Fidel Castro, Albay Batista’nın kapitalizmini nasıl restore etti?

Fidel’i sınıfının üstünde tutan olağanüstü parlaklığı kişilik özellikleri ile vurgulanmış olsa bile, ben onu her zaman sol burjuvazinin orijinal bir lideri olarak görmüşümdür…

Che’den René Ramos Latour’a mektup, 14 Aralık 1957.

Hiçbir imtiyaz sahibi toplumsal grup ayrıcalıklarını kaybetmeyi ve daha alt bir sosyal kesim haline gelmeyi kabul etmez. Aksine ayrıcalıklara sahip her toplumsal kesim onları artırma eğilimindedir.

Nahuel Moreno, Geçiş Programının Güncellenmesi.


Fidel Castro’nun ölümü sol içi birçok tartışmayı da gündeme taşıdı. Bu tartışmalar bir noktaya kadar kamuoyuna oldukça verimli ve zengin bir içerik sunabilmeyi başarabilmiş olsa da, hiç şüphe yok ki hayati önemdeki bir takım noktalar yanıtsız bırakıldı. Daha doğru bir şekilde ifade etmek gerekirse yanıtsız bırakılan noktalar, sol içerisinde “kutsal” mertebesinde sayılan “tartışmasız” (tartışmaya dahi açılmayan!) konulara ilişkindi. Ne var ki Castro’nun ardından yazılan hemen hemen tüm metinler, politik bir tartışmanın konusu olamamış bu alanlara ilişkin var olan yanılgıları yeniden ve yeniden üretmekle yetindi. Trajik olan ise Troçkist akımın farklı bileşenlerinden bir kısmının da yanılgıları yeniden üreten bu dalganın teorik-politik birer parçası refleksiyle hareket etmiş olmalarıydı. Fidel’in ölümünün ardından Küba devletinin sınıf karakteri, Küba’da gerçekleşmesi gereken devrimin sosyal devrim mi politik devrim mi olduğu ve kapitalist restorasyon derken neyin anlatılmak istendiği hala belirli bir muğlaklığa sahip olan soru işaretleri. Bu soruların cevapları, Castro’nun ardından savunulacak bir Küba’nın mı yoksa yeniden kazanılması gereken bir Küba’nın mı kaldığı noktasında belirleyici olacak.

Geçtiğimiz senelerde Fidel’in, hala Küba Komünist Partisi’nin (KKP) başını çekerken, geçirdiği ameliyatın ardından koltuğunu terk etmesi, Küba’da “sosyalizmin” kaderi tartışmalarını gündeme sokmuştu. O sıralarda henüz vefat etmemiş olan Venezuela devlet başkanı Hugo Chavez her ne kadar Castro’yu ziyaret ettiği hasteneden çıktıktan sonra onun koltuğunu bırakmayacağını deklare etmiş olsa da, Brezilya’da İşçi Partisi (PT) yetkilileri Castro’nun iktidarı kardeşine devredişinin kesinlik kazandığını söylüyorlardı bile. Neredeyse 50 senedir ülkesini yöneten bir devrimin önderinin koltuktan inişi elbette birçok spekülasyonu da beraberinde getirdi. KKP’nin başına Fidel’in kardeşi Raul geçerken birçokları Küba’nın kaderinin Doğu Avrupa ülkelerine benzeyeceğini iddia etti. Fidel’den miras alınmış olan “sosyalizm” Raul tarafından dinamitlenecek ve yok edilecekti. Fidel ile Raul güya ilerde Habil ile Kabil gibi anılacaktı. Bugün de iskeleti itibariyle dile getirilen bu ve buna benzer iddiaların aslında hiçbirisi doğru değil. Raul Castro, Fidel Castro’ya ihanet etmiyor, Fidel’in ihanetini mantıksal sonuçlarına dek vardırmaya çalışıyor.

Küba’daki eski bürokratik işçi devletinin nasıl yok edildiğini ve kapitalist üretim ilişkilerinin nasıl yeniden tesis edildiğini anlatmaya başlamadan önce, sol içerisinde özellikle Fidel’in ölümünün ardından yaygınlık kazanan iki önyargıya cevap vermek gerekiyor. Bunlardan ilki, yukarıda da değindiğimiz üzere restorasyonun Fidel döneminde değil Raul iktidarında başlamış olduğudur. Bu yanlıştır ve aşağıda detaylıca gösterilecektir. İkincisi nokta, aslında bir yanlış anlamayı engelleme kaygısını taşımaktadır. 1959 devriminin doğurduğu rejim, devlet kapitalizmi olarak tarif edilmesi olanaksız bir niteliğe sahipti. Bu nedenle kapitalizmin restore edilmiş olmasının anlamı aslında bir bağlamda 1959 devriminin yarattığı devletin sınıf karakterinin anti-tezi olma özelliği taşımasıdır. Bu iki dipnotu, aşağıda daha detaylı bir biçimde ve bütün yönleriyle incelemeye çalışalım.

1.) Kapitalist restorasyonun önderi Fidel Castro’dur.

1959 devrimi, Küba işçi sınıfının emperyalizmden kopuş yönündeki iradesinin bir sonucu olarak birçok toplumsal ve ekonomik kazanımı beraberinde getirdi. Okuma yazma bilmeyenlerin oranı %24’ten %4’e indi. İşsizlik %20’den %4’e düştü. Çocuk ölüm oranları binde 60’dan 11.1’e düştü. Devrimden sonra Küba’da 1076 kişiye 303 doktor düşüyordu. Ancak 1959 devriminin yarattığı Küba’dan artık söz etmek olanaksız. Bu kazanımların elde edilmesine olanak sağlayan ve bunu kapitalizmi ilga ederek gerçekleştiren 1959 devrimi, adadan kovulmuş vaziyette. Onu kovan başlıca politik figür ise Fidel Castro’nun kendisinden başkası değildi!

Küba bir işçi devleti (ya da o çok sevilen tabirle “sosyalist bir ada”) olma özelliğini uzun seneler önce, Fidel Castro hala iktidardayken, yani koltuğunu kardeşi Raul Castro’ya teslim etmeden çok önce kaybetti. Küba’da kapitalist restorasyonun izlediği yol hem SSCB’de hem de Çin’de yaşanandan farklı bir yol izledi. Ancak Küba hem SSCB hem de Çin örneğinde görüldüğü üzere, dış ticaret tekelinin kaldırılması ve özel mülkiyetin yeni biçimlerine yasal alan tanınması bağlamında 20. yüzyılın sonlarında tanık olduğumuz kapitalist restorasyoncu çizgiyi izledi. Kimileri restorasyonu Fidel’in koltuğu kardeşine bırakmasıyla başlatıyor ve günah keçisi olarak Raul’ü işaret ediyor. Halbuki Raul sadece ağabeyinin yarım bıraktığı işi tamamlamakla meşgul. Fidel Castro, Küba’daki işçi devletinin içeriden ilga edilmesi yönünde atılan sosyo-ekonomik adımların ilk örgütleyecisidir. Castro-Chavizmin değer yargılarının karşısında olumlu bir profil çizebilmek adına Fidel’in kapitalist restorasyondan muaf ve ondan habersiz bir devrimci önder olarak lanse edilmeye çalışılması, gerçeklerle çelişmektedir.

Elbette Küba’nın restorasyoncu bir tehditle baş başa olduğu söylendiğinde, bunu inkar eden çıkmıyor. Mesele Küba’nın kapitalist restorasyonu savurduğu ve ona karşı direndiği iddia edilince baş gösteriyor. Birçok siyaset Küba’da kapitalist restorasyonun başarıya ulaşamadığının kanıtını Fidel’in Amerikan karşıtı yazılarında, emperyalizmin adaya uyguladığı barbar ekonomik ambargoda ve kapitalizmin Küba’ya dönük düşmanlık içeren öfkesinde arıyor. Bu çaba oldukça samimi ve devrimci bir öze sahip olsa da, kendisi yine de önemli bir gerçeğin üzerinden atlamanın tatsız bir sonucu: Küba’da kapitalizm restore edilmiştir! Eski ABD başkanı Bush’un “Küba’daki dönüşümden” sorumlu yetkilisi Caleb McCarry’nin eğer Küba halkının çoğunluğu Komünist Parti’ye oy verirse Birleşik Devletler’in buna saygı duyacağını ilan etmesi, Domuzlar Körfezi çıkartmasından ve Castro’ya dönük düzenlenen sayısız CIA suikastinden bu yana Küba ekonomisinin ne yönde değişime uğradığının bir işareti olarak okunabilir.(1)

2.) Küba devriminin doğurduğu rejim bürokratikti ama bir işçi devletiydi.

Bu bağlamda öncelikle uluslararası akımımızın Küba’yı 1959’dan sonra hiçbir zaman “devlet kapitalizmi” şeklinde tanımlamadığını belirtmekte fayda var. 1959 devrimi Küba burjuvazisinin işçiler üzerinde kurduğu sömürü ilişkilerini sonlandırdı ve kapitalizmin kaotik ekonomik yapısından bir kopuş gerçekleştirilerek planlı ekonomiye, sosyalizmin ön koşullarından en önemlisine geçilmesini sağladı. Bu gerçeklerden yola çıkarak akımımız 1959 devriminin yarattığı yeni rejimi “bürokratikleşmiş işçi devleti” olarak tanımladı. Bununla ifade etmeye çalıştığımız gerçek, Küba’da kapitalizmin restore edildiğini söylediğimizde, bunu 1959 devriminin kazanımlarının yok edildiği anlamıyla da kullanıyor oluşumuzdur. Ancak bugün, Küba artık bürokratikleşmiş bir işçi devleti dahi değildir. Emperyalizmin hedefi Küba’da kapitalizmi restore etmek değildir zira Küba kapitalizmi Komünist Parti bürokrasisi eliyle zaten restore edilmiştir! Emperyalizmin hedefi, Küba’da kapitalist mülkiyet ilişkilerini hedef alan yeni bir sosyal devrimin doğumuna fırsat tanımamaktır! Fidel Castro’nun iktidardan inişi ve ardından fiziksel varlığının sonlanışı, Küba’da restorasyonun başlamasını değil ancak ne yönde ve nasıl devam edeceğini tayin etmiştir. 

Küba kapitalizminin ne zaman, nasıl ve ne gibi metotlarla restore edilmiş olduğunu Castrocu bürokratik önderliğin vermiş olduğu ve vereceği biçimsel olarak devrimci söylevler yoluyla idrak edemeyiz. Küba ekonomisinin kapitalist bir karakter taşıyıp taşımadığı sorunu Fidel Castro’nun vermiş olduğu uzun nutuklarla belirlenmiyor. Bir ekonominin anti-kapitalist bir niteliğe sahip olduğunu söyleyebilmek için (birçok uluslararası sol akımın üzerinde mutabakata varabileceğini düşündüğüm) üç temel kriterin gözlemlenmesi şarttır: Üretim araçlarının üzerindeki özel mülkiyete son veren devlet mülkiyeti, üretim ile dağıtımın piyasanın kaos anlamına gelen “görünmez eli” aracılığıyla değil planlı bir ekonomi tarafından organize edilmesi ve dış ticaret üzerinde devletin kurmuş olduğu tavizsiz tekel. Küba, 1959 devriminin ardından bu üç şartı da yerine getiren bürokratik bir işçi devletinden, bugün bu üç şartın en ufak bir esamesinin dahi okunamadığı ve devrimin toplumsal mevzilerinin birer birer kaybedildiği bir kapitalist ekonomiye dönüşmüştür. Küba’da üretim araçları devlet mülkiyetinde değildir. Bu ada planlı bir ekonomik yapıdan muaftır ve devlet, dış ticaret üzerinde herhangi bir tekel kurma girişiminde bulunmamaktadır.

Küba’da kapitalizm Fidel tarafından nasıl restore edildi?

Bilimsel bir yöntem olarak Marksizm kendi tarihinin başlarından bu yana devlet konseptini kendi iç tartışma gündemlerinin en üst sıralarında tuttu. Marx ile Engels’in Hegel’in hukuk ve devlet teorilerini eleştirerek başlattıkları literatür Paris Komünü ve Ekim devrimi deneyimleri ile birlikte zenginlik kazandı. İkinci emperyalist paylaşım savaşının ertesinde Doğu Avrupa’da ve ardından da Vietnam ve Küba gibi ülkelerde ulusal sermayenin gerilla savaşları (Küba ve Vietnam) veya Kızıl Ordu (Doğu Avrupa) aracılığıyla mülksüzleştirilmesi, Dördüncü Enternasyonal içerisinde ortaya çıkan yeni devletlerin sınıf karakteri üzerine bir tartışmayı başlattı. Enternasyonal’in bu örnekleri “doğuştan bürokratik işçi devletleri” olarak tanımlaması isabetli ve haklı gerekçelere dayanıyordu. Kabaca özetlememiz gerekirse bu yeni geçiş rejimlerinin deforme de olsa birer işçi devleti olarak tanımlanmaları, son derece kritik birkaç olguya dayanıyordu. İlk olarak ulusal burjuvazi mülksüzleştirilmişti; yani üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son verilmişti. İkincisi kapitalist ekonominin serbest piyasanın yasalarından ileri gelen kaotik yapısına son veren planlı ekonomiye geçilmişti. Üçüncüsü emperyalist dünya pazarının sömürücü etkilerinden kısmen de olsa korunmayı ve ülke içerisinde enflasyonu ve ücretlerin erimesini engellemeyi amaçlayan dış ticaret üzerindeki devlet tekeli kurulmuştu. Moreno işçilerin devlet aygıtından ve yönetim işlevlerinden dışlanmış olmasına rağmen bir geçiş dönemi ekonomisi kurmuş olan bu rejimleri “proletaryanın bürokratik diktatörlüğü” olarak tanımlıyordu. Troçkizmin programı ise, tıpkı Ekim’de olduğu gibi, yine Moreno’nun deyişiyle “proletaryanın devrimci diktatörlüğünü” inşa edebilmekti.

Devrimci Marksizm, Yugoslavya’da kurulan yeni rejimin karakterini Tito’nun konuşmalarından yola çıkarak tahlil etmedi. Arnavutluk’un eski bürokratik işçi devletinin niteliği Enver Hoca’nın Stalin’i çağıran statükocu metinlerinden çıkartılmadı. Devrimci Marksizm kendi metodolojisinin gereklerine uygun olarak altyapıyı, yani ekonominin toplumsal örgütlenme tarzını esas aldı. Biz bu yöntemin, her ne kadar birçokları “modası” geçmiş olduğunu söylese de, bugün hala (hatta daha önce hiç olmadığı kadar!) geçerliliğini koruduğunu düşünüyoruz. Zira bu metodolojiyi yaratan, ona ihtiyaç duyulmasını zorunlu kalan şartların hiçbirisi ortadan kalkmış değil. O halde Küba’yı ve onun rejimini incelerken de, Fidel Castro’nun beyanlarından ziyade Küba ekonomisinin son 30 senedir ne gibi dönüşümlere maruz kaldığını mercek altına yatırmak, bilimsel olan tercih ve yöntem olacaktır. Ekonominin yanı sıra, 1959 devriminin yarattığı ve seferberlikler üzerinde yükselen organlara ve kurumlara neler olduğu da bir başka önemli göstergedir. Perestroyka (Rusça “Yeniden Yapılanma”) sırasında, Gorbaçov’un “Hedefimiz sosyalizmi güçlendirmektir ve onu başka bir ekonomi sistemiyle değiştirmemektir. Benim fikrime göre, Batı’nın bize ekonomik terimlerle önerdiği şey, kabul edilemezdir.” söylevi SSCB’de o sırada yaşanmakta olan kapitalist restorasyonu ne denli yansıtıyorsa, Fidel’in eski yazıları ile konuşmalarıyla beraber Raul’un söylevleri de, Küba “sosyalizmi” üzerine o denli samimi ve dürüst ifadeler içeriyordur.(2)

Küba’da liberalleşme rüzgarları ilk olarak 1970’lerin sonlarında, Çin Komünist Partisi’nin 1978 kararlarıyla paralel bir şekilde esmeye başladı. 1990 senesi, kapitalist restorasyonun ilerlemesi açısından Küba’nın niteliksel bir sıçrama gerçekleştirdiği yıl oldu. 1986’da Küba devleti dış ticaret üzerinde kurmuş olduğu tekeli kaldırdığını ve planlı ekonomiden vazgeçildiğini duyurdu. Serbest piyasa yanlısı bu kararların kurumsal sonucu Merkezi Planlama Kurulu’nun, yani Küba ekonomisinin sosyalist öğelerini bina edip korumakla görevli bu komitenin dağıtılması oldu. Ancak Fidel Castro, Batista döneminin sosyo-ekonomik ilişkilerini yeniden tesis etme uğraşında bununla da sınırlı kalmadı. 1995 senesinin Eylül ayında toplanan Ulusal Meclis, son derece karşı-devrimci bir yasayı parlamentodan geçirdi. Yabancı Yatırım Kanunu ismiyle anılan yasa, Küba’da üretim araçları üzerinde kurulu bulunan devlet mülkiyetine kesin bir şekilde son verdi. Devlet mülkiyetinde bulunan işletmeler, tarlalar ve fabrikalar özelleştirilmeye başlandı. Fidel toplumsal mülkiyeti kendi ulusal sermayedarlarından ziyade dünya pazarına açmıştı ve bu işletmelerin özelleştirilmelerinde başı çeken özne de Avrupa emperyalizmi oldu. Böylece Küba ekonomisinin omurgasını oluşturan hayati önemdeki bütün üretici sektörler, yabancı sermaye egemenliğine terk edildi. Bugün Küba devleti ile yabancı sermayenin inşa etmiş oldukları ortaklık petrol arama, demir cevheri çıkarımı, madeni yağ imalatı, telefon hizmetleri, sabun imalatı, parfümeri ve rom ihracatı gibi alanlarda %100’e varan bir egemenlik kurmuş durumda. Emperyalist finans kapital ve KKP’nin kurmuş oldukları liberal ortaklık tarımsal sanayi ve turunçgillerin %70’ini, nikel, çimento ve turizm sektörünün %50’sini kontrol ediyor.(3)

Özelleştirme dalgasına terk edilen işletmelerde Küba devletinin %51 oranındaki mülkiyet hakkını hala koruduğu ve bu sebeple de liberalleşme dalgasının ekonominin karakterini değiştirmemiş olduğu iddia edilebilir. Halbuki birçok kapitalist ülke, ulusal işletmeleri içerisinde %51’lik bir payı kendine bırakma yönünde bir politikaya sahiptir. Bu bir kenara, bir ulusal ekonominin kapitalist mi yoksa bir geçiş dönemi ekonomisi mi olduğu sorunsalı, devletin kaç işletmeye sahip olduğu veya bu işletmelerde yüzde kaçlık bir orana sahip olduğundan ziyade, bütün bu işletmelerin ve ithal edilen yabancı sermayenin merkezi bir planlamaya tabi tutulup tutulmadığıyla ilgilidir. Küba’da merkezi bir denetim aracı yoktur zira Merkezi Planlama Kurulu Fidel Castro’nun altına imza attığı bir yasa değişikliği ile kapatılmıştır. Küba’da işletmeler ve o işletmeler içerisindeki devlet mülkiyeti oranı serbest piyasanın kaotik ve anarşik yapısına terk edilmiştir. Örneğin, 1990’da yabancı sermaye ile yapılmış bulunan 100 milyon dolar değerinde olan 7 ekonomik işbirliği anlaşması vardı.  Bu anlaşmaların hepsi de turizmle sınırlıydı. 1995’e gelindiğinde, planlı ekonominin ilga edilmesiyle birlikte yabancı sermaye ile yapılan işbirliği anlaşmalarının sayısı (sadece 5 sene içerisinde!) 212’ye çıktı. Ekonominin 34 sektörünü kapsayan bu anlaşmaların toplam değeri 2,1 milyar dolardı.(4)

Rusya, Polonya, Macaristan, Çin ve diğerleri: Küba devletinin sınıf karakteri, bütün bu ülkelerde yaşanan restorasyonun izinden giderek karakter değişikliğini tamamladı. Birçok analist kapitalizm yanlısı değişimlerin Ulusal Meclis’te yeni yeni görüşülmeye başlandığı yanılgısında. Halbuki Küba Komünist Partisi pro-kapitalist dönüşümleri neo-liberal çağın açılışıyla beraber başlattı. 1977’den beri Küba kapitalizme çeşitli imtiyazlar verdi. 1977-1983 yılları arasında tarımda kapitalist üretim ilişkilerini hakim kılmak için bir araç olarak kullanılan çiftçi kooperatifleri sayısı 44’den 1472’ye çıktı ve onlar tarafından işlenen alan da 6000’den 938 000 hektara çıktı.(5) Fakat hiç kuşku yok ki, en cüretkar restorasyon hamlesi tarımda serbest piyasaya tanınan imtiyazlarla birlikte başladı. 1980’lere girilirken KKP, orta ve büyük köylülere ürünlerini serbest pazarlar içerisinde dolaşıma sokma izni tanıdı. Kapitalist tarım kooperatifleri Küba devletine vermek durumunda oldukları zorunlu hammaddeyi ellerinden çıkardıktan sonra, yasanın kendilerine tanıdığı hak gereğiyle ellerinde kalan ürün fazlasını (artı değeri!), fiyatların arz ve talep eğrilerinin anarşik karakteriyle belirlendiği piyasada satışa çıkarmaya hak kazandı.(6) Fidel’in öncülüğünde Küba tarımında kapitalist üretim ilişkileri restore edilmişti!

Bu sırada şehirlerde de ekonominin kapitalist karakteri yavaş yavaş mevziler elde etmeye başlamıştı bile. Hükümet bazı sektörlerde devletten özerk çalışmayı yasallaştırdı ve teşvik etti. Zanaatkarlar, bahçıvanlar, taksi şoförleri, fotoğrafçılar, marangozlar, mimarlar, mühendisler, hekimler ve dişçiler özel sektörde çalışmaya veya devletten bağımsız kendi iş yerlerini ve işletmelerini açmaya teşvik edildi. 1990’lı senelere gelindiğinde, Küba devleti özel konut yapımı konusundaki 1959 devriminin getirdiği kısıtlamaları kaldırdı. 1980 ile 1985 yılları arasında inşa edilen evlerin üçte ikisi şahsa, kuruma veya “tüzel kişiliğe” (şirketlere!) ait özel mülkiyetlerdi. 1960’ların sonlarında KKP tarafından verilen kiraların kaldırılacağı sözü unutuldu. Bu saldırıyı ekonomik düzlemin kamu şirketleri tarafından oluşturulan sektörlerinin merkezi planlamadan çıkartılarak kelimenin gerçek anlamıyla paramparça edilmesi izledi. Devlet mülkiyetindeki firmalar ekonomik ve örgütsel bir “taşeronlaşmaya” maruz bırakıldı. 1990’ların başlarında sayıları 300 civarında olan kamu firmalarının sayısı 3000’ne çıktı. Merkezi planlı ekonominin devlet tarafından yerine getirilen görevleri askıya alındı ve yetkiler bu işletmelerdeki yöneticilere devredildi. Küçük alt birimlere bölümlenen bu işletmelerin sübvansiyonu azaltıldı ve yeni yöneticilerin talepleri doğrultusunda vergilendirmede neo-liberal revizyonlara gidildi. Kamu telefonları gibi o güne dek ücretsiz olan birçok kamu hizmeti için yeni tarifeler belirlendi. 1982 tarihli 50. Kanun Hükmünde Kararname ile birlikte yabancı yatırımcılar için son derece olumlu koşullar teşvik edildi. Bu KHK, 1995’dekini önceleyen ve kapitalist restorasyon sürecinin hukuki temelini oluşturan yasaydı.

Kübalı hukukçu Juan Vega, 1982 tarihli KHK’nın öncelediği 1995 senesindeki Yabancı Yatırım Kanunu üzerine şöyle yazmıştı:

1982 senesinin 50 sayılı KHK’sından doğan tecrübe, bugünün zamanında dünyada yaşanan ekonomik ve politik olaylarla birlikte yabancı yatırımlarla ilgili daha da geniş bir mevzuatı talep ediyor.

Bu yeni yasal metnin hazırlanması, yalnızca bu tecrübeyi ve siyasi ekonomik koşulları değil, aynı zamanda diğer ülkelerin mevzuatını da dikkate alarak gerçekleştirildi.

Çin Halk Cumhuriyeti Yabancı Yatırım İşletmeleri Kanunu …

Çin’de yabancı sermayeli şirketlerin kurulmasının yasaklandığı veya sınırlı olduğu birkaç faaliyet kolu var…(7)

Juan Vega’nın bu itiraf karakterindeki değerlendirmesi, Küba’nın yabancı yatırım kanunlarının Çin’den devralındığını belirtmesi Küba ekonomisinde kapitalist üretim ilişkileri yeniden tesis edilirken, 20. yüzyılın sonunda yaşanan ve kapitalizmin restorasyonu ile sonuçlanan süreçlerin örnek alındığına işaret ediyor. Ancak bir hukukçunun Küba ekonomisinin ihtiyaçları doğrultusunda atılan bir adımı, politik olarak hatalı yorumlayabileceği söylenebilir. Eğer Vega’nın ifadelerinin bir gösterge olduğuna itiraz edilirse, restorasyonun ne denli ilerlediğine dair verilebilecek en sağlıklı örnek, Yabancı Yatırım Kanunu’nun kendisinin barındırdığı pasajlar olabilir(8):

Bu yasanın amacı, Küba Cumhuriyeti toprakları üzerinde yabancı yatırımları kârlı aktiviteler için cesaretlendirmek ve ilerletmektir.

“(…) ulusal sınırlar içerisindeki yabancı yatırımlar tam bir güvenliğe ve korunmaya sahip olacaktır ve kamu yararı veya toplumsal çıkarlar adına yapılmadığı müddetçe onların kamulaştırılması mümkün olmayacaktır (…)”

Devlet yabancı yatırımcılara vergisiz bir transferi serbestçe kabul edilen bir para birimi cinsinden ve herhangi bir sınırlama olmaksızın garanti etmektedir.

“(…) Uluslararası ticaret derneği sözleşmelerinde ve yabancı sermayeli firmalarda görev alan ulusal ve yabancı yatırımcılar ile ortak girişimlerin, geçerli yasal hükümler çerçevesinde doğrudan ürün ihraç etmesine ve doğrudan amaçlarının ihtiyaçlarına uygun olarak ithalat yapmasına izin verilir.

Bu kararlar kapitalist iş dünyasında sevinç naralarıyla karşılandı. Küba adası artık satılıktı ve finans kapital devlet aygıtına yeniden egemen olabilirdi. 1996 senesinde basılan, İngilizce ile İspanyolca dillerinde baskısı bulunan ve birçok çokuluslu şirket tarafından yatırımcılara dağıtılan “Küba: Yatırım Fırsatları” başlıklı kitap, kapitalizmi adeta yeniden restore eden bu yasaya gönderme yaparak şöyle yazıyordu: “Küba neredeyse mali bir cennettir. (…) Küba’da yürürlükte olan gelir vergisi yabancı yatırımcılara uygulanmamaktadır.(9)

Kitap, Küba kapitalizmi üzerine aşağıdaki gibi devam ediyor:

1000’den fazla uluslararası işletme ve ticaret şirketi (…) XIII FIHAV Uluslararası Havana Fuarı’na katılacak. Bugün, 100’den fazla Kanada firması Havana ile bağlantı kuruyor. (…) Kanadalı konsorsiyumlar madencilik, turizm ve enerji konularında önemli ilgi gösteriyor ve şeker endüstrisi de dahil tarım alanlarında faaliyetler öngörülüyor. (…) Küba’da, Kanada dışında çok sayıda firma ile turizm varlığı olan ilk yabancı yatırımcı ülkeler İspanya, Fransa, Meksika, Almanya, Hollanda, İngiltere, İtalya, Japonya ve İsveç’tir (…) Bugün, Küba 100’den fazla ülkeden yaklaşık 4000 firma ile ticaret ilişkisine sahiptir. Yabancı şirketleri temsil eden 600’den fazla büro vardır. (…) Meksikalı şirket Grupo Domos, 55 yıllığına lisanslı bir İtalyan iletişim grubu ile bugüne kadar 750 milyon dolara ulaşan bir yatırımla Küba telekomünikasyonunun % 49’unu satın aldı. Yatırım miktarı 2 milyar dolara ulaşacak ve her iki ortak için de avantajlar muhteşem olacak.

Restorasyoncu sürecin oluşturduğu bu tabloyu toparlayacak olsak,1990’larla birlikte Fidel Castro önderliğindeki KKP’nin Küba kapitalizmini restore etmek üzere aşağıdaki sekiz temel dönüşüme imza attığını gözlemliyoruz:

1.) Yabancı sermaye yatırımları adaya davet edildi. 1982 tarihli KHK ile başlayan ve 1995 yasasıyla birlikte mantıksal ifadesine kavuşan yabancı sermaye ihraçlarına ekonomiyi açık hale getirme programı, Küba’da kapitalizminin restore edilmesinde önceliği üstlenen bir önlemdi. 1991’e kadar yabancı yatırımlar turizmle sınırlı kaldı. 1992’de biyo-teknolojik farmasötik ürünlerin ticarileştirilmesi gibi stratejik olarak kabul edilen sektörler Avrupa emperyalizmine pazarlandı. 1993 yılında ülkedeki faaliyetlerin geri kalanı için finans hizmetlerinin altyapısını genişletmek adına Küba’da yabancı bankaların temsilcileri legal olarak Castro tarafından kabul edildi. Ardından, Ekim 1994 sonlarına doğru, Küba hükümeti ulusal ekonominin hiçbir üretken sektörünün yabancı yatırımlara kapalı kalmayacağını ilan etti.

2.) Dış ticaret üzerindeki devlet tekeline son verildi. Eskiden Yabancı Ticaret Bakanlığı aracılığıyla sıkı bir denetim ile kontrole tabi tutulan yabancı yatırımlar, devletten bağımsız firmaların ve çokuluslu şirketlerin yönetimine terk edildi.

3.) Küba’nın ekonomisini ve toplumsal yapısını tarif eden ve 1959 devriminin yarattığı anayasa değiştirildi. 1992 senesinin Temmuz ayında yapılan Anayasa Reformu ile birlikte “sosyalist” mülkiyet yeniden tanımlandı ve “yeni ortaya çıkan” bir mülk biçiminin varlığı KKP tarafından resmen tanındı!

4.) 1993’ün Eylül ayında istihdamı düzenleyen ve genişleten bir yasal düzenlemeyle “serbest meslek gruplarına” yeni haklar tanındı. Bu “serbest meslek gruplarının” hizmetlerinin veya ürünlerinin fiyatlarının arz ve talep kanunlarına göre belirleneceği deklare edildi.

5.) Tarımda kapitalistleşmeyi öngören Kooperatif Üretimin Temel Nitelikleri (UBPC) kuruldu. Temmuz 1994’te şeker kamışı üretiminin yapıldığı üretim alanlarının% 80’i UBPC’ye aitti. UBPC ile bağlantılı çiftçiler arazinin kanuni mülkiyetine sahip olamasalar da yasal olarak ürün sahibi oldular ve dolayısıyla kârı (yani artı değeri) paylaşmaya hak kazandılar. Şeker üretimi ve ticareti, işte bu “kooperatif üretiminin temel birimleri” vasıtasıyla özelleştirildi. 1994 yılında “serbest çiftçilik piyasaları” faaliyete başladı, fiyatların pazar tarafından belirlenmesine karar verildi.

6.) Helms-Burton Önergesi’nin kabulü ile birlikte devrim tarafından mülkleri kamulaştırılan eski sermaye sahiplerinin çıkarlarının korunacağı kısmen de olsa ilan edildi. Doğu Avrupa’da kapitalizm restore edilirken, emperyalizm serbest piyasa kurallarının ekonomi içerisinde egemen kılınmasına destekleyici bir tavır alsa da, bu onlar için yeterli değildi. Küba hükümeti eski burjuvaziye mülklerinin iade edileceğini belirten bu önergeyi tartışmaya açarak, kapitalizmi restore etme noktasında nitel bir sıçrama gerçekleştirdi. Doğu Almanya, Bulgaristan ve Çekoslovakya 20. yüzyılın sonlarında benzer iade ve “yeniden yapılandırma” politikaları izlemişti. Ancak bu süreç düz bir hat üzerinden ilerleyemiyor ve birçok pürüzlerle karşılaşıyor. Bir Dünya Bankası raporu; “Restitüsyonlar İçin ve Ona Karşı” (For and Against of Restitutions) başlıklı rapor bazı restitüsyonlar için “dikkatli davranılması gerektiği” gerçeği üzerinde duruyor ve yeniden yapılandırmaların “karmaşık ve hatta keyfi olmakla ve belirsizlik yaratmakla” “kendi özelleştirme yöntemlerine zarar verebileceği” ihtimalinden bahsediyor.(10) Dünya Bankası’nın bu konuda bulunduğu “uyarı”, KKP’nin tartışmalarının odak noktasını oluşturmaktadır ve Helms-Burton Önergesi bu konuyla doğrudan ilişkilidir. Devrim tarafından kamulaştırılan mülkiyet her yerde yeniden özelleştirilirken, eski sahipler iadeyi talep etmektedirler. ABD’de Miami’ye sürülen Küba burjuvazisi için Küba’da kapitalizmin yeniden kurulması yeterli değildir. Zira onlar Doğu Avrupa’daki süreci talep ediyorlar: Eski mülklerinin iadesi. Bu talep Küba hükümetinin yaklaşık 100 milyar dolar tazminat ödemesini gerektiriyor. Castrocu bürokrasi henüz toplumsal intiharını gerçekleştirme niyetinde olmadığı için mülkleri kısmen eski sahiplerine iade etmiş olsa da (mesela sahil şeridindeki konutlar) asıl olarak çoğu özelleştirmeyi Avrupa emperyalizmine pazarlamıştır. Bu sebeple Helms-Burton Önergesi Avrupalı ve Kanadalı emperyalist şirketler ile Küba ulusal burjuvazisinin arasında vuku bulan bir çıkar çatışmasına işaret eder oldu. Bu noktada ABD emperyalizminin tarafı Kübalı sermayedarlar oldu.(11)

7.) 1 Aralık 1994’te kurulmuş bulunan endüstri ve zanaat piyasaları alıcı ile satıcı arasındaki ilişkiyi doğrudan (devletin müdahil olmadığı) bir ilişkiye dönüştürmüş ve fiyatların arz talep dengesi uyarınca belirlenmesini kararlaştırmıştır.

8.) Dolar, Küba’da hazır döviz rezervi haline getirildi ve iki ulusal para birimi ile bir arada var olmasının yasal zemini örgütlendi. Bu para birimlerinden biri “dolara çevrilebilir” ve diğeri de “dönüştürülemez”. Böylece devletin döviz üzerindeki bütün kontrol ve  denetim mekanizmaları da ilga edildi.

İnkar edilemez bir gerçekliğe, Küba’da kapitalizmin yeniden inşa edilmiş olduğuna işaret eden bu maddeler, Küba’nın Rusya ve Doğu Avrupa’da izlenen yoldan ziyade Çin’de uygulanan yöntemi benimsemiş olduğunu gösteriyor. Küba’da üretim ilişkilerine kapitalist bir karakter kazandıran uygulamaların Çin modelinden ilham aldığı açıktır. İlk olarak pro-kapitalist yönelimler uzun senelere yayılmış ve yavaş yavaş ilerlemiştir. İkinci olarak her iki örnekte de restorasyonun başını çeken ve katalizör görevi gören yabancı sermaye olmuştur. Üçüncü olarak devlet mülkiyetindeki işletmeler, özel şirketlerin desteklenmesinde ve savunulmasında önemli roller üstlenmişlerdir. Ancak Küba Çin’den, emperyalist dünya pazarı içerisinde rekabetçi bir güce dönüşemeyecek olması hususunda ayrılıyor. Küba’daki kapitalist restorasyonun sonucu Rusya veya Çin’de olduğu üzere görece güçlü ve pazarlık yeteneği olan hükümetlerin doğumu olamayacaktır. Küba kapitalizminin sonucu Albay Batista’nın Küba’sında olduğu üzere, ancak ve ancak casino kapitalizminin bir arka bahçesi olabilecektir.

Birkaç sene önce, Arjantin’in Birleşmiş Milletler büyükelçisi olan Emilio Cárdenas: “Hiç kimse Küba’da büyük değişiklikler yapmak için acele etmiyor. İlk başta bu, Raul Castro’nun yönetimini desteklemek anlamına gelebilir.” şeklinde bir demeç vermişti.(12) Aynı şekilde ABD başkanı Obama’nın Castro’nun ölümünün ardından yayınlaşmış olduğu taziye mesajına bakılırsa, uluslararası finans kapitalin Küba adasını “düşürmek” istemediğini, tam tersine Fidel eliyle restore edilmiş kapitalizmi korumak istediğini görebiliriz. Bugün itibariyle yeni bir Domuzlar Körfezi çıkarması veya CIA suikasti planlanmıyor. Fidel Castro’nun ekonomide merkezi planlamayı yok eden, sermaye birikimine hak tanıyan ve dış ticareti serbest piyasanın kurallarına terk eden ekonomik ve politik programının sürdürülmesi ve mantıksal sonuçlarına ulaştırılması için çalışılıyor. Havana ABD İştirakler Bölümü başkanı Michael Parmly “bir gün gelecek ve Küba halkı demokrasiye götüren geçiş döneminin çoktan başlamış olduğunu fark edecek” derken, kapitalist restorasyonun on seneler öncesinden başlamış olduğunun bilinciyle hareket ediyordu.(13)

Troçki, İhanete Uğrayan Devrim’de “Dış ticaretin devlet tekeli kaldırılmadığı sürece, sermaye hakkı yeniden tesis edilmediği sürece, SSCB, kendi yöneticilerinin ‘özüne’ rağmen, dünya burjuvazisinin acımasız düşmanı kalmaya devam edecektir.” diye yazmıştı. Bugün gelinen nokta itibariyle Küba’da dış ticaretin devlet tekeli kaldırıldı ve sermaye hakkı yeniden tesis edildi. Bu, Küba’yı emperyalizm açısından “acımasız düşman” olmaktan çıkardı. “Castro öldü, Küba’yı savunmak lazım” sloganı bugün Beyaz Saray’ın, Berlin’in ve Londra’nın siyasal programlarının birer ifadesi olarak, onların talebi halini almış durumda.

Küba’da kapitalist restorasyonun tamamlanmamış olduğunu iddia eden argümanların etrafından toplandıkları birkaç önerme var. Küba’nın artık tamamen kapitalist bir ülke olduğunu savlayan bu yazı, hiç şüphesiz bu önermelere de cevap vermek durumundadır. Küba’nın kapitalist olmadığını ispatlama yönündeki girişimlerin çıkış noktalarını, kabaca aşağıdaki gibi özetlemek mümkündür.

  • “Küba kapitalist değildir zira Miami’de sürgünde bulunan burjuvazi mülklerini geri alamamıştır.”: Bu argüman aslında devrimci bir biçime sahip gözüküyor olsa da son derece anti-Marksist yanılgıları da içerisinde barındırmaktadır. Öncelikle kapitalizm bir üretim tarzı ve ilişkisi olarak uluslarası karakterli bir ekonomik sistemdir. Bu bağlamda Kanada, Avrupa ve İsrail emperyalizmleri ile Meksika burjuvazisi Küba’daki üretim araçlarının ezici çoğunluğunun mülkiyet haklarına sahiptir. Yani Küba’da üretim araçlarının devlet mülkiyetinde olduğu dönem kapanmıştır. Bunun yanı sıra bu yanılgılı mantık, kapitalist restorasyonun tamamlanması için eski burjuvazinin eski mülklerine el koymasını bir şart olarak öne sürüyorsa, Rusya’da da kapitalizmin restore edilmediğini iddia etmek olanaklı olacaktır. Zira SSCB yıkıldığında Lenin ile Troçki’nin ülkeden sürgün etmiş oldukları Beyaz Ruslar, eski mülklerinin kendilerine iade edildiğine tanık olmadı. Yeni egemen sınıflar, tıpkı Rusya’da olduğu gibi Küba’da da, yabancı sermayeyle işbirliği ve ortaklık anlaşmalarına giden Komünist Parti bürokrasilerinden doğmuştur.  Bu Castrocu bürokrasinin Miami’deki “kurtçuklara” mülklerinin tamamını iade etmiyor oluşunun temel nedenidir.
  • “ABD burjuvazisi Küba’ya yatırım yapamamaktadır.”: Bu iddia tamamen yanlıştır. ABD emperyalizmi Küba burjuvazisinin basınçları sonucunda ticari bir ambargo uygulamayı sürdürüyor olsa da, Birleşik Devletler sermayesinin azımsanamayacak bir kesimi adaya yatırım yapmakta ve ambargonun kaldırılmasını talep etmektedir. Bunun yanı sıra ABD emperyalizminin Küba’ya gerçekleştirdiği yatırım oranlarının diğer çokuluslu firmalara göre eksik bir profil çiziyor olması, biricik hegemonik emperyalist kuvvetin ABD olduğu yanılgısına dayanmaktadır. Halbuki Avrupa da, Kanada da, İsrail de emperyalist kampın parçalarıdırlar. Ek olarak Castro, Domuzlar Körfezi işgalinin gerçekleştirildiği sırada başkan olan Kennedy de dahil olmak üzere birçok ABD başkanından defalarca övgüyle söz etmiştir. Havana’ya Birleşik Devletler merkezli çokuluslu firmaların temsilcileri ile gelen eski başkan Carter hakkında “Carter etik bir adamdı, Küba’ya dönük politikası yapıcıydı ve Amerika Birleşik Devletleri’nin en onurlu başkanlarından biriydi. (…) Carter yalan söyleyemezdi bile. O iyi ve düzgün bir adamdı.” şeklinde bir övgü yazısı dahi kaleme almıştı.(14) Bu onun Birleşik Devletler sermayesini adaya davet etme tarzıydı.
  • “SSCB’nin ve Doğu Avrupa’nın aksine kapitalist restorasyon toplumsal hayatta yıkımlara yol açmamıştır.”: Bu iddiayı cevaplarken liberalizmin ürettiği anti-komünist demagojinin bir parçası haline gelmemek önem arz etmektedir. Kübalı ekonomistlerin kendi verileri son 20 sene içerisinde işçi ücretlerinin alım gücünün %75 oranında düştüğünü gösteriyor.(15) Ülkenin iş gücünün %10’u son seneler içerisinde işsiz kalmış vaziyette ve 500 000 kişi de istihdam edilme noktasında devlet güvencesinden çıkarılmış durumda. Küba halkının sağlık ve eğitim için ücretlendirilmesini öngören yeni reformlar ise meclisin kapısında. Aynı zamanda Küba halkının yabancı turizmine açılmış birçok plaja ve sahil şeridine ulaşımı ve erişimi katı yasalarla yasaklandı.

Sonuç yerine: Politik devrim değil sosyal devrim, Küba’yı savunmak değil Küba’yı yeniden kazanmak!

Troçki, Geçiş Programı başlıklı metninde deforme olmuş işçi devletlerinde gerçekleşecek olan devrimlere siyasal bir strateji belirlerken, mülkiyet ilişkilerine dokunmayan politik devrimin görevlerini aşağıdaki gibi sıralıyordu:

Planlı ekonominin üreticilerin ve tüketicilerin çıkarları için baştan aşağıya yeniden düzenlenmesi! Fabrika komitelerine üretimi kontrol hakkı geri verilmelidir. Demokratik bir şekilde organize edilen bir tüketici kooperatifi, ürünlerin kalitesini ve fiyatını kontrol etmelidir.

Küba’da baştan aşağıya yeniden düzenlenebilecek bir planlı ekonomik yapı kalmamıştır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Fidel’in bizzat kendisi, Merkezi Planlama Kurulu’nun kapısına kilit vurmuştur. Aynı şekilde üretim ve bölüşüm araçlarının yabancı sermayeye peşkeş çekilmesiyle birlikte fabrika komiteleri dağıtılmıştır (zira zaten uzun süredir felç edilmişlerdi). Kalite ve fiyat kontrolü ise serbest piyasanın kaotik olan liberal yasalarına terk edilmiştir. Özetle Troçki’nin tarif ettiği anlamıyla geleceğin Küba devrimi, bir politik devrim karakteri taşımaktan uzaktır.

Küba’da kapitalizm, Fidel Castro’nun başını çektiği bürokrasi eliyle 1990’ların ikinci yarısında restore edilmiştir. Castro birçok bürokratın kapitalist araçlar ve yollarla zenginleşmesinde politik önderliği üstlenmiştir ve işçi devletine proleter karakterini kazandıran bütün nitelikleri yok etmiştir. Bunu yapan bizzat Fidel’in iktidarıdır. Bu iktidar aynı zamanda ekonominin birçok sektörünü Kanada ve Avrupa emperyalizmlerine pazarlamıştır. Küba ve Vietnam’da çoktan gerçekleşmiş olan kapitalist restorasyonun sol içerisinde neredeyse hiç tartışılmaya açılmıyor oluşu ve bu gerçeğin gizleniyor oluşu, Rusya ve Çin örneklerinden farklı olarak restorasyonun bizzat devrimi gerçekleştiren kadrolar tarafından yapılmasının yarattığı kafa karışıklığı ile açıklanabilir. Yine de Küba’ya artık bürokratik de olsa bir işçi devleti demek, hiçbir tutarlılığı ve bilimselliği olmayan soyut bir istemden öte bir ifade değildir. Bugün kapitalist restorasyona direnen deforme bir işçi devleti veya bir “sosyalist ada” var değildir! Küba artık yarı-sömürge bir kapitalist ülkedir.

O halde Troçki’nin deforme olmuş işçi devletlerinde yaşanacak olan devrimlerin karakterini tarif etmek üzere kullandığı ve mülkiyet ilişkilerinin korunup siyasal rejimin değiştirilmesini öngören politik devrim önermesinin artık Küba adası için geçerli olamayacağı açıklık kazanmıştır. Küba’da yaşanacak olan yeni seferberliklerin ve devrimci dalgaların doğası kendiliğinden bir biçimde derhal anti-kapitalist bir karakter kazanacaktır. Zira KKP’ye dönük başlayacak olan bir isyan dalgasının dünya solunun çoğunluğu tarafından “anti-komünist bir komplo” olarak yargılanacağı bir kesinlik iken Troçkizmin, geleceğin Küba devriminin gerçek doğasının zoraki olarak sosyalist bir nitelik taşıyacağının farkına varması önemlidir. Kübalı proleterler ve emekçi sınıflar bir kere grevlere ve seferberliklere başladıklarında bu eylemleri deforme olmuş bir işçi devletine karşı değil, kapitalizmin restore edilmiş olduğu bir ekonomik sömürü sistemine karşı olacaktır. Zira sömürünün ulusal kapitalist karakterini yeniden kazandığı Küba’da buna dönük verilen sosyal tepkilerin doğası ancak anti-kapitalist olabilir.

Bu çerçeve içerisinde Küba işçi sınıfının verdiği mücadelede öne çıkan talepler ile sloganların ne gibi bir taktik ve strateji bağlamında oluşturulması gerektiği sorunsalı ile karşı karşıyayız. Küba siyasal hayatına bir diktatörlük rejiminin egemen oluşu, ada proletaryası nezdinde demokratik taleplerin ne denli önemli bir rol oynayabileceğine işaret ediyor. Ancak Küba’da sınıf mücadelesinin talepleri kısır bir demokratik döngüye hapsedilemez. Küba proletaryası yalnızca bir rejim değişikliğine değil, daha fazlasına ihtiyaç duyuyor. Öncelikle yeni sahipleri Kanada ve Avrupa emperyalizmleri olan üretim araçlarının tazminatsız bir şekilde işçi denetiminde kamulaştırılması, onları yabancı sermaye talanına açan diktatörlük rejiminin alaşağı edilmesi gerekliliği ile siyasal bir organik bileşim oluşturuyor. Kapitalist yeniden inşanın mimarı ve gardiyanı Castrocu Bonapartizmin düşürülmesinin şartları ile 1959 devriminin anti-kapitalist bir sürekliliği gerektiren demokratik istemlerinin şartları bugün birbirlerine indirgenmiş durumda. Bunun bilincinde olmamak ve olmadan politika üretmek ancak bir sonuç doğurabilir: Küba proletaryasının toplumsal kurtuluşunu belirsiz bir geleceğe ertelemek.


Dipnotlar

1.) http://litci.org/pt/mundo/america-latina/cuba/a-cuba-de-fidel-da-revolucao-a-restauracao/

2.) http://litci.org/en/cuba-under-discussion/

3.) Bkz. Yabancı Yatırımlar ve Ortaklık Bakanlığı (Küba). Aktaran için bkz. http://litci.org/es/mundo/latinoamerica/cuba/la-cuba-de-fidel-de-la-revolucion-a-la-restauracion/

4.) http://litci.org/es/mundo/latinoamerica/cuba/la-cuba-de-fidel-de-la-revolucion-a-la-restauracion/

5.) http://litci.org/en/cuba-under-discussion/

6.) Bu senelerde tarımda kapitalizm restore edilmeye başlanmış olsa dahi KKP adımlarını ihtiyatlı bir şekilde attı. Misal o senelerde orta ve büyük köylüler ürün fazlalarını piyasada pazarlama haklarını ancak ve ancak kendilerinin yaşadıkları bölge içerisinde kullanabiliyorlardı. 1982’de Küba polisi kendi bölgeleri dışarısına çıkan birkaç serbest piyasa yanlısı toprak sahibini tutukladı. Fidel olaya bizzat müdahil oldu ve onları ağır vergilerle tehdit etti. Hükümetin özel faaliyetlerin geliştirilmesi üzerine dayattığı bu kısıtlamalar, 1986 yılında RS (Rektifikasyon Süreci) adlı projenin hayata geçirilmesiyle niteliksel olarak sıçrayacaktı. Bu bağlamda Castro’nun RS ile birlikte ne yapmak istediğinin doğru bir analizine Carmelo Mesa Lago’nun yazılarında rastlanabilir.

7.) Aktaran için bkz. Martin Hernandez, Cuba Under Discussion, http://litci.org/en/cuba-under-discussion/

8.) Agy.

9.) Agy.

10.) http://litci.org/en/cuba-under-discussion/

11.) 2004 yılının Aralık ayında eski ABD başkanı Jimmy Carter yanında 300 küsür Amerikalı iş adamı ile birlikte Fidel Castro ile tanışmaya Küba’ya gitti. Carter Castro’ya Küba burjuvazisinin taleplerini iletti ve önemli sektörlerde yalnızca AB emperyalizmine değil ABD emperyalizmine de alan tanınması gerektiğini bildirdi. Zira ABD’nin ekonomik ambargoyu hala kısmen de olsa sürdürüyor olması ve dünya kapitalizminin çoğunluğunun Birleşmiş Milletler üzerinden ambargonun kaldırılmasını talep ediyor oluşu, Kübalı sermayedarların temsilcisi rolündeki ABD emperyalizminin dilediği derecede adanın ekonomisine nüfuz edememiş olması ile ilgili. Halbuki ABD içerisinden birçok finans kapital organizasyonu da ambargonun kaldırılmasını ve Birleşik Devletler sermayesinin Kanada ve AB emperyalizmlerine katılmasını talep etti ve etmeye de devam ediyor. Bugün ambargonun tek savunucusu Miami’deki Kübalı burjuvaların torunlarından başkası değil.

12.) Andrés Oppenheimer, “La Cuban sucesión en el mundo”. New Herald, August 10, 2006.

13.) http://litci.org/pt/mundo/america-latina/cuba/a-cuba-de-fidel-da-revolucao-a-restauracao/

14.) http://litci.org/pt/mundo/america-latina/cuba/a-cuba-de-fidel-da-revolucao-a-restauracao/

15.) http://litci.org/en/cuba-political-revolution-or-social-revolution/