Herkes merak ediyor, onca zaman, hem de en ağır eleştirileri yaparak karşı çıktıktan sonra Bahçeli, bir başkanlık rejimine neden “evet” dedi? Hem de öyle birdenbire! Herkes bir şeyler söylüyor. “Bahçeli partisini bitiriyor, siyasi olarak intihar ediyor”, “devlet kadroları MHP’ye açılacak, Bahçeli başkan yardımcısı olacak, partisine bakanlıklar verilecek”, “Bahçeli’ye derin devletten talimat geldi” vb. pek çok şey. Ancak yine de herkes bu desteğin nedenini tam olarak anlayamadığını itiraf ediyor. Hatta Başbakan bile anlayabilmiş değil. Geçenlerde Cumhurbaşkanı’na, Bahçeli’yi kastederek “Neden her dediğimize evet dedi, neden hiçbir maddede ısrarcı olmadı?” diye sorduğu, ancak bir cevap alamadığı söyleniyor.

Türkeş’in dediği…

Bahçeli’den gelen bu güçlü desteğin mutlaka bir nedeni olmalı. Açıkçası, kuşkulanmamak elde değil. Elbette tam olarak kimse bilemez, ancak bakın mesela MHP’den AKP’ye geçen Tuğrul Türkeş ne diyor: “Sayın Bahçeli çok deneyimli ve kurt bir politikacıdır. Şüphesiz bir stratejisi vardır. Bu stratejisindeki öncelik de kendi partisinin başarısı olmalıdır ve öyledir de… Meclis’te 40 milletvekiliyle iktidar partisine zarar veremezsin, ama yanlış bir adım attırırsan referandumda yüzde 49 dahi olsa kaybetmiş olur ve opsiyonlardan biri de takviminden önce seçim yeniletmek olabilir. AK Parti’nin bu tuzağa karşı çok dikkatli olması gerekir. Sayın Bahçeli, aniden neden bize yardımcı oluyor diye düşünmemiz gerekir.”

Hakikaten tuhaf, hatta endişe verici bir durum. Tabii, bir de iktidardan pay almak istediği söylenen Bahçeli’nin, Başbakan’ın “MHP’ye ileride birkaç bakanlık verilebilir” sözü üzerine ettiği “Kim öle kim kala!” lafı var ki, insanın hakikaten kara kara düşünmesi lazım!

Olağan şüpheliler…”

Herkes gibi biz de biraz akıl yürütelim:

Bilindiği gibi, çok açık örneklere ve belirtilere dayanarak bu ülkede başkanlık rejiminin bir “iç savaş rejimi” olacağını, bunun da fiziksel manada bir iç savaşın dinamiklerini tetikleyebileceğini iddia ediyoruz. Bu zaten yeterince endişe verici bir ihtimal; ancak endişelerimiz bununla sınırlı değil. Çünkü “MHP” ve “iç savaş” sözcükleri bir arada geçti mi orada durmak gerekir! Bu tür konularda MHP’nin “olağan şüpheliler” listesinin başında yer aldığını unutmayalım. MHP’nin, 1975-80 döneminde özellikle de 77’den itibaren sürekli “sıkıyönetim” çağrıları yaparak uyguladığı iç savaş taktikleri uyarınca giriştiği Maraş, Çorum vb. kitlesel kıyım eylemlerinin amacı sola, Alevilere ve Kürtlere karşı, kaçınılmaz olarak TSK’nin de katılacağı bir iç savaşı başlatmak ve “özel harp” yetenekleri ve “derin” ilişkileri sayesinde mücadelenin bir aşamasında bu savaşın sağ cenahtaki ideolojik, politik ve örgütsel önderliğini ele geçirerek iktidara gelmekti. Ancak işler umulduğu gibi gitmedi. Milletin, büyük oranda kontrgerilla eseri “terör” yılgınlığını ve iç savaş korkusunu da arkasına alan TSK, öyle MHP’ye falan ihtiyaç duymadan iktidarı ele geçirdi ve bu partiye de sola yaptığı kadar olmasa da bir darbe vurdu. MHP’nin hapisteki liderliğinin, “Biz hapisteyiz ama fikirlerimiz iktidarda!” sözü unutulmazlar arasındadır!

Tabii, bütün bunlar geçmişte kaldı denilebilir. Ancak ne kadar “o işleri” bırakmış olsanız da sabıka sabıkadır. Ömür boyu sizi takip eder. Mesela MHP ne zaman “teröre” karşı “sıkıyönetim” talebinde bulunsa aklımıza 12 Eylül öncesi marifetleri gelir. Hele ki, birilerini linç etmedikleri zamanlardaki sükûnetlerine rağmen, parti tabanının ve teşkilatlarının, serbest bırakılmaları halinde yapabileceklerine dair imalar düşünüldüğünde ürpermemek mümkün değildir. (Yanlış hatırlamıyorsak Ümit Kıvanç’a aitti) “Bizi öldürmediği için müteşekkir olduğumuz parti” tanımlaması bu nedenle MHP’ye “cuk” oturur.

Yeni Türkiye, yeni imkânlar..!

Şu anda iktidar, daha önce yapmadığı için MHP tarafından eleştirildiği her işi yapıyor. Öylesine işler ki, pek çok kişiye göre bu memlekette bir korku unsuru olarak artık MHP’ye gerek kalmamıştır. Yine pek çoklarına göre, zaten, Bahçeli’nin politikaları ve MHP tabanının “ikinci tercih” konusundaki yaygın eğilimi düşünüldüğünde bu parti yok oluş sürecine girmiştir. Kim bilir belki de öyledir! Ancak yine de Tuğrul Türkeş’in yeni partisine yaptığı uyarıları ve Bahçeli’nin kurt bir siyasetçi olduğunu ve muhakkak ki bir “tarihsel bilince” sahip bulunduğunu unutmayalım. Eğer bu memleket, herkesin karşı tarafı sorumlu tuttuğu bir “iç savaş” tehlikesiyle yüz yüzeyse Bahçeli’nin bu durumdan vazife çıkarmaması düşünülemez. Tabii, bu vazife Türkeş’in dediği gibi, “destek vereceğim” gazıyla AKP’yi kaybedebileceği bir referanduma ve ardından da bir erken seçime sürüklemek olabilir. Bahçeli böylece “parlamenter demokrasimizi” kurtaran bir kahramana dönüşerek, kazançlı çıkmayı hesap edebilir. Bir başka ihtimal ise, Bahçeli’nin “evet” çıkması halinde bu derece şoven bir milliyetçiliğin sonunda nasılsa asıl adresine geri döneceği, AKP’nin “terör” mevzuundaki beceriksizliklerinin de etkisiyle, 2019’da kendisinin “başkan” olabileceği hesabı yapmasıdır. Olur mu olur!

Tabii, bunlar Bahçeli üzerinden düşünebileceğimiz iyi ve kötü ihtimaller veya senaryolar.

Bir kâbus senaryosu…

Aynı bağlamda bir de “kâbus senaryosu” yazabiliriz. Bunun temeli, hem Cemaatin tasfiye edilmesi sürecinde “ulusalcıların” asker kanadının (Perinçek dahil) Saray’la bir uzlaşma dönemine girmesi; hem de “derin devletle” yakın ilişkileri olduğu söylenen Bahçeli’nin, yine bir söylentiye göre, o güçten aldığı talimatla Saray’a destek vermeye başlaması. Elbette Saray, başkanlık rejimi hedefiyle Kürtlere savaş açarak Türk milliyetçiliğinin bütün kanatlarının hislerine tercüman olmuştur. Zaten RTE, Kürtlerle savaşın, muhaliflerini burunlarından tutup peşinden sürüklemenin veya onları nötr hale getirmenin en kestirme yolu olduğunu başından beri bilmektedir. Ancak yine de işlerin hep böyle gideceğinin bir garantisi yoktur; sadece Kürtlerle savaş açısından değil, muhalefete ve emekçilere yönelik ve büyük ihtimalle daha da ağırlaşacak baskı politikasının sonuçları açısından. Kriz derinleşip işler çığırından çıktıkça, Saray milliyetçiliğin dozunu daha da artırmak (Giderek daha geniş kesimleri vatan haini ilan ederek) ve aynı zamanda güvenlikçi politikalara daha fazla abanmak zorunda kalacaktır. Böyle bir durumda MHP ve asker, destek koşulu olarak “teröre” karşı “sıkıyönetim” dahil daha sert tedbirler ve yeni yasalar talep edeceklerdir. Bu talepler gerçekleştikçe işler Saray’ın denetiminden çıkmaya, asker özerkleşmeye başlayacaktır. Bu noktada askerin bu defa gerçekten denetim altına alındığına ilişkin hayallerin hiçbir kıymeti harbiyesi olmadığı görülecektir. Önceki yazılarımızda daha sonrasına ilişkin kötü ihtimalden söz ettiğimiz için uzatmayalım. Ancak “derin ve engin bir devlet tecrübesine” ve de “tarih bilincine” sahip Bahçeli’nin bütün bu ihtimalleri düşünmemesi ve buna göre bir stratejik hesap yapmaması mümkün değil. Peki, Bahçeli’nin stratejisi, Tuğrul Türkeş’in işaret ettiği gibi “iktidara zarar vermek için ona yanlış bir adım attırmak”, RTE sonrası dönemde de bir şekilde iktidar ortaklığı (hatta…?) olabilir mi? Bahçeli’nin birkaç sene sonrasına ilişkin “kim öle kim kala” sözü gerçekten ne anlama gelmektedir? Kim bilir!? Başbakan bile, onca istihbarat imkânına rağmen, bu koşulsuz desteğin nedenini anlayamadıktan sonra!

 

image_pdfimage_print