Zor zamanlarda siyaset

15 Temmuz’dan bu yana ilan edilen OHAL ile birlikte her türlü baskıcı mekanizma hayata geçirildi. Her seferinde topluma ‘darbe tehlikesi henüz savuşturulmadı’ denilerek baskı araçları biraz daha bilense de, olup biten tüm hukuksuzluklara karşı top yekûn bir ses çıkarma halinin araçları giderek daralmış vaziyette.

OHAL gibi baskıcı yönetim biçimleri kendilerini kalıcılaştırma emarelerini ne zaman gösterir? Siyasi iktidar (devlet) kendi bekasına ilişkin herhangi bir kriz içerisindeyse ve kitleler nezdinde yapıp ettiği eylemlerinden ötürü rıza üretemiyorsa… İşte o zaman hukuksuzluklara ilişkin hukuki bir kılıf bulmaya ihtiyaç duymaz; ‘vatan-millet-sakarya’ edebiyatı bir harç gibi karılmaya başlar. Hele ki on yıllarca izlenen politikaların sonucunda ortaya çıkan siyasi manzara istenmeyen sonuçlar doğurduysa, tüm baskı/susturma araçları meşruluk kazanır; siyasi sorumluluk diye bir şey kalmaz! Muhalif sesler hain ilan edilir ve herkesten yegane düşmana karşı kenetlenmesi istenir.

İttifak cephesi

Şu an güçsüzlüğünün zirvesinde olan Saray iktidarı Cemaatle olan ittifakı bozulduktan sonra çeşitli ulusal-milliyetçi kesimlerle milliyetçi bir blok oluşturdu. Bu cepheyi müttefik kılan en önemli nokta tartışmasız Kürt sorunuydu. Bilhassa Kürtlerin Suriye’deki varlığı, Rojava’daki öz-yönetim deneyimi, IŞİD’e karşı savaşmaları sonucu emperyalizmden aldıkları destek vasıtasıyla da siyasi meşruiyet ve özgüven kazanmaları Türk tarafında derin bir endişe yarattı. Kurulan milliyetçi ittifakla çözüm sürecinin bitirilip, savaş sürecinin başlatılması bu tarihe denk gelir.

Bu süreç akabinde iktidarın Doğu ve Güneydoğu’da sokağa çıkma yasakları ile birlikte operasyonlara başvurması, Kürt hareketinin de “hendek siyaseti” güderek savaşı şehirlere taşıması karşılıklı olarak gerçekleşti. Bu olayların sonucunda Türkiye, Kürt sorununda kanlı bir çatışma evresine girdi. Suruç’tan bu yana Türkiye’nin içine girdiği şiddet sarmalında yüzlerce sivil yaşamını kaybetti, binlercesi yerinden edildi. Bu sürecin sonucunda PKK’nin “hendek siyaseti” olarak adlandırılan savaşı şehirlere yayma politikası ağır bir yenilgi aldı. Bu yenilgiden sonra PKK, TAK gibi örgütler aracılığıyla son derece kanlı-kıyıcı, canlı bomba türü saldırılara girişti. Bu saldırıların ilk sonuçlarından biri demokratik siyasetin felç edilmesi oldu.

Savaş ve terör

Son bir yıl içerisinde PKK/TAK’ın 12 ayrı kentte gerçekleştirdiği toplam 20 bombalı saldırıda 225 kişi öldü, 1022 kişi yaralandı. Devletin çözüm sürecini bitirip askeri operasyon düğmesine bastığı Temmuz 2015’ten bu yana ise 10 bin 500 kişi terör gerekçesiyle tutuklandı.

Yazarın diğer yazıları

Terör eylemleri gerçekleştikçe, demokratik siyaset giderek meşruiyet zeminini kaybetti, adeta felçleşti. Çünkü terörü bir mücadele yöntemi olarak kullanan tek örgüt PKK değildi. İktidarın “kokteyl terör” tanımı da buradan gelişti ve iş tamamen bulandırılarak siyasi sorumluluk alma (istifa etme, somut bir politika geliştirme) gerekliliğinin üstü örtüldü. Böylelikle kamuoyundaki tepkiler minimize edildi; muhalefetin bastırılması kolaylaştı.

Bununla birlikte bu eylemler siyasi-demokratik alandaki Kürt hareketinin varlığını polisiye vaka haline getirerek boğmaya başladı. Başta HDP’nin eş başkanları olmak üzere birçok Kürt siyasetçi tutuklandı, muhalif yayın ve kanallar kapatılarak başta Kürt halkının temsilcilerinin söz söyleme hakları fiili olarak sona erdi. Nitekim her terör eyleminden sonra HDP ilçe binalarına dönük saldırılar ve bu konuda hiçbir önlem alınmaması da iktidarın bu konudaki tutumunu özetliyor.

Tüm bunlara rağmen PKK ve TAK organik işbirliklerini ne reddetmiş ne de eylemlerine son vermiş durumda. Hatta Reina saldırısının akabinde Diyarbakır’da bir Emniyet binasına dönük saldırı olması insana şu soruyu sordurtuyor: TAK’ın eylemleri kime ve neye hizmet ediyor?

Sivilleri hedef alan canlı bomba eylemlerinin herhangi bir özgürleşme, kardeşleşme, barışma veya herhangi bir demokratikleşme sürecine hizmet etmesi mümkün değil. Aksine baskı rejiminin kalıcılaşmasına, OHAL rejiminin sürdürülmesine, devletin her türlü muhalefeti boğmaya yarayan politikalarının ve bu doğrultuda oluşturulan “tek adam” anayasasının meşruiyet kazanmasına yarıyor.

Herhangi bir özgürlük ve hak mücadelesinin bireysel terör yöntemlerine ihtiyacı yoktur! Biz halkların mücadelesine zarar veren tüm bireysel teröre dayalı eylemleri lanetliyor, bunu gerçekleştiren siyasi yapıları kınıyoruz. Bu eylemler sınıf mücadelesine ve halkların kardeşleşmesine zarar vermekte; herhangi bir muhalefet yapma biçiminin dahi kitleler nezdinde meşruiyetini yok etmektedir.

İçinden geçmekte olduğumuz şu günlerde ihtiyacını yakıcı bir biçimde duyduğumuz şey, baskı rejimine karşı birleşen emekçi halkların ortak mücadelesidir.

Birlikte daha çok söz söyleyebilmeye ihtiyacımız var!