Bütün Amerikalılar” için çalışacağını söyleyen Clinton, asgari ücretin saat başına 15 dolarak yükseltilmesini isteyen fastfood işçileri ile onları saatlik 3,5 dolara çalıştırmak isteyen ve ücret taleplerini dile getiren öncüleri işten atmak isteyen McDonalds, Burger King gibi kapitalist şirketler arasındaki çıkar uyuşmazlığını nasıl çözecek? Clinton dilediği kadar sınıflar arası bir toplumsal barış, diyalog ve müzakere sürecinin propagandasını yapsın, ABD emekçi sınıfları ile maddi zenginliğin ezici bir çoğunluğunu elinde tutan %1’lik kesim arasındaki çatışmanın uzlaşmalar aracılığıyla sönümlendirebileceği aşama uzun bir süre önce geride kaldı. “Birlikte Daha Güçlüyüz” sloganıyla işçileri kapitalistlere omuz vermeye ikna etmeye çalışan Clinton, kendi işverenlerinin çıkarlarının peşine her takıldığında yaşam koşulları dramatik bir biçimde paramparça olan kent yoksullarının sınıfçı şüpheleri ve inatçılığı ile karşı karşıya gelecek. “Hasta adam” ABD’yi “iyileştirmenin” metotlarını, hastalığa yol açan faktörlerin hepsinin yeniden ve yeniden üretilmesinde arayan Clinton, hastanın ölüm döşeğindeki refakatçisi rolünün dışarısına asla çıkamayacak.

Clinton’ın sınıflar mücadelesinin diyaloglar ve müzakereler yoluyla “aşılıp”, olağan burjuva önerilerden umudunu kesmiş olanları “içeri çekmek” üzerine verdiği söylevin ardından mikrofonu eline alan Trump şöyle devam ediyor:

Aslında buna katılıyorum. Söylediği her şeye katılıyorum. (…) Bu yüzden ‘Amerika’yı Yeniden Muhteşem Yap’ kampanyama başladım. (…) Yasayı ve düzeni geri getireceğiz. Daha bugün iki polis vurularak öldürüldü. Ve bu her hafta oluyor. Kolluk kuvvetlerine saygıyı geri getirmeliyiz. (…) Ben daha önce yapılmamış şeyleri yapmak istiyorum.

Kabul etmek gerekir, Trump Clinton’a oranla daha açık sözlü, “dürüst” ve lafı dolandırmadan kastettiği sonucu dillendirmeye daha yatkın. ABD’yi “iyileştirmekten” bahseden Clinton’ın karşısında Trump, ABD’yi “yeniden muhteşem” yapmaktan bahsediyor. Bu politik ifadelerin ardındaki utangaç itiraf aslında açık: Evet bir şeyler çöktü ve evet, eğer ölmekte olanı biz Dr. Frankenstein misali diriltmez isek çökmekte olanın enkazı altında biz de kalacağız. Birleşik Devletler kapitalist sınıflarının değişik seviyelerdeki siyasal temsilcilerinin ABD’nin artık “muhteşem” olmadığını, onun “iyileştirilmesi” gerektiğini söylemeleri, ülkenin tarihinde basitçe rastlanabilecek bir  olgu veya sonuçları etkisiz kalacak olan bir dinamik değil. Trump tam da bu sebeple “daha önce yapılmamış olanı yapmayı” öneriyor. “Yasa ve düzeni” bir elinde kılıç, diğerinde ise İncil’le geri getireceğini deklare eden Trump’ın aslında bu seçim yarışında neleri ifade ettiğini anlamak mühim. Zira Trump Clinton’ın aksine Beyaz Saray’da veya ABD’nin bilumum devlet akademisinde eğitimden geçmiş, bankaların çıkarlarının savaşlar pahasına savunulması ve korunması gerektiği yönündeki ön eğitim sürecinde merkezileştirilmiş ve kadrolaşmış bir burjuva politikacı değil. Kendisi bir müteahhit. Yani bir kapitalist olarak bizzat kendisi, bizzat kendisini koruyup kollaması gereken sistemi savunmak adına kolları sıvamış durumda. Yalnız başına bu veri dahi (bir kapitalistin, kendisini zenginleştirmesi ve muhafaza etmesi gereken sistem adına bizzat savaşmaya gönüllü olması), “Amerikan rüyasının” yapısal krizine ışık tutuyor. Trump’ın ikinci münazara sırasında sigorta şirketleri arasındaki tekelleşmeden nasıl şikayet ettiğini ve rekabetin geri dönmesi gerektiğini savunduğunu izleyebilirsiniz.

Trump aynı zamanda kolluk kuvvetlerine “saygının” geri getirilmesinin bir zorunluluk olduğunu ifade ederek, kapitalist kârların gardiyanlarının yeni kuşağın gözünde tükenmiş prestijine de vurgu yapıyor. Clinton için de, Trump için de radikal eğilimlere sahip yeni kuşağın sindirilmesi ve kapitalizmin işlerliğine kazandırılması yaşamsal önemde. Proleterleşmiş koşullar eşliğinde hayata atılan bu kuşak, kendilerine anneleri ile babalarından miras kalan sosyal haklar ile sınıfsal kazanımların bütünüyle yok edilmesine tanıklık etti. Okullarında ders kitaplarından okudukları ile kendilerinin tecrübe ettikleri ABD arasındaki açı genişledikçe, onlar radikalleşti. Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nin (CDC) geçtiğimiz günlerde açıkladığı bir veri, ABD gençliğinin toplumsal travmasının ulaştığı boyutları ifşa etmesi bağlamında “şok edici” (medya, verileri bu sıfatla tanımladı) bir gerçeği gündeme getirdi: Birleşik Devletler’de 10 ila 14 yaşları arasında intihar edip ölen çocukların sayısı, 10 ila 14 yaşları arasında araba kazalarından dolayı ölen çocuk sayısından daha fazla. Bilinçli hayata henüz yeni yeni adım atmaya başlamış olan bu çocukların bilinçsizliğe gömülmeyi tercih etmelerine ne gibi bir karanlık yol açmış olabilir? Amerikan kapitalizminin gölgesi.

Gölgesi varoşlara ve fabrikalara düşen bu kapitalizmin argümanları da tükenmeye yüz tutmuş durumda. 3 Kasım günü New York Times/CBS yeni bir anket yayınladı. Anketin göstergeleri, yoksullaşmış kitlelerin iki partili aristokratik seçim paradigması karşısında sahip oldukları patlamalı psikolojiyi oldukça iyi betimliyordu. Ankete göre ABD kamuoyunun %13’üne karşılık %82’si, Clinton ile Trump kampanyalarının kendilerini uzaklaştırdığını, bu kampanyalara dönük kuvvetli bir tepkileri olduğunu söylüyordu. Times gazetesi durumu şöyle özetliyor: “Her on kişi arasından sekizden fazla kişi kampanyanın kendilerini heyecanlandırmak yerine iğrendirdiğini, artan toksikliğin nihai zaferi tehdit ettiğini söylüyor. Seçmenlerin çoğunluğu tarafından Demokrat aday Clinton ve Cumhuriyetçi aday Trump beğenilmiyor ve onlara dürüst gelmiyorlar.” Geçtiğimiz yüzyılın ABD seçim süreçleri kapitalizmi, genellikle onun tersinin – sosyalizmin – yanlış olduğunu kanıtlamaya çalışarak aklamaya çalışırdı. Tersinin yanlış olduğunu söyleyerek bir fikrin doğruluğunu ispat etmeye çalışmak elbette, mantık biliminin ihlalidir. Yine de bu seçim sürecinde Sanders kampanyası ile birlikte kitlelerin dile getirdikleri taleplerin “kendiliğinden sosyalist” karakterleri, anti-komünist demagoglar tarafından yine sorgulandıysa da toplum nezdinde geniş bir meşruluğa sahip oldu. Merkezci ve sağcı medya organları bu sosyo-politik istekleri kriminalize edemedi aksine münazaralardan da görülebileceği üzere Trump, Sanders’ın birçok argümanını kendi kampanyası için çarpıtarak ve aşırı sağ ideolojinin sosuna batırarak kullandı ve kullanmayı da sürdürüyor. Kitlelerin yakıcı ihtiyaçlarını ifade eden kendi talepleri ile münazaralarda iki adayın da devlet literatürünün dışarısına adım atmayan liberal önermeleri arasındaki açı, 2016 seçimlerine gösterilecek katılımı belirleyecek olan en önemli dinamik.

Clinton’ın programı askeri yapı, istihbarat servisleri ve Wall Street zenginleri ile kurulmuş bulunan ittifakın bir ürünü olarak statükonun savunuculuğunu üstlenmiş durumda. Trump’ın programı ise toplumsal krizlerin öfkeli dışavurumlarını ırkçı ve faşizan bir kanala aktarılıp sermayenin nüfuz alanlarının genişletilmesini savunuyor. İngiliz Guardian gazetesinin yayınlamış olduğu bir rapor, seçmenlerin sahip olduğu bu iki seçenek karşısında kendilerinin hayatta kalma şartlarının trajik dönüşümü arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı sergiler nitelikte. Rapora göre, ABD’nin eskiden kömür  madeni merkezi olan Batı Virginia’nın McDowell bölgesinde ortalama hayat süresi, Etiyopya’nın ortalama yaşam süresine düşmüş durumda. Seçmen kitlesinin ezici çoğunluğunu beyazların oluşturduğu bu bölge 2008 senesinde Obama’ya oy vermişti. 2016’da ise Cumhuriyetçi Parti’nin kendi adaylarını belirlediği önseçim sırasında Trump bu bölgeden %91,5 oranında bir oy aldı. Bu tablo, radikal olabilecek çözüm arayışlarının politik bir alternatif tarafından doldurulmadığında umutsuzluğun ve içerlemenin ne denli yaygınlık kazanabileceğini gösteriyor.

Gelinen noktada, işçi sınıfı ile kent yoksullarının parlamenter bir seçeneğin anti-kapitalist önlemler alabileceği yönündeki yanlış inancı aşınmış ve yaralanmış olsa da, Birleşik Devletler egemen bloklarının genişçe bir kesiminin Clinton’ı desteklemek konusunda burjuva bir mutabakata vardığı görülebilir. Financial Times, olası bir Trump zaferinin piyasalara yapacağı etkinin korkutucu olacağını yazdı. Ancak seçimin kazananı kim olursa olsun, “zaferin”  kaderini belirleyecek olan çelişkileri aşma yeteneğine sahip olamayacak. Clinton’ın ABD kapitalizminin yapısal krizine dönük önerileri, krizin aşılmasını değil ancak en iyimser tahminle ertelenmesini öngörüyor. Bununla birlikte Clinton üzerinde sağlanan burjuva mutabakata rağmen, son mitinginin kitlesel bir eyleme dönüştüğü Trump’ın olası bir zafer kazanmasının, hala geçerliliği olan gerçekçi bir ihtimal olduğunu akıllardan çıkarmamak gerekir. Trump’ın veya Clinton’ın zaferinin piyasalarda yaratacağı potansiyel etkilerin en iyi çözümlemelerini bize sorarsanız, uluslararası bir bankalar zinciri olan Citi grubunun küresel politika analisti yaptı. Kendisine yöneltilen “Pekiyi Clinton seçilirse, piyasalar rahatlayacak mı?” sorusuna cevabı şu yönde oldu:

O kadar da hızlı değil. Birleşik Devletler başkanlık seçim sonuçlarından ne çıkarsa çıksın yatırımcılar kendilerini gelişmiş ekonominin ve politik risklerin yeni biçimlerine hazırlamalıdırlar. İlk olarak, Bayan Clinton’ın kendi Cumhuriyetçi rakibi Donald Trump’a karşı elde ettiği zaferin yarattığı her piyasa rahatlaması, borç tavanı üzerine reform arayışının tıkanacağı ve gerilim politikasının tırmanacağı kesinlikle bölünmüş bir Kongre’nin gerçekliğiyle takip edilecek. (…) Protesto dalgaları, darbeler ve ana akım olmayan partilerin yükselişi küresel bir fenomen halini almış durumda.

Uluslararası bir bankalar zincirinin siyasi danışmanının “politik risklerden” ve “ana akım olmayan partilerin yükselişinden” söz ediyor olması, “yatırımcıların” aleyhine sonuçlanabilecek bir takım süreçlerin güncel bir olasılık olarak gündelik hayata sinmiş olduğunu gösteriyor. Uyumakta olanın uyanabileceği endişesiyle yoğrulan egemen bloklar, yeni bir Reagan’ın yokluğunun da güçlendirdiği önderlik krizleri karşısında çaresizler. ABD tarihinde, daha seçimler gerçekleşmeden önce kamuoyu karşısında inandırıcılıkları ile güvenilirliklerini önemli derecede tüketmiş olan iki adaya rastlamak kolay değil. Bugün yaşananlar bu bağlamda, kapitalizmin kırmızı çizgisi sayılabilecek bir eşiğin aşıldığına işaret ediyor.

image_pdfimage_print