Trump başkanlık koltuğuna oturur oturmaz ilk kararnamelerini alelacele imzalamaya başladı: bir dizi Müslüman ülke vatandaşına vize yasakları getirdi, Meksika sınırına duvar çekilmesi emrini verdi, Obama’nın sağlık sistemini iptal etti… vb. Yani adam seçim propagandası sırasında vaat ettiklerini yerine getiriyor. İşbaşına geldiğinde daha “ılımlı” politikalar izleyeceğini iddia edenlerin hayali suya düşüyor. Gerçekle yüzleşilsin: Bugün ABD’nin başında ırkçı, saldırgan ve ülke sınırlarını dış dünyaya kapayan bir iktidar var.

Bir başka hayale daha son vermek gerekir: Amerikan halkının büyük bir çoğunluğu öyle sanıldığı gibi konformist, bireyci, emperyal zihniyetli kişilerden oluşmuyor. Günlerden beri süren ve özellikle de kadınların başını çektiği milyonluk seferberlikler bunu doğruluyor. Oakland liman işçilerinin yaptıkları protesto grevini de unutmamak gerekir. Trump’tan kurtulmak için şimdi yeni bir varsayım üzerinde duruluyor: impeachment, yani ABD parlamentosunun devlet başkanını görevden uzaklaştırması. Bunun için sadece seferberlikler yetmiyor; bu seferberliklerin basıncıyla Demokrat Parti’nin harekete geçmesi, bu arada parlamentoda çoğunluğu oluşturan Trump’ın partisi Cumhuriyetçi Parti’den de pek çok vekilin başkan aleyhine oy kullanması gerekiyor.

Ama bu noktada bir sorun var. Seferberliklere katılan Amerikalı yoldaşlarımız ve dostlarımız bize bir gerçeği hatırlatıyorlar: Trump’ın görevden uzaklaştırılması pek bir şey halletmez, diyorlar, zira böyle bir durumda onun yerine geçecek olan başkan yardımcısı, yani Trump’ın “sağ kolu” Mike Pence’in Trump’tan bile daha faşizan eğilimli biri olduğuna işaret ediyorlar. Üstelik bu adamların tüm ekibi, CIA’dan dış işleri ve savunma kuruluşlarına kadar her yere yerleşiyor. ABD burjuvazisinin en gerici kesiminin böylece iktidara sıkıca yerleşmiş olması, Trump ve şürekâsından kurtulmanın yolunun, kitle mücadelelerinin bir politik devrim karakteri kazanmasından geçtiğini gösteriyor. Yani, Trump karşıtı burjuva kesimlerin, kitle seferberliklerini kullanarak reformist bir çözüm uygulayabilmesi hemen hemen imkânsız. (Türkiye’deki duruma ne kadar benziyor…)

Pekiyi, dışarıda durum nasıl? Trump’ın ekonomik politikası, ABD kökenli sermayenin ülke içinde yatırım yapması ve ithalatın kısılıp yerli iç tüketime ve ihracata ağırlık verilmesi (bu programın iç çelişkileri başka bir yazının konusu). Bu noktada dünya ölçeğinde iki büyük ihracatçı rakibi var: Almanya (ve onun başını çektiği Avrupa Birliği) ile Çin. Trump’ın daha başkan olmadan bu ülkelere yönelik savurduğu hakaretleri, hırpalayıcı eleştirileri, hatta tehditleri Twitter mesajlarından, basın açıklamalarından, vb. biliyoruz. Ama bu konuda dünya ittifaklarına ihtiyacı var ve işte bu noktada devreye Rusya, yani Trump’ın “sol kolu” Putin devreye giriyor.

ABD bunu II. Dünya Savaşı sırasında da yapmıştı: Avrupa’daki en büyük düşmanına (Nazi Almanyası) karşı, kıtanın ikinci büyük gücüyle, Sovyetler Birliği ile ittifak kurmuştu. Roosevelt (ve tabii Churchill) Avrupa’da Nazi imparatorluğunu yıkabilecek yegâne gücün ve aynı zamanda sosyalist devrimleri önleyebilecek tek kişinin Stalin olduğunu anlamış, onunla ittifak kurmuş, Yalta’da onunla Avrupa’yı paylaşma anlaşması imzalamıştı. O dönemde Roosevelt’in ve ondan sonraki ABD başkanı Truman’ın “sol kolu” Stalin idi. Şimdi de Putin Trump’ın “sol” kolu olacak, Çin’e ve Avrupa Birliği’ne ve tabii halk isyanlarına karşı.

Stalin’in II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Avrupa’daki devrimlere nasıl ihanet ederek ezilmelerine (Yunanistan), komünist partilerini işbirliğine zorlayarak frenlenmesine (İtalya, Fransa, Avusturya) yol açtığını biliyoruz. Aynı ihaneti işlediği Yugoslavya’da ve Arnavutluk’ta ise onun emirlerine isyan eden Tito ve Enver Hoca’nın partizanları ise iktidarı ellerine almakta ısrar etmişler ve bunu başarmışlardı. Şimdi ise, dünya ölçeğindeki halk hareketlerini frenlemekte ve ezmekte emperyalist şefin yardımcısı, tüm dünyadaki Stalinizm artığı sözde komünist partilerin hayranı olduğu Putin. Bir de durumun ironisine bakın: Stalin hiç olmazsa bir işçi devletinin lideriydi, Putin ise vahşi neoliberal ve mafyatik kapitalizme önderlik ediyor. Dolayısıyla Stalin örneğinde “devrimlere ihanetten” söz ederken, şimdi Putin’in politikalarında “emperyalizme sadakati” görmeliyiz.

Trump ve Putin’in basın demeçleri yoluyla sevişmelerini, birbirlerine gönderdikleri iltifatları ve gülücükleri bir kenara bırakalım. Ortada acı gerçekler var: Rusya’nın sistematik ve insanlık dışı bombalamaları ve katliamlarıyla en son Halep’in düşmesi ve Esad rejiminin sağlamlaştırılması, Suriye’deki ve belki de tüm Ortadoğu’daki devrimci sürecin yenilmesi anlamına geliyor. (İslamcı örgütlerin, tabii bazılarının, ortadan kaldırılması, artıkların temizlenmesi olacak.) Yani Esad diktatörlüğünü devrimci yıkımdan kurtaran, kurduğu saçma sapan ve işe yaramaz örgütlerle devrimi denetim altına almaya çalışan ABD değil, jetleriyle ve askeri birlikleriyle Rusya (ve İran) oldu. Devrimin daha başlangıcında ellerinde “boyun eğme” flamalarıyla Esad’la kucaklaşmaya koşan “komünistlerin” şimdi belki de aynı flamalarla Putin’in pek iyi bir dostu olan RTE’yi —bu arada tabii İranlı mollaları— ziyaret etmeleri gerekiyor! (Anayasa referandumunda ne oy kullanacaklarını Putin’e sordular mı acaba?)

Rusya, İran ve Türkiye öncülüğünde Astana’da yapılan (ve ABD’nin davetli olmayıp sadece büyükelçisi aracılığıyla gözlemci olarak katıldığı) Suriye toplantısının, ABD’nin başını çektiği ve 8 Şubat’ta toplanacak olan Cenevre görüşmelerine bir katkı olarak değerlendirilmesi de, Putin’in Trump’a sunduğu bir armağan gibi. Rusya Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesinde ABD’yi dışarda bırakmak istemiyor (veya cüret edemiyor) ve emperyalizme sadakatini, “paylaşmanın” Cenevre sürecinde yapılacağını bildirerek kanıtlıyor.

Yeni bir ABD-Rusya ekseni kuruluyor. Fotoğraftaki Trump ve Putin’in yanına büyük olasılıkla RTE de eklenmek isteyecektir. Üç Bonapart’ın (veya iki buçuk) stratejik ittifakı bekliyor bizi. Tabii eksen en güçlü veya en zayıf noktasından kırılmazsa… ABD’li kadınlar ve emekçiler çekiçlerini kaldırıp indirmeye başladılar bile.