1.) Seçim sonuçları kapitalizmin krizinin derinliğine ve burjuvazinin önderlik krizine işaret etmektedir.

ABD’de yayınlanmakta olan 70 adet günlük gazetenin 69’u ile finans kapitalin tekelleşmiş gruplarının desteğini arkasına alan Clinton’ın seçimlerden yenilgi ile çıkması, seçmenlerin kurulu düzen içi önerilerle olan tecrübelerini tüketmiş olduklarının bir göstergesi olarak okunabilir. 2008 senesinde patlak vermiş olan ekonomik kriz, Wall Street sakinlerinin 2016 seçimlerinde finanse ettiği adayın hezimete uğraması ile birlikte siyasal bir önderlik krizine sıçramış durumda. Trump, iktisadi buhranın derinliği karşısında olağan burjuva önlemlerin kitleler nezdinde ne ölçüde iflas ettiğinin anlaşılabileceği bir kapitalist ileri keşif koluydu. Ne var ki kapitalist sınıf, kendisinin bu ileri keşif kolunun iktidara taşınabileceğine ihtimal vermiyordu. Bu bağlamda ana akım medyanın seçim sonuçlarına dair gösterdiği şaşkınlık, çokuluslu firmaların kendilerinin yol açtıkları krizin karşısında kitlelerin radikal gerici önerileri onaylamalarının piyasalarda yarattığı şaşkınlığın bir tezahürüydü. 

Bununla beraber Trump’ın seçimlerin kazananı olması varoşlarda yaşayan beyaz işçi sınıfının ırkçı önyargılarıyla veya cinsiyetçi refleksleriyle açıklanamaz. Demokrat Parti ile birlikte büyük gazetelerin hepsi Clinton’ın bir kadın olması sebebiyle seçilmediğini ve Trump’ın iktidara gelişinin beyaz bir darbe olduğunu iddia ettiler. Ancak bu doğru değil. Clinton siyasi statükonun dolar milyarderi bir temsilcisi olduğu için, “ırkçı” olduğu söylenmesine rağmen siyahi Obama’yı iki kere başka seçen kitlelerden onay alamadı. Tıpkı Brexit’te ayrılık yönünde oy kullanan yığınlar gibi ABD’li kitleler de, “barbar” duygularının ırkçı dışavurumlarını ifade etmek için değil, değişimi gündeme getirmek için bu yönde oy kullandılar.

2.) Trump’ın sözde zaferi ABD toplumunun çelişkilerinin bir sonucudur ve bu sözde zafer çelişkileri uzlaştıramayacaktır.

Trump’ı iktidara getiren seçmen kitlesinin yaş ortalamasını 45-64 yaş arasındaki farklı kesimler oluşturuyor. “Cumhuriyetçi” (aslında Cumhuriyetçi Parti’ye rağmen ve onun için cumhuriyetçi) milyardere oy veren bu yaş aralığındaki kesimler sömürü ilişkileri ile belirlenen işgücü piyasasına 1970-1989 yılları arasında dahil oldular. Böylece bu kesim, küresel neoliberal saldırganlığın Reagan önderliğindeki ilk dalgasının bütün sonuçlarını; toplu işten çıkarmaları, yoksullaşmayı, parçalanan hayatta kalma şartlarını ve kötüleşen çalışma koşullarını doğrudan doğruya yaşadı. Bu kesimin gelirleri enflasyon giderlerini de çıkarınca 1975’ten bu yana %20 oranında düştü. Trump’ın sözde ve çarpık zaferi, bu çelişkiler üzerinden, kendisinin ekonominin durumunun kötü olduğunu kabul etmesiyle temellendi. Ancak Trump’ın siyasal programı ile bu çelişkilerin çözümüne işaret eden anti-kapitalist önlemler arasındaki açı, bir çıkmazın varlığına işaret ediyor. Trump için bu çıkmazı sindirmenin tek nesnel olası yolu içeride artan şiddet politikaları, dışarıda ise savaştır. Bu yöneliş ise çelişkileri uzlaştırmak bir yana, keskinleştirecektir. 

3.) ABD işçi hareketi ya organize olur ya da yok olur.

ABD işçi hareketi, emperyalist siyasal ve iktisadi iktidarın merkezileştiği bir ülkenin işçi hareketi olarak dünya devrimci süreçlerinin nesnel olarak odak noktasında olmayı sürdürüyor. Bu işçi hareketi Güney Avrupa veya Arap ülkelerindeki proleter seferberliklerden farklı olarak sermaye birikim sürecinin kalbe giden damarlarında değil, doğrudan kalbinde yer alıyor. Wall Street’i İşgal Et hareketi (ki bu hareketin ertesinde ABD hükümeti bir gün içerisinde 7000 devrimciyi tutukladı), Sanders kampanyasının sosyalist söylemlerini gündeme taşıyan kitlesel mitingler, 40 000 çağrı merkezi çalışanı ile iletişim işçisinin sürdürdüğü mücadeleci grevler silsilesi, fast food emekçilerinin saatlik asgari ücretin 15 dolara çıkması için başlattıkları ulusal kampanya, siyahi kent yoksullarının militanlaşan ayaklanmaları, iş sözleşmesinden zaferle kalkan otomotiv işçilerinin kararlılığı, Dakota Boru Hattı’na karşı süren kitlesel direniş ve son olarak da 5000 ulaşım işçisinin işleyişi durdurma kararı Birleşik Devletler’de neoliberal Reagan iktidarının kazandığı politik mevzilerin aşınmaya yüz tuttuğuna işaret ediyor. Trump ise – kampanyasının sloganında da dile getirdiği üzere – “Amerika’yı yeniden muhteşem yapmak” için sınıflar arası bir barışa ve toplumsal “diyaloğa” ihtiyaç duyuyor. Zira ABD’yi eski ihtişamlı günlerine döndürebilmesinin tek yolu, işçi sınıfı üzerinde yoğun bir sömürü kurmayı ve artı-değerin bütününe yaklaşan bir kısmına el koymayı gerektiriyor. Ancak Trump’ın bunu yapabilmesinin tek şartı, etkileri artan derecelerde hissedilmeye başlanan işçi hareketini yok etmek. Bu bağlamda ABD işçi hareketi ya örgütlenmek ya da yok olmak seçenekleriyle karşı karşıya kalıyor.

4.) Amerikan İç Savaşı bitmemiştir ve devrimci sonuçlarına ulaştırılmalıdır.

1861 senesinde Kuzey ile Güney eyaletleri arasında bir savaş şeklinde patlak veren ve ardından 1865’te köleliğin ilga edilmesiyle bir anlamda “ötelenen” Amerikan İç Savaşı (yani sınıf mücadelelerinin silahlarla devam ettirilen biçimi) henüz sonuçlanmamıştır. Köleliğe dayanan tarım ekonomisinin, ücretli köleliğe dayanan sanayi ve finans ekonomisine geçişi ile birlikte ABD toplumunda vuku bulan kronik toplumsal krizler, iç savaş sırasında öne çıkan burjuva önderliklerin liberal programları altında derinleşip genelleşmiştir. Bu liberal programlar, İç Savaş’ta mantıksal sonuçlarına vardırılıp kesintisiz bir devrimci süreç eşliğinde çözüme ulaştırılmamış olan yakıcı ihtiyaçların karşısında tarihte birçok kereler olduğu gibi, bugün de iflasını açıklamıştır. Trump’ın programı, ekonomik ve siyasal kriz derinleştikçe ve işçi sınıfının devrimci önderlik boşluğu çözüme kavuşturulmadıkça, Konfederasyon başkanı Jefferson Davis’in politik ve askeri yönelimleri ile artan oranlarda benzerlik taşıyacaktır. İç Savaş’tan miras kalmış olan demokratik görevleri ve sorumlulukları yerine getirme yeteneğinden yoksun olan Beyaz Saray’ın kendi devrimine olan ihaneti derinleştikçe, Trump’ın programı güç kazanacaktır. Bu bağlamda, Trump’ın iktidara gelişinin de gösterdiği üzere, ABD proletaryasının ulusal politik rolü, hayati toplumsal görevler karşısında süreklilik taşıyan devrimci bir stratejinin varlığına anlam kazandırmaktadır.