1.) “İslamcı burjuvazi” var mıdır ya da bir sınıfın içerisindeki karşılıklı ilişkiler nasıl kategorize edilmelidir? “Yandaş sermaye” tanımı, siyasal iktidara “yandaş” olmayan bir sermaye grubunun varlığına işaret etmez mi?

“İslamcı sermaye” tanımlaması, içerisinden geçmekte olduğumuz son süreçte yoğunlaşmak üzere AKP iktidarının kurulduğu günden bugüne sık sık başvurulan bir terim olma özelliği taşıyor. Bir bakıma bu tanımlama, Erdoğan’ın ülke içerisinde sınıf karşıtlıklarını değil, kültürel farklılıkları öne çıkaran bilinçli söylemlerinin mantıksal bir uzantısı görünümü veriyor. Saray rejiminin literatürü sık sık başörtülü olan ve olmayan, alkol alan ve almayan, namaz kılan ve kılmayan ayrımlarını gündeme getirmeye dönük sentetik kamplaşmaları teşvik ediyor. Bu elbette kendisinin (nazikçe ifade etmek gerekirse) “iş çevreleriyle” sürdüğü ve karşılıklı çıkarlara dayanan ilişkisine de yansıyor: “Benim işverenim”, “benim patronum” ve benzerleri… Ancak bu, sarayın oldukça kurnaz güdülerle başvurmakta olduğu ve stratejisini gölgelemeyen basit bir taktik, ötesi değil.

Sol içinse bu tanımlama, farklı anlamlar ve sorunlar taşımakta. Türk kapitalizmine içkin belirli bir sektörün, düşünsel bir ayrım üzerinden okunmaya çalışılması vahim bir hataya işaret ediyor. Egemen kapitalist sınıf adeta “yaşam tarzı” ve “kültürel farklılıklar” temel alınarak, teoride kendi içerisinde taburlara ayrıştırılıyor. Sınıf içi rekabet ilişkilerinin anlamlandırılmalarına getirilen bu revizyon ancak “post-modern” bir yönteme işaret edebilir. Zira Lenin’in herhangi bir zaman diliminde Rus burjuvazisini “Çarcı” ve “Batıcı” biçiminde birbirine karşıt iki kampa böldüğü bir tahlili mevcut değil. Bu bağlamda, yüksek ihtimalle birçokları tarafından “Marksist klişeler” olarak adlandırılacak da olsa, ortodoks bir kategorilendirmenin hatlarını kabaca ortaya çıkarmaya çalışalım.

Öncelikle belirli bir sınıfın, belirli bir bölüğünü ideolojik bir aidiyet üzerinden tanımlamak, Marksizm dışı bir kategorilendirmeye işaret etmektedir. Marksizm dışı belirlenimler mutlaka dışlanması gereken ölçütler midir? Tartışma konusu – şimdilik – bu değildir. Ancak bu noktada, Marksist metodolojinin vurgulamış olduğu bir dinamiğe ve biçim-içerik sorununa parmak basmak, faydalı olacaktır. O da şudur ki, egemen sınıf olarak örgütlenmiş bulunan burjuvazinin içerisinde verilen rekabet mücadeleleri, “laik” veya “İslamcı” kamplar arasında vuku buluyormuş izlenimi yaratıyor olsa da, bu biçim, altta yatmakta olan içeriği yansıtmamaktadır. Aynı şekilde bir sermaye grubunun “yandaş” biçiminde kategorize ediliyor olması, burjuva iktidarının kendisinde, kurumlarında ve politikalarında çıkarlara sahip olmayan, bu iktidarın neredeyse sınıfsal özüne “muhalif”, kapitalist sömürü ve üretim ilişkilerine “yandaş” olmayan bir sermaye grubunun var olduğu izlenimini, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde yaratmaktadır. Bu gerçek, çeşitli sermaye gruplarının, kendi ekonomik gündemlerinden özerkleşen Bonapartist aparatla hiçbir sürtüşme yaşamadığı anlamını taşımaz. Ancak sürtüşmelerin “taktiksel” olduğu, “stratejik” bir karakter kazanmadığı unutulmamalıdır.

Kapitalistler kendi aralarında, kendilerinin doğumunun şartlarını yaratmış olan toplumsal iş bölümü dahilinde ayrılırlar. Tarım burjuvazisi vardır, sanayi burjuvazisi vardır, finans burjuvazisi vardır. Misal Marx, III. Napolyon’un iktidarı altında yaşanan ekonomik rekabeti tarif ederken burjuvaziyi ideolojik olarak değil, “finans” ve “sınai” olmak üzere iş bölümleri temelinde ayırmıştır. Bu yatırım alanları birbirlerinden katı ve kalın çizgilerle ayrılmazlar aksine çoğu zaman geometrik (aritmetik değil!) birleşik kümeler oluştururlar. Hemen hemen bütün yatırım alanlarında veya sadece birkaçında işletmeleri olan sınıf kesimleri vardır. Toplumsal iş bölümü uyarınca ayrılan burjuva fraksiyonların karşılıklı ilişkilerinin yanı sıra, içerlerinde sahip oldukları ilişkiler de belirleyici bir ağırlığa sahiptir. Burjuvazi son tahlilde, kendisinin hem dahil olduğu hem de ürettiği sömürü ve üretim ilişkilerinden bağımsız bie şekilde ele alınamaz. Onun bütün bir sınıf veya özgül bir sermaye grubu olarak sosyo-politik yönelimini belirleyen etken, bireysel inançları değil, içerisinde konumlandığı sosyo-ekonomik ilişkiler ağının kendisidir. “İslamcı burjuvazinin” et endüstrisine dönük yatırım ve teşvik planları, etlerin İslamî usüllere göre kesilip kesilmemesi kaygısı üzerinden değil, ulusal ekonomik pazarın mevcut durumu üzerinden şekillenir. Aynı sınıfsal refleks, “Batıcı” işverenler için de söz konusudur.

Althusser’in Marksizme getirmiş olduğu “anti-ekonomist” yorum, toplumsal olguları ve dinamizmi iktisadi temellerinden kopartarak ideolojik kategorilendirmelere indirgiyordu. Bu ideolojik indirgeme işleminin sonucunda, açıkça belirtmekte fayda var ki, sınıflar mücadelesinin hiçbir virajı ve niteliği tam olarak kavranamaz. Bursa’da greve çıkan metal işçileri kaybolur, onun yerine Bursa’daki “İslamcı kalabalığın” eylemleri ortaya çıkar. Bursa’daki eylemliliğin öznelerini metal işçileri olarak tanımlamak yerine “AKP’ye veya MHP’ye oy veren işçiler” olarak tarif etmek ne kadar idealist ve sakıncalı bir yönelimse, saraya yakın sermaye gruplarını “İslamcı” sıfatıyla tarif etme çabası da aynı derecede derin bir yanılgıya tekabül etmektedir. Neden mi? Çünkü bu, milli duygular eşiliğinde kutsanan sermayenin (vatanın) “bölünmezliğini” idrak etme noktasında bir engel teşkil eder. Böylece düşman sınıfın politikaları ile manevralarının yanlış yorumlanmasının kapısı aralanmış olur.

O halde neden, Türkiye’de belirli bir sermaye kümesi, kendilerini tarif ederken ısrarla sıfat olarak “Müslüman” tanımını tercih etmektedir? Bu, İslamcı ideolojinin sermayenin az gelişmiş sektörleri için kullanışlı birer araç olmasından ileri gelir. İslamcığın ekonomik alandaki ideolojik ifadesi daima, emperyalizm ve ulusal tekelci finans kapital karşısında, ülkede üretilen artı-değerden daha yüksek bir pay almayı arzulayan küçük ve orta ölçekli sanayi ve ticaret erbabını temsil etmiştir. İslamcılığın sözde “anti-emperyalist” ve “anti-Batıcı” söylemlerinin tümü, ulusal pazarın üretici güçleri üzerinde daha yoğun sömürü ilişkileri kurmayı programlayan tüccarların ve orta ölçekli imalatçıların iktisadi isteklerinin örgütlü ifadeleri olmuştur.

Pekiyi oluşturduğumuz bu çerçeve içerisinde TÜSİAD ve MÜSİAD grupları nereye oturmaktadır?

2.) Türkiye’de zenginlik yer değiştirmiş midir? Türk kapitalizminde zenginliğin el değiştirmesinin şartları nelerdir, bunlar yaşanmış mıdır ve son olarak, zenginliğin asıl tanımı nedir?

Cengiz Holding, Limak Grup, Çalık Holding, Kolin Grubu, Sancak Grubu ve benzerlerinin (kısacası Türk solunun yanlış bir şekilde “Anadolu kaplanları” veya “İslami sermaye” ve “Nurjuvazi” olarak adlandırdığı gruplar), TÜSİAD’ın dengi olduğunu söylemek, metodolojik bir farklılığa ışık tutmakta. Zira bu grupların, TÜSİAD benzeri veya değil, bir tekelci çevreye evrilmiş oldukları yargısına ulaşmak, ekonomik verilerin ve Türk kapitalizminin doğasının tanımlanmasında farklılaşan yöntemlerin varlığına dikkat çekmektedir. İlk sorun, bu grupların tekelci bir gruba “evrilmiş” olduğunu söylemekten ileri geliyor. Halbuki sermaye birikiminin çizgisi “evrimci” bir hat izlemekten ziyade, “zikzaklarla” dolu “sıçramalı” bir yön tayin eder kendisine. Nedir bu zikzaklar? Savaş ve/veya soykırım.

Demek istediğimizi biraz açalım. Eğer Türk kapitalizmi bu iki büyük sermaye grubuna da yetecek ekstra bir zenginlik üretmediyse, tekelleşmenin şartı zenginliğin el değiştirmesidir. Kapitalizmin uluslararası kriz ortamında, Türkiye benzeri kaynak ve finans kapital birikimi açısından dışarıya bağımlı bir ülkede, sadece ve sadece yeni ve farklı bir politik iktidarın söz konusu olmasıyla (AKP), dışarıda bırakılmış bir sermaye grubunun TÜSİAD benzeri tekelci bir güce dönüşebileceği doğru değildir. 20. yüzyıl tarihinin en değerli dersi şudur: Zenginliğin kapitalizm içi el değişimi, daima uluslararası veya ulusal arenada savaşları veya iç savaşları şart koşar. Sermaye birikiminin toplandığı tekelin el değiştirmesi, siyasal iktidarın görünürdeki ideolojik aidiyetiyle ilgili değildir. “AKP İslamcı, o halde İslamcı olan patronlar zenginleşir” argümanı, neresinden tutulsa dökülen bir skolastik önermedir. TÜSİAD’ın yaratılabilmesi adına bir Ermeni Soykırımı’na başvurulduğunu, ardından bütün azınlıkların mülklerine el konulduğunu, tek parti döneminin meşhur icraatlarına imza atıldığını hatırlatmalı mıyız? Bunlara rağmen palazlanmakta olan Türk burjuvazisi, Batılı uluslararası kardeşlerinin yanında oldukça cılız bir ekonomik birikimi temsil ediyordu. Misak-ı Milli sınırları derin bir yağmaya tabi tutulduğunda, ortaya çıka çıka bir avuç kapitalist aile şirketi çıkmıştı. Ve bu aileler için ne soykırım ne savaş, ne Kürt illeri ne de Kıbrıs asla yeterli bir birikimi temsil edemedi. Bu, sermaye birikim krizi kronik bir karakter taşıyan Türk kapitalizminin az gelişmişliğinin doğrudan sonucuydu.

Evet, tekelci sermayenin el değiştirmesi öncelikle bir iç savaşı, kan dökülmesini, suikastları ve komploları gerektiriyor. Bu bağlamda Türk kapitalizminde zenginlik yer değiştirmedi. O zaman Türk kapitalizmi iki tekelci sermaye grubu yaratacak derecede büyük bir zenginlik mi üretti? Bu soruya verilecek olan cevap, mevcut politik konjonktür üzerine yapılan analizlerin iskeletini belirleyecektir. Bizce hayır, Türk kapitalizmi hiçbir surette yeni bir zenginlik üretemedi zira bu kapitalizm, bunu yapmaya muktedir bir ulusal ekonomik örgütlenme biçimi değildir. Ancak AKP, zenginliğin yaratıldığı izlenimini ister istemez yarattı. Nasıl mı? İlk olarak 2000-2001 senelerinde patlak veren ekonomik krizin yıkıma uğrattığı üretici güçleri yeniden inşa ederek (ikinci emperyalist paylaşım savaşının ertesinde Avrupa’da yaşanan “boom” döneminin “Türk tipi” bir benzeri), ikincisi spekülatif bir kâr balonu yaratarak. Sanayiden gelen kârlara, yani gerçek ve somut kârlara dayanmayan bir balon!

Bu bağlamda ulusal ekonomik verimliliğin ve zenginliğin tanımında, bizim açımızdan vazgeçilmez olan tek ölçütün sınai üretim olduğunu vurgulayalım. Finansal veriler doğaları gereği var olmayan bir sermaye birikimine dayandıklarından dolayı gerçekçi veriler oluşturamazlar. Mali ve ticari sermayenin kağıt üzerinde kalan hayali birikimlerine dayanarak, kendi sınırlılığı içerisinden daha büyük meblağlarda sermaye üreten spekülatif sermaye baz alınarak ve var olmayan bir parasal birikimi ekonomik döngünün her noktasında pasaport olarak kullanan banka finans kapitalinin nicel durumuna bakılarak ulusal bir ekonominin gerçek doğası kavranamaz. Bütün bu veriler gerçeğin yalnızca makyajlı bir parçasıdır. Üzerine basa basa vurgulanmalı: Ekonomide son sözü söyleyen nicelik değil, niteliktir. Bu nitelik sınai üretimin doğurduğu kalıcı, somut ve gerçek kârlardan ileri gelir. Bolluğu temsil eden bir niceliğin içerisinde, sınai niteliğin payı düştükçe, bütün o bolluğun bir anda bir enkaz alanına dönmesinin de şartları olgunlaşır. Söz uçar, yazı kalır sözündeki gibi: Spekülasyon uçar, sanayi kalır. Türkiye ekonomisinin büyümesinde sanayinin katkı payı azaldıkça, kırılganlık artmıştır. Aşağıdaki grafik, bir sene içerisinde sanayinin GSYH içerisindeki azalan payını göstermektedir. (1) Sanayinin ekonomi içindeki payı ise son 15 yılda %24’ten %15’e gerilemiştir.(2) O halde Türk kapitalizminin vaat ettiği sınırlı zenginlik dahi, bırakalım genişlemeyi, son 15 sene içerisinde törpülenmiştir.

O halde AKP iktidarının erken dönem büyüme rakamları nasıl açıklanacak? Bu, yukarıda da bahsettiğimiz üzere 2001 krizinin yıkımlarını yeniden bina etmekle finansal spekülasyon baloncuklarının yaratılmasının özgül bir birleşimiydi. Türkiye’deki balon inşaat, altyapı, gayrimenkul ticareti, hizmet ve turizm gibi alanlarda yaratıldı. Somut olarak var olmayan bir birikimin kağıt üzerinde gösterilebilmesi adına Türk kapitalizmi hayalet bir ekonomik döngü yarattı. Elbette kendi çapının küçüklüğü, balonların hacimlerini de belirledi. Yine de “Anadolu kaplanları” bu balonlar üzerinde yükseldi. Bu bağlamda, yukarıdaki ilk sorumuzla bağlantılı bir ilişkiye değinebiliriz. O da “yandaş” sıfatının ifade ettiği anlama, yani Erdoğan’ın iktidarına yakın olma durumuna ilişkindir. Tekelleşmemiş orta ve orta-üst sermaye grupları için, sadece ekonomik saldırganlık atılımlarında değil politik yönelimlerinde dahi Erdoğan’ın çizdiği sınırda yürümek, kendi sermaye birikimlerini yoğunlaştırıp sıçrama yaşamasını sağlamak için bir taktik işlevi görmektedir. Bu gruplar, neoliberal yağmanın daha büyük bir parçası olabilmek, pastadan daha fazla pay alabilmek için bunu yapmak zorunda hissedeler kendilerini. Bir bağlamda, onların ekonomik olarak “kendi sınıfları içerisinde sınıf atlamalarının” koşulları ile Erdoğan’ın siyasal programının başarıya ulaşmasının şartları kaynaşmıştır. Aynısı TÜSİAD ve benzeri çevreler için geçerli değildir. Onların politik programı Avrupa Birliği ve bilumum uluslararası sivil toplum örgütünün hazırladıkları uzun “öneri” metinlerine dayanır. Çünkü onlar Türk kapitalizminin en uluslararasılaşmış sektörleridir. Batılı metropollerin siyasal taleplerinin doğrudan bir aktarma kayışı rolü üstlenirler. Aynısı, başında “Anadolu” sıfat eki olan sermayedarlar için aynı şiddette ve derecede geçerli değildir. Bunların yanı sıra eklemek gerekir ki, “İslamcı burjuvazinin” bir kısmı yükselir yükselmez, bir taktik olarak kullandıkları “Erdoğan’ın çevresinde olan işverenler” durumunu, asıl stratejileri doğrultusunda revize ettiler ve TÜSİAD’a katıldılar. Erdoğan’ın buna ne karşılık verdiği Boydak örneğinde görülebilir. Orta ve orta-üst ölçekli sermaye gruplarının politik teslimiyete daha açık olan doğalarına rağmen Türkiye burjuvazisi, bazı azınlık sektörleri haricinde, bütün politik ve ekonomik virajlarda – bilinçli olarak değil ancak üzerlerine sinmiş bir sınıf refleksi olarak – benzer tutumlar aldılar. İstisnalar mı? Onlar sadece kaidenin oluşmasına yardımcı oldular.

Şimdi, yüksek ihtimalle yukarıdaki anlatı boyunca okuyucunun da kafasına takılmış olan ve yazdıklarımıza gelecek olan itirazların temel çıkış noktasını oluşturacak olan bir başka sorumuza gelelim: MÜSİAD tekelci bir sermaye grubu değil mi? Yani MÜSİAD Türk ekonomisinin çoğunluğunu veya çoğunluğuna yakın bir oranını elinde tutup, bu alanda satışı tek elden kendisi yönetip, farklılaşan sektörlerde fiyatlara egemen oluyor mu? Cevabı biz değil, kendileri versin. Kendilerinin 2014’ün Kasım ayında (yaklaşık iki sene önce) hazırlamış oldukları “Türkiye Ekonomisi Raporu” başlıklı metnin 146. sayfasına bakalım:

Oysa bu yeni dönemde, Türkiye gibi ülkelerin, tekelci yapıları koruyarak değil, tam aksine, rekabetçi yeni sektörleri öne çıkartarak yeni bir büyüme modeli geliştirmeleri gerektiği söylenebilir. Tekelci yapılar ve bunların oluşturduğu finans-kapital sistemi, yeni, rekabetçi bir alanı kendileri dışında hiçbir yatırımcıya açmazlar. Bu ancak, özellikle Türkiye gibi ülkelerde bu finansal yapı geriletilerek ve faize dayanan sisteme piyasa doğrultusunda müdahale yapılarak sağlanabilir. Bu konuda iktisatçılar, yatırım ve faiz oranları arasındaki ilişkiye dikkat çekmişler ve kriz sonrası yeni sektörlerin ortaya çıkması ve gelişmesi için, faize dayanan tekelci yapıların geriye gitmesi gerektiği üzerinde durmuşlardır.(3)

İlginç. “Tekelci” MÜSİAD, hükümete “tekelci yapıların korunmaması” çağrısı yapıyor! Marx ile Engels, manifestomuzda “burjuvazi kendi mezarını kazıyor” ifadesini kullanırken, yukarıda vuku bulan çelişkiyi kastetmemişlerdi umarım… İroniyi bir kenara bırakacak olursak, MÜSİAD’ın hükümetin ekonomik kurmaylarına yaptığı çağrının altında, kendilerinin tekelci bir grup olmanın yanından bile geçmedikleri gerçeği yatıyor. “İyi de nasıl olur, ekonomik veriler MÜSİAD’ı nerdeyse TÜSİAD’la eşit bir durumda gösteriyor” çıkışına vereceğimiz cevap yine aynı olacaktır: Nitelik. MÜSİAD’ın kâr oranlarının yüzde kaçından sanayi üretiminin sorumlu olduğu ile TÜSİAD’ın kâr oranlarından yüzde kaçının sanayi üretimi kaynaklı olduğu sorularının cevabı, hangi grubun gerçek zenginliği (sermaye birikimi ile üretim araçlarını) elinde tuttuğu probleminin de cevabı olacaktır. TÜSİAD ile MÜSİAD arasındaki iktisadi karşılaştırmanın niceliksel istatistikleri son tahlilde bir kuş tüyü hafifliği etkisi yaratırken, niteliksel olan veri balyoz etkisi yaratmaktadır. Niceliğin niteliğe dönüşümü mü? Türk kapitalizmi bu diyalektik yetenekten yoksundur.

Eğer sanayi üretimi, tüketimi, ihracı ve ithalatının Türk kapitalizmi içerisindeki olağanca ağır olan rolü anlaşılabilirse, TÜSİAD, MÜSİAD ve saray arasında hayat bulan “şeytan üçgeninin” ekonomik ve politik krokisi de kendiliğinden bir biçimde ortaya çıkacaktır.

Bir gerçeğe daha değinmeden geçmeyelim: TÜSİAD, “İslamcı burjuvazinin” sömürdüğü artı-değerler toplamının her biriminden, kendisi için bir komisyon alıyor. Kaynak ve tekelin adresinin kendisi olması sebebiyle, MÜSİAD’ın kârlarına ister istemez ortak oluyor. Ancak aynı ilişki, tersten de aynı şekilde işlemiyor, işleyemiyor. “Anadolu kaplanları” TÜSİAD’ın elde ettiği her kârdan, belirli bir pay almıyor, alamıyor. Belki KOBİ’ler söz konusu olunca komisyonunu cebe atıyor ancak tekelci kârların doğal bir ortağı asla olamıyor. Sözde “Batı” ve “Batı hayranlığı” karşıtlığı söylemlerinin sosyo-ekonomik temelinin bir bölümünü de, bu ilişki oluşturuyor.

Uluslararası ekonomik kriz ve ulusal toplumsal belirsizlik ortamında, eski sermaye ve zenginlik tekelinin sahipleri fiziksel ve iktisadi olarak yok edilmeden (onların mülklerine “el konulmadan”), Türk kapitalizminin azgelişmiş karakterinin yeni tekelci grupları yaratacak bir zenginliği yaratmasının veya biriktirmesinin mümkün olmadığını söyledik. Biz bu iddiamızda bir adım daha öne gidiyoruz: MÜSİAD tekelleşmemektedir, tekeller MÜSİADlaşmaktadır ancak matematiğin oran-orantı yasası dolayısıyla nitelikleri korunmaktadır.

3.) Sermaye saraya politik olarak teslim olmuş mudur ya da Erdoğan hangi Bonaparte’ın, hangi dönemidir?

Ulusal burjuvazinin saraya politik olarak teslim olması sorunsalı, biri nesnel biri öznel olmak üzere iki şart üzerinden okunmaya çalışılmalı. İlk olarak Erdoğan’ın sokakları kaybetmesi, yani nesnel bir öndevrimci veya devrimci durumun baş göstermesi koşulunu öne sürebiliriz. Belki güçlü bir seferberliğin sonucu olarak, belki bir grev dalgasının sonucu olarak, belki de yükselen bir kadın hareketinin sonucu olarak. Zira Gezi Ayaklanması’nda yaşanan buydu: Siyasal iktidar sokaklara hâkim değildi ancak ayaklanma, görevlerini mantıksal sonuçlarına vardıramadan sönümlendi. İkinci olan ve subjektif bir yönü olan şart ise saray rejiminin karakterini tahlil etmek bakımından daha hayati. Zira ikinci şart olmazsa, birincisi gökyüzünde asılı kalır: Erdoğan’ın bu kriz ve mülksüzleştirilme (iç savaş) tehdidine yönelik olarak onu bastırıcı ve istikrarı sağlayıcı bir hakem olarak çıkagelmesi. Burjuvazi ancak bu koşullarda saraya tamamlanmış bir teslimiyet sunardı. Bu durumda finans kapital, kendi sınıf iktidarında sokak sokak gedikler açılmasını engelleyebilmek adına olağanüstü politik yetkileri Erdoğan’a teslim etmekte bir beis görmezdi. Meşhur deyişle “ekonomik iktidarını koruyabilmek adına politik iktidarından vazgeçerdi.” Saray bunun gayet bilincinde. Neden bütün AKP kurmayları referandum süreci boyunca bir iş savaş retoriği kullanıyorlar? Neden Erdoğan’ın bütün söylemleri, bir iç savaşı alevlendirme potansiyeli taşıyor? Çünkü onun, değişik egemen blokların kendisine gösterecekleri teslimiyeti örgütleyebilmesinin tek yolu, iç savaştır. Erdoğan burjuva sektörlere ölümü göstermeden, sıtmaya razı edemez. Bu açıdan yaklaşıldığında iç savaşa ve/veya onun ön hazırlık sürecine karşı verilecek olan mücadele, en yaşamsal devrimci sorumluluk olarak karşımızda duruyor.

İç savaş taktiğinin kendisi, aslında başarı için tek yol gibi gözükse dahi çelişkili bir yapıya sahiptir. Erdoğan, mirasını almaya çalıştığı Bonapartların aksine bir iç savaşı veya devrimi bastıran; yahut içerideki bir devrimci seferberlik dalgasını dışarıda savaş başlatıp zafere erdirerek felçleştiren, sosyo-ekonomik istikrarsızlığı ve onun olasılıklarını sonlandıran bir önder değildir. Tersine, kendi varlığı bunlara sebebiyet verebilir! Halbuki bütün “başkanlar” yukarıda sayılanları başarabildikleri için ulusal bir mutabakat sonucu “başkanlık” yetkilerini devralmaya “hak” kazanmışlardır. Şu örneği vermeyi yerinde görüyoruz: Prusya’ya karşı savaşında Bonaparte’ın yenilmesi onun sonunu getirdi. İşçiler Vendome Sütunu’nu yıktılar, Paris’te iktidarı ele geçirdiler ve artık o noktadan sonra Fransız egemenlerinin Napolyon’a teslim olmaları için bir sebep kalmamıştı. Peki Komün’ü bastıran Thiers? O Üçüncü Cumhuriyet’in kurucusu ve Fransa tarihinin ilk Cumhurbaşkanı oldu. Bu bağlamda Erdoğan Komün’ü bastıran Thiers değildir, Prusya’ya karşı yenilip Komün’ün doğumuna sebebiyet verme ihtimali olan Napolyon’dur. Ancak Gezi’nin ardından Türkiye burjuva siyasal atmosferi yeni bir Thiers doğuramadı, eski Napolyon’unu kullanmak zorunda kaldı. Bu eski Napolyon, Thiers’in görevini yerine getirerek kendisine karşı açığa çıkan isyan dalgasını sindirdi ancak dolmuş olan siyasi miadını uzatabilmek için yeni zorluklarla baş başa kaldı. Bugün Türk finans kapitalinin yaşadığı çelişki, hem eski Napolyon’una muhtaç olmasından, hem de yeni bir Thiers yaratacak sosyo-politik yetenekten yoksun olmasından sentezlenen krize, bir çare bulamamasıdır.

Bir bağlamda saray kendi rejimini, eski Bonapartların metotlarını baş aşağı tutarak bina etmeyi denemektedir. Türk tekelci burjuvazisinin tercihleri de, buna göre şekillenecektir. Evet bu burjuvazi hantaldır, korkaktır, önderlikten yoksun ve vasıfsızdır. Ancak kendisini tehdit eden unsurun karakteri proleter olmadıkça, politik ve ekonomik mevzilerinden, sırf başkan olmak isteyen biri için vazgeçecek değildir. Erdoğan’ın Bonaparte’ın metotlarını baş aşağı çevirmek zorunda kalmasının birkaç sebebi var. Elbette ilki, kendisinin Fransız İmparatorluğu’nun ekonomisi değil, Türk kapitalizminin azgelişmiş sermaye birikimi üzerinde yükselmeye çalışması. Fransız egemenleri 1789, 1830, 1848 ve 1871 devrimlerinin ardından, bir hayli masraflı olan Bonaparte’ı ve onun programını finansal güçleriyle desteklemeye razıydı. Zira bu “masraflı” iktidarın karşılığı, kendilerinin iktidarlarını ve mülklerini yitirmemeleriydi.

Pekiyi Türk sermayesinin sarayın iktidarını desteklemesinin karşılığı ne olacak? Mevcut durumda – ne yazık ki – mülklerinin toplumsallaştırılması tehdidiyle karşı karşıya değiller. Bu bağlamda Varlık Fonu yönelimi, sarayın kendisinin yol açtığı masraflara bunun değeceğini sermaye gruplarına kanıtlama girişimi olarak da anlaşılabilir. Saray rejimi, “eski Türkiye’nin” serbest pazara sürmediği taşınamazları, kendi programının siyasal başarısı yolunda bir araç ve sıçrama tahtası olarak kullanmaya kararlıdır.

Türk burjuvazisinin doğumundan bugüne vasıfsız ve topal bir sınıf olmasına rağmen, mevcut Bonapartizmle henüz organik ve politik bir kaynaşmışlığı yaşamadığını, devlet aygıtının yönelimleri ile kendi iktisadi çıkarları arasında belirli bir özerkliğin ve açının korunduğunu söyledik. Ancak belirtmekte fayda var ki, bu özekliğin ve açının bir gerçek oluşu asla ve asla demokratik görevleri yerine getirme noktasında ilerici roller üstlenebilecek potansiyel bir sermaye grubunun varlığına işaret etmez. Patlamalı sürecin devrimci olasılıkları hayata egemen olmaya başladığında görüldüğü üzere bu egemen sınıf “saraydan çok saraycı” olmuştur, olacaktır da. Bunun anlamı, egemen sınıflar ile hükümet ve devlet aygıtının tarihte birçok kereler yaptıkları üzere, aralarındaki gerilimlere rağmen ortak düşmana (işçilere) karşı eylem birliklerine ve ittifaklara gidebilecekleri ve gittikleridir.

4.) Varlık Fonu uygulaması, saraya “yakın” sermaye çevrelerini orta ve uzun vadede neden zenginleştirmeyecektir?

Öncelikle bu fonun, saray rejimi “yanlısı” sermayeye aktarımı olasılığı, bu aktarıma duyulan ihtiyaca vurgu yapmaktadır. Eğer böyle bir ihtiyaç var olmamış olsaydı, hiçbir Bonaparte politik iyi niyeti sebebiyle bunları “yandaşlarına” peşkeş çekmezdi. Bu, siyasal manevra alanları arasından yapılan bir tercih değil, mevcut tablo içerisinde doğan bir zorunluluk olarak okunmalı.

Pekiyi varlık fonu, çizdiğimiz saray ve burjuvazi ilişkileri çerçevesinde nereye oturuyor? Varlık fonu uygulaması, tipik bir Bonapartist ekonomi politiği olarak, şirketlerin varlıkları üzerinden borçlanılmasını ve böylece, sarayın siyasal programına koşulsuz destek vermeye “razı olması istenen” (aslında zorunda kalmış olması tercih edilen) kapitalist sektörlere birçok kredi ve kaynak peşkeş çekilmesini öngörüyor. Bu yönüyle, finans kapitale dönük gösterilen ve iştah kabartması hedeflenen bir rüşvet olarak anlaşılabilir.

Bunun da ötesinde fon politikası envanterdeki varlıklar gösterilerek, borç istenmesinin önünü açıyor. Sermaye açısından “varlığım, varlığıma armağan olsun” benzeri bir yol haritasının izleneceği anlaşılıyor. Ancak envanterdeki sınırlı varlığı da kağıt üzerinde göstererek borç istemek, Türk kapitalizminin borç ödeme metotlarının proleterler açısından yoğun bir sömürü politikasıyla iç içe geçeceği anlamını taşımakta. Kiralık işçi büroları açmış, taşeronu ilke haline getirmiş, sendikaları, sigortayı ve güvenceli çalışmayı yok etmiş ve 15 binin üzerinde işçiyi katletmiş bir ekonomi politikası, eğer sayısız AVM ile inşaattan aldığı güçle, kendi taşınamaz mülklerini garantör olarak göstermeden borç alamayacak duruma geldiyse, orta ve uzun vadede faize binecek borcun nasıl ödenebileceği bir soru işareti olarak ortada durmaktadır.

Biz özellikle iki olasılık üzerinde durmanın yerinde olacağı kanaatindeyiz. İlk olarak fon uygulamasının özneleri ile nesnelerini, basit bir borçlu tüketici ve banka ilişkisine indirgeyip, şunu sorabiliriz: Haciz gelirse ne olacak? O zaman bu yeni palazlanan sermaye çevreleri, havasız kalan mum gibi sönecekler. Hacizden kurtulmanın tek yolu ise (Arjantin örneğinde olduğu üzere), emperyalizme daha yüksek oranlarda borçlanmak olacak. İkinci olarak, burjuvazinin ekonomik faaliyetlerinin devlet içine entegre edilmeye çalışıldığı bir uygulamadan bahsediyouz. Bu aynı zamanda, burjuvazinin ekonomik faaliyetlerinin taşıdığı çelişkilerin, devlet içine taşınacağı anlamına gelir. Böylece hem haciz tehlikesiyle ekonomi kırılganlaşıyor, hem de devleti içi antagonizmaların çapı şiddetlenerek büyüyor. Bu vurgulardan hareketle ekonomide “Arjantinleşmeyi”, devlet idaresinde ise “Balkanlaşmayı” bekleyebiliriz.

Saray rejimi, politik bir taktik olarak kendisine “yandaş” olarak örgütlemeyi istediği çevreleri zenginleştirme kaygısı taşısa da, bu yönde uygulamalar hayata geçirdikçe sürecin patlamalı ve kırılgan niteliğini derinleştiriyor. Sermaye birikiminin eşitsiz bileşik doğası ve onun yasaları her yerde sarayın karşısına dikiliyor. Hydra isimli mitolojik yaratığı aklımıza getirelim. Bu yaratığın özelliği kendisine vuruldukça ve saldırıldıkça güçlenmesidir. Efsaneye göre çok başlı Hydra’nın bir kafasını kesince, iki kafası çıkmaktadır. Aynısını saray rejimi ve orta, orta-üst sermaye çevreleri ile tekelci finans kapital için geçerli değildir. Burjuva siyasal bir mutabakatı hedefeleyen yeni ekonomi politikaları (Varlık Fonu) ve siyasal yönelimler (yeni anayasa), iki kafanın kesildiği yerde sadece birisini geri çıkartabiliyordur. Düzen zayıfladıkça güçlenmiyor, güçlendikçe zayıflıyordur. İleri doğru atılan her bir adım, geriye doğru atılan iki adımı temsil etmektedir.


Dipnotlar:

1.) MÜSİAD’ın 2012 tarihli “Türkiye Ekonomisi Raporu”. Bkz. http://www.musiad.org.tr/F/Root/Pdf/Ara%C5%9Ft%C4%B1rma%20Raporlar%C4%B1/T%C3%BCrkiye%20Ekonomisi%20Rapolar%C4%B1/Turkiye_Ekonomisi_Raporu_2012.pdf

2.) İzmir Ticaret Odası, Ar&Ge Bülten. Bkz. http://www.izto.org.tr/Portals/0/Argebulten/sanayininmevcutdurumu_ahmetyetim.pdf

3.) http://www.musiad.org.tr/F/Root/burcu2014/Ara%C5%9Ft%C4%B1rmalar%20Yay%C4%B1n/Pdf/Ekonomi%20Raporu/Turkiye_Ekonomisi_Raporu_2014.pdf

image_pdfimage_print