ar | en | es | fr | tr

Trump ve Almanya: İhracat savaşları

Bu strateji, Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan çekilmek ve herhangi bir yeni ticaret anlaşmasının Amerikan işçilerinin çıkarına olacağından emin olmakla başlıyor. Başkan Trump, NAFTA ile müzakere yapmaya kararlıdır. İş ortaklarımız, Amerikalı işçilere adil bir anlaşma sağlayan bir müzakereyi reddediyorsa, Başkan ABD’nin NAFTA’dan çekilmek istediğini bildirir.

– Donald Trump başkan oluşunun ilk gününde Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan çekildiklerini duyurduğunda Beyaz Saray’ın resmi web sitesinden yapılan açıklama.


Pascal Quignard’ın 1994 seneli “Amerikan İşgali” (L’Occupation Américaine) başlıklı romanından uyarlanan ve Alain Corneau’nun yönetmenliğini yaptığı “Yeni Dünya” (Le Nouveau Monde) filmi, dünya savaşının sonrasında Fransa’nın kırsalında geçen bir aşk hikayesini konu edinir. Aşk hikayesine konu olan çift “Amerikan rüyasına” tutkuyla bağlıdır ve bu sebeple o kültüre ait her türlü eşyayı ve benzeri cisimleri toplayıp biriktirme gibi bir hobi edinirler. Bu hobi adeta, Amerikan emperyalizminin dayattığı kültürel yozlaşmayı bir içselleştirme fetişi halini alır. Çiftin kendi aralarında hissettikleri sevginin yanı sıra, ABD’ye ve onun dünyasına duydukları hayranlıkla karışık bir sevgi de mevcuttur. Corneau’nun filmi, ikinci emperyalist paylaşım savaşının ertesinde bina edilmiş olan bir uluslararası rezonansın sıradan hayatlara tezahür edişini gerçekçi bir şekilde işler.

78 yaşına bastığı 1971 senesindeki ölümüne dek, dört ABD başkanına hem 2. Dünya Savaşı’nda hem de Soğuk Savaş dönemi boyunca danışmanlık yapmış olan eski ABD Dış İşleri Bakanı Dean Acheson’un, hayat hikayesiyle adeta temsil ettiği politikacılar kuşağı (Truman, Marshall, Eisenhower), kendileri lehine olan uluslararası koşullar eşliğinde, “Yeni Dünya” filmindeki aşık çiftimizin hayran olduğu bu rezonansı yaratmayı başarmışlardı. Bugün ise, sadece Acheson’un bir parçası olduğu ve devlet yönetiminde profesyonelleşmiş o kuşağın (“devlet aklının”) değil, aynı zamanda onların yarattıkları ABD’nin de yok olmuş olduğunu ifade etmek abartı olmaz. Trump, işte bu hegemonya krizinin gerici bir dışavurumu olarak iktidara geldi. 

Şimdi Trump, seçim sürecinde söz verdiği üzere bu dünyayı yeniden bina etmeye, “ABD’yi yeniden muhteşem yapmaya” çabalayacak. Meşhur deyişin söylediği üzere ilki trajediydi, ikincisi komedi olacak mı, tarih gösterecek. Bunu gerçekleştirebilmek için benimsemiş olduğu program, Reagan’dan bu yana Beyaz Saray’ın oval ofisini işgal etmiş olan bütün kadrolarınkinden farklılık gösteriyor. Göçmenlik yasaları bir kenara, bu farklılığın temeli kendisinin ekonomi politikalarından kaynaklanıyor. Trump’ın bu farklı yöneliminin ardında yatan belli başlı sebepler var. Aynı zamanda bu yönelimin doğurduğu sert reaksiyonlar da mevcut.

16 Ocak’ta İngiliz Times’da ve Alman Bild gazetesinde yayınlanan bir görüşmesinde Trump “Almanya’nın hizmetinde olan” bir Avrupa’nın varlığını kınadı. Avrupa Birliği’nin “Birleşik Devletler için hiçbir çıkarı” temsil etmediğini söyledi. Trump’ın politik danışmanı olarak atadığı Steve Bannon Amerikan faşist siyasetinin simge isimlerinden birisi ve sıkı bir AB karşıtı. Bannon sağcı “Breitbart News” sitesinin editörlerinden. Bu yayın organına göz atacak olursanız, Avrupa’daki AB karşıtı Putinci akımlara ve siyasi partilere gösterilen sempatiyi gözlemleyebilirsiniz. Eski Fransız Dış İşleri Bakanı Hubert Védrine “Trump ve Obama arasında inkâr edilemez bir bağ” olduğu yönünde bir demeç verdi. Védrine’in eski Alman meslektaşı Joschka Fischer, “Project Syndicate” isimli site için “Batı dünyasının olası sonu” başlıklı bir metin kaleme aldı. Metinde Fischer şöyle yazıyor: “Batı düzeni, Amerikalıların kendi müttefiklerinin savunulması için çalışmaya bağlı olması üzerine kurulu. Bu düzen Birleşik Devletler’in oynadığı yakıcı rol olmadan var olamaz; ki Donald Trump’ın Amerikası bu görevi terk edebilir. Bugün Batı düzeninin geleceği tehlikededir.” NATO eski Genel Sekreteri Javier Solana ile emperyalizmin ideolojik üssü Brookings Enstitüsü’nün patronu Strobe Talbott da ortaklaşa olarak New York Times’da benzeri kaygıları dile getirdiler: “Liberal düzenin garantisi olan Birleşik Devletler ile Avrupa arasındaki transatlantik ortaklık, varoluşsal bir krizle karşı karşıyadır.” Yazarlara göre Trump, bu krizin çözülmesi gerektiğine ikna edilememiştir. Fransız Le Monde gazetesi ise Trump’ın göreve geldiği süreçte, hafta sonu ekine “Amerikan düzeninin sonu” manşetini atmayı uygun gördü.

Bir kaos izlenimi veren bu dağınık tepkilerin ortaklaştıkları noktayı, Trump’ın siyasal ve ekonomik yöneliminin tekelci iktisadi statükonun gündemlerinden farklılaşan noktaları oluşturuyor. Trump seçimlerde Wall Street sakinlerinin temsilcisi rolündeki Clinton’a karşıt olarak küçük ölçekli endüstri ve ticaret erbabını, güney eyaletlerinin tarım zenginlerini temsil etti. Elbette bu gerçek, Trump’ın Birleşik Devletler kapitalizminin azılı bir savunucusu ve savaşçısı olduğunu değiştirmiyor. Ancak onun “düzene rağmen düzen için” şeklinde somutlaşan iktisadi programı, Almanya’nın bankalarının gereksinimini hissettiği yoğunlaşan bir “küreselleşme” stratejisiyle çelişiyor.

Uluslararası burjuva basınında Trump’ın iktidarı üzerine dile getirilen kaygıların, hangi saiklerle ortaya çıktıklarını anlamak önemli. Zira ne NATO eski Genel Sekreteri, ne de Almanya eski Dış İşleri Bakanı, var olmayan samimi demokratik inançlarının yükümlülüğüyle hareket etmiyor. Avrupa merkezli bu endişe fırtınasının ve “liberal düzenin” ardından yakılan ağıtların sebebi, şartları ve stratejileri değişen yeni paylaşım ve rekabet mücadelelerine işaret ediyor. Alman tekelleri Trump’ın programının ihracat savaşlarında yeni bir eşiğin aşılması anlamını taşıdığının farkındalar. Doğu’da Putin’in Batı’da ise Trump’ın, kendi pazar alanları üzerinden elde ettikleri artı değerlere bir tehdit oluşturduğunun bilincindeler. Bu tehdide karşı olarak bu sene yapılan Davos zirvesine Çin devlet başkanı ilk kez çağrılarak, uluslararası manevra alanlarını genişletmeye çalıştılar. Ne var ki Çin devlet başkanının, adeta Trump’ın demeçlerindeki sıfatların karşıt anlamları yazılarak Almanya tarafından eline tutuşturulan ve küreselleşmenin devam etmesi gerektiği vurgusu yapılan demeci hemen unutuldu. Tartışmanın ibresi bu demeçten, hızla Trump’ın küreselleşme karşıtı söylemlerine kaydı. 

Pekiyi Trump’ın yeni ekonomik yönelimini tetikleyen süreçler hangi koşullar içerisinde ve nasıl doğdu? ABD’de en büyük 500 şirketin toplam GSYH içerisindeki payının 1955’teki %35 oranından 2015’te %71,9’a çıkmış olması, emekçi sınıflar için yoğun bir sefalet ve toplumsal zenginlikten dışlanmışlık anlamını taşıyor. Ancak bunun yanı sıra küçük ölçekli işletmelere sahip patronların, sermaye birikimi olan üst-orta sınıfların ve tüccarların ulusal artı-değerden sömürdükleri oranın istikrarlı bir biçimde oransal azalma yaşadığını da gösteriyor. “Yoksullaşmalarını” değil (!) “zenginleşememelerini” oldukça gerici siyasal önermeler aracılığıyla ifade eden bu güruh, Trump’ın seçim kampanyasının iskeletini oluşturdu. Elbette Trump’ın tabanının çoğunluğu bu güruh değil, zira sayıları buna zaten yetmez! Ancak Trump’ın programının en temel sosyo-ekonomik talepleri, bu güruhun kaygıları odak alınarak şekillendi. Bugün ise Trump’ın temsilciliğinde bu güruh, kısa kollarının uzanıp erişemediği okyanus ötesi kârların yurda geri dönmesini, yani bu kârı mümkün kılan üretimin kendi küçük işletmelerinin boşalan bantlarını doldurmasını talep ediyor. Trump Birleşik Devletler’i Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan çıkartarak bu yönde hızlı adımlarla çalışmaya başladı bile.

Trump’ın ihracat odaklı rekabet üzerinde yoğunlaşan ekonomi programının Putin’i siyasal bir müttefik olarak öne çıkarması kaba ve yüzeysel Üçüncü Dünya Savaşı senaryolarına da bir darbe indirdi. Türkiye’deki siyasal iktidarın ülke içerisindeki tabanını konsolide edebilmek adına Avrupa Birliği (AB) ve Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) arasındaki hayali bir siyasal ve ekonomik çatlağa oynaması da benzer tartışmaları gündeme getirmişti. Halbuki dünya pazarı ve üretici güçleri üzerinde sürmekte olan egemenlik mücadelesi sırasında taraflar yüksek ihtimalle, haritayı dikey olarak bölen bir “Batı” ve “Doğu” blokları şeklinde ayrışmayacak. Ayrışma, sınıflı toplumların doğası gereği, daha çok yatay ve emperyalistler içi bir çizgi çizecek. Rusya ve Çin gibi ülkeler, başlı başına bağımsız taraflar olmaktan ziyade, ABD ve Almanya arasında yükselen gerginliğin doğurduğu tarafların parçaları olacaklar.

Bu tablo içerisinde Çin ekonomisi – en yetkili makamının bu sene Davos’a çağrılmasından da anlayabileceğimiz üzere – Alman bankerleriyle bir çıkar ittifakı içerisinde. Öte yandan Rusya, Doğu Avrupa üzerindeki yayılmacı heveslerinin karşısında daima Almanya finans kapitalini ve ordusunu buldu. Trump’ın ABD’si ise, üretimi Çin’den kendi vatanına geri getirmeyi ve ülkeye yapılan ihracatlardan yüksek oranlarda vergi kesmeyi öngörüyor. Bu politika Almanya’nın dış politikası ile çelişiyor. Böylece Putin, NATO’nun en güçlü üyesi ile ortak bir düşmana sahip olmuş oluyor. Almanya’yla sahip olduğu yapısal ekonomik çıkar ilişkilerinden bağımsız olarak Çin, ABD yabancı sermayesinin  kendi ulusal sınırlarından çekilmesi taraftarı olmadığı için de Trump yönetimi ile anlaşamıyor. Çin üretimin kitleselliği noktasında tercih edilen taşeron ülke olsa da, teknoloji tekeli hala Batı’nın elinde.

Almanya’nın Trump’ın korumacı eğilimlerine karşı olmasının bir sebebi var. O da, bu ihracat odaklı korumacı tedbirlerin aslında 2008 krizinin süren etkilerini Avrupa’ya ihraç etme çabalarının farklı bir biçimi olmasında yatıyor. Almanya’nın bundan korkmasının nedeni, ABD krizi kendisine ihraç ettikçe kendisinin dünya pazarından aldığı pay oranının azalması. “Almanya’nın hizmetinde olan  Avrupa yatırım bankalarının payı krizin kendilerine ihraç edildiği 2010-2011 aralığından bu yana sürekli bir düşüş halinde. ABD mali sermayesi ise payını 2011’deki %35’ten, 2015’te %45’e yükseltmeyi başardı.(1)

Çatışma yalnızca Trump ve Almanya arasında değil. Belirtmekte fayda var ki, Birleşik Devletler’de de Almanya’da da yeni ekonomi politikasının uluslararası bağlamının hangi düzlemde örülmesi gerektiği üzerine güçlü bir mutabakata varılabilmiş değil. Denebilir ki özellikle ABD’de siyasi kadrolar, devlet aygıtları ve ekonomik kurumlar içerisinde ve arasında yaşanan bir çok başlılık var. Bu ABD’nin dünya pazarı üzerinde yaşadığı siyasi-askeri hegemonya krizinin ulusal bağlama bir tezahürü. Troçki’nin ustalıkla ifade ettiği üzere, bütün fatihler fethettikleri yeni topraklardaki çelişkileri kendi ülkelerine taşırlar. Trump’ın, ABD emperyalizminin yarattığı toplumsal çelişkilerin ülke içerisinde hayat bulmasıyla aynı anda var olan bir siyasal fenomen halini almasının sebebi budur.

1 Şubat günü ABD Merkez Bankası, faiz oranını şu anki seviyesinde tutmaya karar verdi. Bu Beyaz Saray’dan gösterilen ticaret savaşları retoriğinin tam ortasında alınan bir karardı. Açıklama, Federal Açık Pazar Komitesi’nin (FOMC) iki günlük bir toplantısının sonunda yapıldı. Gerekçe olarak ABD ve dünya ekonomisine hakim olan belirsizlik ve Trump yönetiminin “önce ABD” anlayışı gösterildi. Merkez Bankası’nın bu kararının esas sebebinin, doların değerinin dünya piyasalarında yaşadığı dalgalanmaları takip ederek anlamaya çalışmak önemli. İşte burada Trump, ABD Merkez Bankası ile (ironik ve aslında komik bir biçimde tıpkı Erdoğan’ın kendi Merkez Bankası ile bir faiz kavgası vermesi gibi) çelişkiler yaşıyor. Zira ironik bir şekilde doların yükselişi ABD ihracatını olumsuz şekilde etkileyecek bir etken olurdu çünkü bu ihracat dünya pazarlarında nispeten daha pahalı hale gelmesinden dolayı tercih edilmemeye başlanırdı. Bu ise Trump’ın siyasal ve sosyal olarak sırtını yasladığı küçük ve yerli üreticileri öfkelendirirdi. Ancak doların mevcut hacmi, faiz kararları ve ihracat değerleri arasındaki ilişkinin bir de diğer tarafı var. Eğer ABD Merkez Bankası faiz oranını yükseltme kararı alırsa, bu ABD’ye yapılacak yabancı sermaye kaynaklı yatırımlarda bir yükselişi beraberinde getirecek. Faizlerin yükselmesiyle beraber yabancı sermaye, ABD’deki ekonomik ortaklarını borçlandırarak, kendisini zenginleştirme fırsatı yakalayacak. Ancak bu aynı zamanda tekelci olmayan yerel sermayenin zararına işleyecek olan bir süreç. Eğer faizler yükselirse, onun da yatırım ve birikim stratejileri törpülenecek. Merkez Bankası ismine yaraşır bir biçimde “merkezde” duran bir tutum benimsemişken, Trump’ın tercihini hangi yönde kullanacağı hala bir soru işareti.

Trump yönetiminin Beyaz Saray’a geçtiği ilk saatlerden dahi anlaşılacağı üzere kesin olan bir şey var: Yeni bir ticaret ve sermaye mücadelesi üzerinde yükselecek olan yeni bir şiddetli rekabet dönemi açıldı. Bu dönemde şimdilik kullanılan araçlar ihalelerden, anlaşmalardan, demeçlerden, raporlardan ve önergelerden oluşuyor. Ancak bu rekabette baskın çıkmak adına bir süre sonra silahların kullanılmayacağını hiç kimse garantileyemez.


Dipnotlar:

1.) http://bruegel.org/2016/03/the-united-states-dominates-global-investment-banking-does-it-matter-for-europe/

Kaan Gündeş
Sıradaki

İlgili Haberler