Varlık Fonu/Mevduat Sigorta Fonu: Neden?

Hemen herkes biliyor, ama resmin çerçevesini kısaca özetleyelim: Neoliberal burjuvazi, ekonomide “bütün sorunları serbest piyasa çözer” sloganıyla devleti sadece kendisi için bir kolluk kuvvetine indirgemeye girişmişti. Ama kapitalizmin 2008’deki derin dünya kriziyle birlikte kaçışmaya, kendisine bir koruyucu destek güç aramaya başladı. Ve tabii işin başına dönerek sığınabileceği yegâne barınağın altında toplandı: Devlet. Emre amade hükümetler, kamunun paralarıyla iflas eden bankaları kurtardı; çöken muhteşem şirketlere kredi akıttı; bazılarını önce kendi yönetimine aldı ve hesaplarını düzelttikten sonra sahiplerine iade etti veya yeniden özelleştirdi; kamu yatırımlarına yönelerek sermayedarlara yeni kazanç alanları açtı. Bütün bunlar için yüz milyarlarca harcama yaptı. Bu harcamaları da, halktan topladığı vergiler yetmediğinde, ya dışa borçlanarak ya da karşılıksız para basarak karşıladı. Tabii her iki durumda da asıl faturayı, sağlık ve eğitim gibi sosyal harcamaları kesilen, enflasyonun ve ağır vergilerin altında gelirleri azalan, işlerini kaybeden işçiler ve emekçiler, ürünlerini değerlendiremeyen köylüler, dükkânlarını kapatmak zorunda kalan küçük esnaf ve zanaatkârlar ödedi, halen de ödüyorlar.

Bu kriz Türkiye’ye teğet falan geçmedi, sadece görece geç yansıdı ekonomiye. Gelişkin kapitalist ülkelerdeki krizin şiddeti nedeniyle buralardan kaçan uluslararası sermaye, bir süreliğine Türkiye gibi “gelişmekte olan”, dünya borsalarına fazlaca açılmamış, dolayısıyla da mali fırtınanın rüzgârlarına uzak, faiz oranları yüksek ülkelere yöneldi. Bu “sıcak parayla” Türkiye üretim yapabildi, yaygın bir inşaat kampanyası başlattı, pek çok Batı ülkesi üretim ve ihracat sıkıntısı yaşarken mallarını dışarı sattı. Ama 2015 civarında bunun sonuna gelindi. Gelişkin ekonomilerin hükümetleri, devlet yardımlarıyla bankalarına ve şirketlerine çeki düzen vermeye başlayınca Türkiye, sermaye, üretim ve ihracat sıkıntısı sarmalına girdi. Bir de bakıldı ki büyüme oranı yüzde 5-6’lardan 1,5’e düşmüş, cari açık 33,6 milyar dolara, özel firmalarının döviz açığı ise 213 milyar dolara ulaşmış, işsizlik yüzde 12,7’ye dayanmış (gençler arasında iki katı), ihracat azalırken ithalat artmış, dış yatırımlarda ve turizm gelirlerinde ciddi düşüşler olmuş, dolar son iki yılda neredeyse iki katına çıkmış… Kriz kapıya dayanmakla kalmamış, adımını içeri atmıştı bile.

Kaynak kuruyor mu ne?

Ama burjuvazi katında bir şey daha olmuştu. Ortalama yüzde 5,8 düzeyindeki büyüme oranının yakalandığı 2002-2008 döneminde ülkeye akan 80 milyar dolar civarındaki yabancı sermaye, AKP hükümetlerinin, Anadolu’daki oy depolarını denetimleri altında tutan sermaye gruplarını desteklemesini ve kendi çevresinde ayrıcalıklı bir kesim olarak toplamasını olanaklı kıldı. Böylece başlangıçta orta ve küçük ölçekli işletmeleri temsil eden bu sermaye gruplarından bazıları ucuz krediler, ayrıcalıklı ihaleler ve kayırmalarla hızla büyüdü, neredeyse TÜSİAD çatısı altında toplanmış geleneksel finans kapitale rakip bir güç haline geldi. Yabancı sermaye akmaya devam ettikçe (2008-2015 arasında 70 milyar dolar daha) bu burjuva sektörler (örneğin, Cengiz Holding, Limak Grup, Çalık Holding, Kolin Grubu, Sancak Grubu, vb.) özellikle inşaat, finans, medya ve turizm alanlarında AKP yönetiminin himayesi altında faaliyet gösteren tröstlere dönüştüler. Böylece Reisleri etrafında kümelenen oligarşik, egemen bir burjuva sektör doğmuş oldu. Gerçekleştirdikleri sermaye birikiminin ana kaynağı yabancı sermaye ile yerli ve yabancı kredilerdi.

Marx’ın 150 yıl önce çok doğru biçimde tespit etmiş olduğu gibi, kapitalist sermayenin varlık koşulu büyümekti, hem de yoğunlaşarak ve merkezileşerek büyümek. Dolayısıyla da oligarşinin büyümek için ihtiyaç duyduğu projeler büyüdükçe büyüdü, “megalaştıkça megalaştı”. Kentsel değişim projeleri neredeyse yeni kent kuruluşları halini aldı (yerle yeksan edilen Kürt yerleşimlerinin “yeniden inşası” dahil), otoyol ve metro inşası girişimlerine yeni Avrasya tüneli, Boğaziçi köprüsü, İstanbul üçüncü havalimanı, Çanakkale köprüsü, yeni Boğaziçi tüp geçidi gibi devasa planlar eklendi. Devlet, bu projeleri gerçekleştirecek firmalara da 50 milyar doların üzerinde “talep garantisi” vermiş durumda. Şimdi sorun şu: Birincisi, bu projeleri gerçekleştirecek firmalar gerekli krediyi nereden ve nasıl bulacaklar? İkincisi, eğer belirlenen süreler içinde projelerin getirisi, verilen talep garantisinin altında olursa, aradaki farkı devlet nereden para bulup ödeyecek (Geçen yılın Aralık ayında açılan Avrasya tüneli zarar etmeye başladı bile)?

Eğer milyarca dolar “sıcak para” ülkeye akmaya devam etseydi belki ciddi bir sorun olmayacaktı; zaten hükümet de bu mega projeleri geliştirirken bu akışın ilelebet süreceğini düşünmüştü. Ama biri ekonomik diğeri politik iki konjonktür bunun mümkün olmadığını gösterdi. Birincisi, ekonomik olanı, dünya burjuvazisinin bazı kesimlerinde, neoliberal küreselleşmeyi bir miktar frenleyip korumacı ulusal ekonomi politikalarına yönelmek gibi bir eğilimin doğmuş olmasıydı. Özellikle dünya ekonomisinin nerdeyse yarısını temsil eden ABD’de Trump’ın serbest mal ticaretini frenleyip yeni gümrük duvarları çekeceğini ve ülke içi yatırımlara (o da mega projeler tasarımlıyor) ağırlık vereceğini ilan etmesi, bu arada ABD Merkez Bankasının (FED) faiz oranlarını yükseltmesi, dünya ölçeğindeki dolarların Amerika’ya yönelmesine neden oldu.

Yabancı sermayenin Türkiye’den çekilmesinin ikinci ve daha ziyade politik nedeni ise, Reis’in Kürt illerinde yoğun bir baskı ve şiddet politikasına yönelmesi, ülkeyi Suriye’de sonu belirsiz bir askeri maceraya sürüklemesi, devleti Olağanüstü Hal kararnameleriyle yönetmeye girişmesi, sistemi nerdeyse bir iç savaş rejimi gibi şekillendirmesiyle beliren siyasi istikrarsızlıktı. Sermaye sahiplerinin dikkatle izledikleri derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’yi istikrarsız ve yatırım yapılamaz ülke ilan etmeleri, sadece yabancı sermaye girişlerine ket vurmadı, tam tersine kaçışların başlamasına neden oldu. Öyle ki, 2015 yılının ilk yarısında 4,78 milyar dolar doğrudan dış yatırım gelmişken bu girişler 2016’nın ilk yarısında yarı yarıya azalmıştı (2,16 milyar); öte yandan çıkışlar ise aynı dönemlerde 327 milyon dolardan 420 milyon dolara yükselmişti. Sermaye tabii bir ülkenin demokratik ortamıyla ancak kendi çıkarları oranında ilgilenir, ama onun için kurumsal işleyiş önemlidir, yani yatırdığı paranın güven altında olmasını ister. Ne var ki, 15 Temmuz darbe girişimini bahane eden Reis yönetiminin, kapitalizmin ana şiarı olan “mülkiyet hakkını” hiçe sayarak FETÖ’cü oldukları iddiasıyla yüzlerce şirkete el koyması uluslararası finans çevrelerini iyice ürkütmeye yetti.

Yağma başladı

Dışarıdan gelecek parayla birikim sürecinin zora girdiğini oligarşi ve Reislik sistemi 2016’ların başlarında fark etmişlerdi. Dolayısıyla 1900’lerin başlarındaki Osmanlı, 1950’lerdeki Cumhuriyet dönemlerinin klasik birikim yöntemine başvurulmalıydı: yağma. Ve iktidar bu fırsatı başarısız darbe sonrasındaki Olağanüstü Hal Kararnameleri sürecinde buldu. Temmuz sonlarında darbecilerin tüm mal varlıklarına el koyma kararı çıkarıldı ve böylece yağma başladı. Kararı izleyen altı ay içinde 800’e yakın ve toplam değeri 70 milyar dolara varan, 40 binden fazla çalışanı olan 800’e yakın firma, karşılıksız, tazminatsız, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredildi. Bu firmaların arasında ülke devleri bulunmakta: 6 milyar liralık cirosuyla 13 bin kişilik personeliyle Boydak Holding; 6.8 milyar lira aktif büyüklüğü, 1.2 milyar lira cirosu, 1.3 milyar lira öz kaynağı ve yaklaşık 3,800 çalışanı bulunan Naksan Grubu; 10 milyar dolar değerindeki 18 şirketiyle Koza İpek Holding; 16 farklı sektörde faaliyet gösteren 31 şirkete sahip Kaynak Holding…

Aslen bankacılık alanındaki keşmekeşin denetlenmesi ve mevduatların güvence altına alınması amacıyla kurulmuş olan TMSF bugün, ekonomist Korkut Boratav’ın pek güzel işaret ettiği gibi, “TMSF’nin kontrol ettiği sermaye bloku Türkiye’nin en büyük holdingleriyle mukayese edilir seviyeye gelmiş” durumda. Ama bu “holding” de özelleştirilecek. Yani TMSF yüzlerce firma arasında sadece tabela kuruluşu olanlarını tasfiye ettikten sonra, asıl kaymaklı kısmını ihaleye çıkarıp satacak. Tabii bu tip ihalelerin oligarşi katında nasıl işlediği herkesin malumu. Bu varlıklar, Reislik sisteminin çatısı altında toplanmış olan “yandaş” firmalara “satılacak”. Mayıs 2014’te TMSF’nin, sadece arsası 1,5 milyar TL eden BMC’yi Sancak Grubu’na 750 milyon liraya bırakması, üstelik firmanın 1 milyar lirayı tutan borçlarının büyük kısmını (800 milyar lira) üstlenmesi, bu tip satışların ne anlama geldiğini anlamak bakımından yeterli olsa gerek. Şimdi ise onlarca milyar dolarlık servetin oligarşinin elinde toplanması söz konusu.

Bir diğer “birikim” kaynağı da Türkiye Varlık Fonu (TVF). Ağustos 2016’da, yani ekonominin küçülmekte (mega projelerin gerçekleştirilebilmesi için her yıl yüzde 5 oranında büyüme gerekiyor) ve doğrudan dış yatırımlar musluğunun kısılmakta olduğunun iyice anlaşılmasından sonra bir kanun hükmünde kararnameyle kurulan bu fon aslında bir anonim şirket. Başbakan’a göre amacı, “Türkiye bütçe açığı olan, dış kaynakla ekonomisini büyüten bir ülke. Dolayısıyla bütçe açığını, cari açığı daha fazla açmadan kaynak oluşturarak, büyük projeleri gerçekleştirmek ve Türkiye’nin ekonomik göstergelerini dengede tutmak”. Bu nedenle de Fon, Kamu bankalarının (Ziraat Bankası, Halkbank), havayolu şirketi THY’nin, enerji ile ilgili kamu kuruluşlarının (Botaş, Türkiye Petrolleri) ve başka irili ufaklı devlet kuruluşlarının (PTT, Türksat, Çay işletmeleri, Eti Maden işletmeleri, Milli Piyango ve At Yarışları) likit, taşınmaz varlıklarını bünyesinde toplayarak 200 milyar dolarlık bir “portföy” hedefine ulaşmak istiyor.

Bu portföyle dünya para piyasalarına çıkılıp borç toplanacak. Yani ciddi açık veren merkezi bütçeyle değil, bu şirketin varlıkları üzerinden borçlanılmak istenecek (sanki yabancı para babaları bunu yutarmış gibi!). Maliye Bakanı Naci Ağbal fonun hedefini açıkça itiraf ediyor: “Varlık Fonu, envanterindeki varlıkları karşılık göstererek borçlanma yapabilir, proje finansmanı yapabilir büyük projelere finansman bulabilir.” Böylece Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) çerçevesinde mega projeleri üstlenen firmalar krediye ulaşabilecek, hem de fonu kurmuş olan devletin garantisi altında. Üstelik kamunun, yani devlet organlarının (meclis dâhil) denetimi dışında, hem bütçenin hem de Merkez Bankası’nın bazı işlevlerini üstlenen bir garantörlük. Yani, oligarşi için devlet himayesinde yağmalanacak bir fon daha.

Korporatist devlete doğru (mu)?

Ekonominin giderek daha fazla oligarşik burjuvazinin hizmetine girmesi ve onun elinde merkezileşmesi ile rejimin Türk tipi bir Bonapartizm olan CumhurReislik rejimi altında denetimsiz biçimde merkezileşmesini birlikte düşünmemiz gerekiyor. Anayasa değişikliği oylamasından Hayır çıksa bile bu epeyden beri başlatılmış bir süreç ve sınıf mücadelelerinin dengesiyle yakından ilişkili. Halk arasında “yandaş sermaye” olarak bilinen oligarşinin Reis’le bütünleşmesi ve onun emri altında merkezileşmesi, devletin ekonomik sistemi bir devlet kapitalizmine dönüştürdüğü anlamına (en azından şimdilik) gelmiyor, ama burjuvazinin ekonomik faaliyeti bir anlamda devlet çarkının içine entegre ediliyor. Bunu sadece bir yandaş, kayırmacı ve yağmacı bir kapitalizmden çok, korporatizme doğru evrilen bir ekonomik-politik süreç olarak nitelemek durumundayız. İş dünyası, devletin (Reis’in) sadece himayesi değil ama aynı zamanda yönetimi ve iradesi altına giriyor. Ve anılan kapitalist kesimin ihtiyaçları, CumhurReislik sisteminin daha da güçlenmesini gerektiriyor, getiriyor. Karşılıklı, diyalektik bir süreç.

Oligarşinin dışına atılmış burjuva kesimler bu sürece ne kadar dayanabilirler, bilinmez. Ama bir yandan ekonomik koşullar ve kriz süreci, öte yandan Reis’in azarlamaları ve diğerlerini “çaresiz” bırakan zorlamaları, cılız sesle demokrasi eksikliğinden şikâyet eden kesimleri de geliştirilen ekonomik yönetimin iradesini kabul etmeye zorlayacak, onlara başka çare bırakmayacaktır (tabii emperyalist merkezlerden desteklenen “olağanüstü çarelere” yönelmezlerse).

Korporatist eğilim, iç ve dış ekonomik ve politik konjonktürlere bağlı olarak esnaf ve zanaatkârlara, hatta sendikalara kadar uzanabilir. Zaten pek çok küçük burjuva meslek örgütü Reis’e olan bağlılıklarını ilan etmiş durumdalar. Onun himayesinde vergi borçlarının kısmen de affedilmesi, üç beş kuruşluk kredi imkânlarına ulaşılabilmesi gibi “inayet” kabili uygulamalar bu kesimlerin bağlılığını artırmaya yönelik önlemler oluyor, yeni başka yöntemler de gündeme getirilebilir. Unutmamak gerekir ki, Bonapartizmin asıl sosyal desteği bu kesimlerden kaynaklanmaktadır.

Sendikalara gelince: Bir noktaya dikkat çekmeliyiz. Reis’in ilan ettiği “istihdam seferberliği” sıradan bir çağrı değil. Pek çok sermaye örgütünün ve çevresinin derhal desteklediği bu çağrı, eğer istihdamın artırılmasının üretim artışıyla ilişkisi unutulmazsa, bir “üretim seferberliği” ilanından başka bir şey değil. Hak-İş gibi Bonapartist rejime destek veren bir konfederasyonun giderek devlet ile bütünleşmiş bir “dikey sendika” olarak, üretimin artırılmasını denetleyen bir organa dönüşmesi kaçınılmaz hale gelebilir. Nitekim, bu konfederasyona bağlı Çelik-İş’in Reis’e bağlılığını deklare etmesi bunun ilk işaretlerinden birisi. Bu sendikanın genel başkanı, “Sayın Cumhurbaşkanımızın sesine kulak verelim. Her işyeri en az bir kişiyi alarak bu seferberliğe katkı sunmalı” derken bunun karşılığında işverenlerin ne isteyeceğini de biliyor olmalı ki, onlar adına da konuşuyor: “Devletimiz de sigorta ve vergi indirimi gibi teşviklerle işverenleri desteklemelidir”. Bu tip sendikaların yakın gelecekte işçiler üzerinde üretim artışını de denetleyen kolluk kuvvetleri haline dönüşmesi mümkün hale gelebilir. Geri kalan ise, bir Cumhurreislik “olağan” veya “olağanüstü” kararnamesiyle tüm sendikaların devlet örgütleri haline getirilmesiyle halledilebilir.

Bu tabii bir süreç, bir eğilim; henüz tamamen kristalize olmuş bir durum değil. Ama Reis’in danışmanlarının Mussolini’nin, Franco’nun korporatist devlet biçimlerini (hatta anayasalarını) bilmiyor olduklarına inanma lüksüne sahip değiliz. Bu tür ekonomik ve politik uygulamaların sadece reflekslerle hayata geçirildiğine inanmak saflık olur. Dünya ölçeğinde himayeci ekonomik rüzgarların estiği ve bunun politik sonuçlarının kısa vade içinde yaşanmaya başlayacağı bir dönemde, sermayesi kıt, üretimi yetersiz, ihracatı zayıf bir Türkiye’de burjuvazinin, hele hele oligarşinin, aynı eğilimler doğrultusunda önlemler alacağını unutmamamız gerekiyor. Aksi takdirde sınıf mücadelesi içinde doğru talepleri ve sloganları geliştirmekte güçlük çekebiliriz.