1963 ve 1974 trajedileri olmasıydı, muhtemelen Nikos Anastasiadis ile Mustafa Akıncı, 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yeni Başkan ve Başkan Muavini sıfatlarıyla aynı kabinede birlikte çalışıyor olacaklardı.

Oysa her ikisi de bugün kilometrekareye 22 tane askerin düştüğü ve Türk ve Rum toplumları olarak ikiye bölünen bir ülkenin temsilcileri sıfatıyla -yıllardır bir çözüme kavuşturalamayan- “Kıbrıs müzakere sürecinin” baş aktörleri durumundalar.

Hatırlanacağı üzere, Kıbrıs’ta müzakereler, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın göreve gelmesinin ardından BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide’nin arabuluculuğunda 15 Mayıs 2015’te yeniden başlamıştı.

Öte yandan, son aylarda tekrar hareketlilik kazanan müzakere süreci, geçtiğimiz hafta sürpriz bir şekilde durduruldu. Her iki toplumun liderleri, hem toplantıyı karşılıklı olarak terk etmişler hem de birbirlerini ilk terk eden olmakla suçlamışlardı. Görünen o ki, başarıyla ilerlediği iddia edilen yeni müzakerelerde, taraflar daha önce anlaştıklarını belirttikleri başlıklarda bile uzlaşı sağlayamamışlardı.

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı “BM Özel Temsilcisi Eide ile konuşurken Anastasiadis kapıyı çarpıp çıktı” diyor. Rum lider Nikos Anastasiadis ise “Akıncı’nın toplantıdan çekilmesi yersiz ve nedensizdir” ifadelerini kullanıyor.

Görüşmelere liderlik eden Birleşmiş Milletler (BM) Temsilcisi Espen Barth Eide, bu son gelişme üzerine hızla mekik diplomasisi başlattı. Her iki liderle de görüşen Eide, müzakerelerin devam edeceğini açıkladı.

Bu neyin pazarlığı

İki toplum arasında yıllara yayılan müzakere süreci ilk bakışta bir ortaklaşma çabası gibi algılanabilir. Yine de Ekonomi, Avrupa Birliği, Mülkiyet, Yönetim-Güç Paylaşımı, Toprak ile Güvenlik ve Garantiler olmak üzere 6 temel başlıktan oluşan bu müzakerelere yüzeysel bir yaklaşım yanıltıcı olabilir.

Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kendi elinde tutan Kıbrıslı Rum toplumu ile 1974’te ada toprağının %37’sini ele geçiren Türk tarafı arasında yapılan görüşmelerin ana konusunu, “toprak karşılığında devlet organlarına siyasi eşitlik temelinde katılım” ilkesi oluşturmakta. En azından adaya müdahale eden Yunanistan ve Türkiye ile başlıca emperyalist kurumlar arasında dönen pazarlığın esasını bu düzlem oluşturuyor.

Öte yandan, Osmanlı ve İngiliz hakimiyeti altında kayda değer bir sorun olmadan pekala bir arada yaşayabilip, mevcut dini ve etnik ayrımlara karşın bir “Kıbrıslılık” birikimi oluşturmayı başarabilmiş bu iki halkı, son 60 yılda birbirine düşman eden faktörleri adanın içinden ziyade dışından aramak doğru olabilir.

Kıbrıs sorunu Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de hegemonya kurma uğraşındaki emperyalist ülkelerin Kıbrıs halkını sömürü ve zora dayalı bir şekilde bölmesi, katletmesi ve bağımsızlığını ayaklar altına alarak kendi hakimiyeni sürdürmesi sorununa indirgenebilir.

Bu nedenle sorunun çözümü de ancak bu güçlerin Kıbrıs üzerindeki etkilerinin kırılması ve hegemonyalarının dağılması ile mümkün olabilecek.

Kıbrıs’ın şu an en yakıcı sorunu adanın “bağımsız olmayışı”. Bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde Türkiye’nin askeri hakimiyeti, Kıbrıs’taki iki tane İngiltere üssü ve ABD’nin dinleme tesisleri ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nde bulunan Yunanistan askeri alayı, bağımsız olamama halinin en açık göstergeleri.

Kıbrıs’ta yaşanan bıktırıcı çözümsüzlük halinin faturasını doğrudan ödeyen Türkiye’nin emekçi yığınlarına gelince; şunu bilmeleri gerekiyor ki, AKP hükümetinin temel çabası her şart altında, adadaki askeri varlığın korunmasına yönelik. Aynı zamanda Kıbrıs sorununda çözümsüzlüğün devamı, Türkiye’ye Avrupa Birliği karşısında elinde bir koz daha tutma olanağını sunuyor.

Türkiye’ye, Yunanistan’a, AB’ye, IMF’ye Troyka’ya ve kendilerini “garantör güçler”, “kurtarıcı” vs. gibi sıfatlarla takdim eden her türlü emperyalist güce karşı gerçek bağımsızlığın sağlanması için eşit temsile dayalı federal bir işçi emekçi devleti temelinde birleşmekten başka çare yok.

Her iki kesimin emekçilerini buhrana sürükleyen kemer sıkma politikalarına ve özelleştirmelere karşı mücadeleye!

Ada’da bulunan bütün yer altı ve yer üstü kaynakları, ortak kalkınma ve tüm ada emekçilerinin refahı için kullanılsın!

Büyük krizin faturası patronlara!

Bankalar kamulaştırılmalı, gerçek bir ekonomik bağımsızlık için, tüm limanlar, havaalanları, stratejik kaynaklar ve sanayi tesisleri işçi ve emekçilerin kontrolünde millileştirilmeli!

image_pdfimage_print