Son bir-iki yıldan beri RTE’nin dış politikasının başarısız olduğundan, özellikle de Suriye politikasının “iflas” ettiğinden söz ediliyor. Gerçekten de Ankara’nın diplomasi alanında yaptığı bir dizi U-dönüşlerine; RTE’nin Türkiye’yi Ortadoğu için bir referans haline getirme, kendisini de isyan eden halkların önderi durumuna yükseltme heveslerine bakıldığında, tam bir başarısızlık söz konusu. Yeni Osmanlı hayalleri yerle bir olmuş durumda. Ama gelişmelere bir başka açıdan, sınıf penceresinden bakarsak farklı bir durumla karşılaşır mıyız acaba?

Ortadoğu ve Kuzey Avrupa ülkelerinde devrimci ayaklanmalar patlak verdiğinde, RTE’nin dış politika çizgisi ABD emperyalizmiyle aynıydı: Bu ayaklanmaların en kısa sürede, küresel kapitalizmi zedeleyecek sosyal ve politik dönüşümlere yol açmadan durdurulması. Bunun için önce bir süre diktatör “kardeşlerinden”, “dostlarından”, “demokratikleşme” niyaz ettiler. Bu olmayınca da sözde ayaklanmaların yanında yer aldılar, ama bu kez devrimci süreçleri denetim altına almak için kendi karşıdevrimci ajanlarını seferber ettiler. İşte RTE o noktada kendine ve “Müslüman Kardeşlerine” görev düştüğünü düşünerek harekete geçti. RTE ve efradının da dâhil olduğu bölgesel uluslararası burjuvazinin bu fraksiyonu Tunus ve Mısır’da bir süre ipleri eline geçirir gibi oldu. Ama neoliberal politikaların savunucusu bu burjuva sektör de yeni ayaklanmalar karşısında fazla direnemedi. Şimdilik durumu Mısır’da askeri diktatörlük, Tunus’ta ise farklı burjuva fraksiyonların koalisyonu denetim altında tutuyor.

Suriye devrimi ise RTE açısından çok daha “tehlikeli” idi, zira “içeriye” sıçrama olasılığı daha büyüktü. Önce Müslüman Kardeşlerinin burada da iktidara gelebilmesi ve böylece yangını söndürmesi için uğraştı. Bu olmayınca da yangının yayılma yönündeki araziyi yakarak yangını kontrol altına alma politikası izledi. Suriye’de ISİD’den al-Nusra’ya kadar tüm karşıdevrimci kozları oynarken, ülke içinde teröristler, hainler, işbirlikçiler keşfedip saldırı üzerine saldırı seferberliği başlattı. Kürt illerinde askeri-siyasi operasyonları en üst düzeye çıkardı. On binlerce emekçiyi işten attı. Aydınlar, gazeteciler, tüm muhalifler tutuklandı. Kısacası, iç ve dış politikada baskı ve yıkım el ele yürüdü.

Yukarıdaki sorumuza dönecek olursak, RTE Suriye politikasında başarılı oldu: Halep yenilgisiyle birlikte Suriye devrimi durdurulmuş, hatta ağır bir yenilgiye uğratılmış oldu. Ankara’nın bu noktaya gelebilmek için izlediği bel kemiksiz gibi görünen politikaları, zikzakları çok önemsemiyoruz, bu Osmanlı’dan beri böyle. Ama Türkiye oligarşisi, Suriye devrimi ile birlikte tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerindeki devrimci süreçlere (ABD, Rusya, İran, Katar ve Suudi Arabistan burjuvazileriyle birlikte) darbe indirmeyi başardı. Başaramadığı ise, kendisinin de dâhil olduğu bölgesel uluslararası burjuva fraksiyonun “şimdilik” iktidarda olmaması, bu “sorunun” çözümünü Rusya ve İran ile, belki de bir süre sonra ABD’nin de katılımıyla yapılacak “barış” görüşmelerinde aranacak.

Sorunun büyüğü –halk ayaklanmaları- “şimdilik” durdurulmuş olsa da Ankara için başka sorunlar var olmaya devam ediyor. İnşaat patronlarından, silah tacirlerinden ve mali kalpazanlardan oluşan oligarşi, Ortadoğu’daki kaynakları ve pazarları elinden kaçırmak istemiyor, el-Bab’dı, Rakka’ydı, Musul’du, diyerek savaşı sürdürme azminde. Savaş/barış, dengesi emperyalizm ve bölgedeki yayılmacı güçlerle sağlanacak işbirliği/çatışma parametrelerine bağlı olacak. Bir dizi uluslararası burjuva fraksiyon bu karmaşık denklemin tarafı olacaktır.

Türkiye oligarşisinin ve onun reisinin herhangi bir uzlaşma veya işbirliği aramayacağı yegâne konu ise, en azından bugünkü çıkarlar dinamiği içinde, Kürt sorunu, özel olarak da Rojava. Bu konuda da bir “umutları” var gibi: YPG önderliği kendi ulusal mücadele anlayışı içinde ABD ile de, Rusya ile de, Suriye rejimi ile de değişen zaman ve koşullarda işbirliği yapmış ve yapıyor olsa da, Trump’ın deyimiyle, “Türkiye’nin önereceği maldan daha kalitelisini sunabilir mi”? Devrimin ezilmesi, Suriye Kürtlerinin mücadelesini çok zor ve tehlikeli bir sürece doğru itiyor.

Bu iki temel sorunun şimdilik Ankara açısından çatışmasız biçimde halledilebileceğinin bir emaresini göremiyoruz. Yani yangını yangınla durdurma stratejisi olarak Bonapartist rejimin ülke içindeki baskı ve şiddet uygulaması, önüne ciddi bir engel çıkmadığı müddetçe süreceğe benziyor. Hazırlanan yeni anaysa taslağı da böylesi bir iç savaş rejiminin “hukuki” temellerini atmaya yönelik. Bütün bu süreci tanımlayan karmaşık denklemin gözlerden saklanan yanlarını açığa çıkarmamız gerekiyor. Oligarşi bunun önemli bir bileşeni; diğeri ise Türkiye’deki emekçi sınıflar. Burjuvazi ülkeyi ve dışarıdaki toprakları kendi egemenliği ve çıkarları için eziyor; rejimin baskı ve şiddeti ve savaş el ele gidiyor. Buna son verebilecek güç ise tüm ülke çapındaki işçi ve emekçi yığınların, dinlerinden, mezheplerinden, ulusal kimliklerinden bağımsız olarak sınıf temelinde birleşebilmeleri ve birlikte demokratik ve devrimci seferberliğe geçebilmeleridir. Bütün politik ve sendikal yapıların bu gerçeği artık görebilmesi gerekiyor.