Tam her şey bitti derken asker El Bab’a kadar gitti; biraz uzun sürdü ama olsun! Yoksa işler yeniden yoluna mı giriyordu? Oysa hem Ortadoğu hem de bu bağlamda Suriye politikaları iflas etmişti. Hatta Numan Kurtulmuş’un ağzından Suriye politikasının baştan beri hatalı olduğuna dair sözler duymuştuk. Kurtulmuş, “Başkaları da öyle, ama biz de geçerli bir politika ortaya koyamadık… Keşke zamanında geçerli bir barış perspektifi geliştirebilseydik… Yakında inşallah dışarıdan zorlamayla değil, Suriye halkının kabul edebileceği bir çözüm bulunacaktır…” demişti. Bir iki gün sonra Başbakan da, Esad ile geçiş için oturulup konuşulabileceğini, Suriye’de suhulet içinde geçişin sağlanabileceğini söylemişti. Onca esip gürlemenin ardından bu kadar özeleştirel sözler, hatta “süt dökmüş kedi” halleri işlerin yolunda gitmediğinin, bu işleri kıvıramadıklarının da itirafıydı.

Bu ne çoşku..!

Rus uçağının düşürülmesinin ardından Suriye’de kıpırdayamaz hale gelmişlerdi. Sonra malûm uluslararası-bölgesel nedenlerden kaynaklı bir müdahale fırsatı doğdu; Türkiye, “ortağı” ÖSO ile birlikte El Bab yollarına düştü. Talih belirli sınırlar içinde de olsa yeniden yaver gitmeye başlamış gibiydi. “Sınırlıydı” çünkü operasyonun boyutları “düveli muazzama”nın icazetine bağlıydı. Reis bir ara askeri harekâtın amacının “Esed” iktidarına son verilmesi olduğunu beyan etse de Rusya’nın uyarılarıyla kendini toparlamak zorunda kaldı. Daha önce, El Bab’ın alınmasının ardından sıranın Mınbiç ve Rakka’da olduğunu da söyleyen RTE’nin daha sonra son noktanın El Bab olduğunu açıklaması, Numan Kurtulmuş’un “El-Bab operasyonunun başarılı olmasıyla Fırat Kalkanı harekâtının hedefine ulaşmış olacağı” sözleri boşa değildi; belli ki Türkiye’ye çizilmiş bir sınır vardı. Bu sınır arada bir birkaç bombayla hatırlatılıyordu.

Ancak bizimkilerin yeniden “coşmaya” başladığı görülüyor. Bu da “Acaba talih yeniden yüzlerine gülmeye mi başladı?” sorusunu akla getiriyor. Belli ki durumda değişen bir şeyler var; en azından bir takım ümitler, beklentiler, yepyeni fırsatlar… Suriye’de sona gelinmiş gibi görünse de barış kolay değil. Ortadoğu’nun tekinsiz ortamı, güçler dengesinin oynaklığı, çürük zeminler, Suriye savaşının karanlık ve karmaşık labirentleri, bölgeye müdahil güçlerin niyetleri, karşılıklı ilişki ve hamleleri hesaba katıldığında işin bilinen veya zannedilen sınırlar içinde kalmama ihtimali küçümsenemez. Nitekim iyi birer stratejist olmasalar da kurnaz ve tecrübeli fırsatçılar olan yöneticilerimiz, Trump’ın başkan olmasının ortaya çıkardığı bazı ihtimalleri değerlendirme yolunda hazırlıklara girişmiş görünüyorlar. Mesela RTE, son günlerde birden bire “bambaşka” şeyler söylemeye başladı:

“El Bab’dan sonra durmak… Böyle bir şey yok. Orada bir iletişim sıkıntısı olabilir. El Bab bir defa bizim nihai hedefimiz değildir. Şu ana kadar biliyorsunuz 3 bini aşkın DEAŞ’lıyı etkisiz hale getirdik. DEAŞ’ın asıl merkezi El Bab değil Rakka. Nihai hedef de 5 bin km karelik bir alanı temizlemektir. Bizim Türkiye olarak burada kalmak gibi bir hedefimiz yok. Bu ayrı bir konu. Nasıl Cerablus, El Rai, Dabık temizlendi, oranın kendi insanı yerleşti. El Bab da temizlenecek ve orada El Bab’lı yerleşecek. DEAŞ’ı, YPG’yi ve PYD’yi oradan boşalttıktan sonra Rakka’yı da DEAŞ’tan boşalttıktan sonra zaten bizim orada kalmamız çok ama çok lüks olur. Fakat bunu şimdi konuşmak çok erken olur diye düşünüyoruz.”

Trump’la; kim bilir..!

Türkiye uzun süredir Rakka konusunda ABD’yi operasyonu Kürtlerle değil de kendisiyle ve denetimindeki ÖSO ile birlikte yapmaya ikna etmeye çalışıyor. Obama’dan bir ümit yoktu, ancak politikası henüz netleşmemiş olan Trump belki de ikna edilebilir. Bu aynı zamanda, iktidarı son dönemde Rusya’ya olan mecburi ve hazin bağımlılığından da kurtarabilir. Hatta iki büyük güç karşısında sürdürmeye çalıştığı denge oyununda yeni bir koz elde edip Suriye’de yeniden “büyük işlere” girişmesinin yolunu açabilir; kim bilir…

Yani RTE yeniden en başa dönmüş gibi! Onca olup bitenin ardından, bir süre önce yaptığı üzere “Esadsız Suriye”den söz etse bile kimse şaşırmayacak! Neredeyse her şeye yeniden başlayacak… Kısacası çok sık tekrarladığımız gibi “bu pilav daha çok su kaldırır” ve aynı şey, gerçekleşebilecekmiş gibi görünen Suriye barışı için de geçerlidir. Bilindiği gibi, Türkiye, Suriye’de başlangıçtaki hayal ve hevesleriyle hiç uyuşmayan bir konuma düşmüştü. Halep’in Rusya ve İran’ın belirleyici desteğiyle, İslamcı örgütler başta olmak üzere rejim dışı/karşıtı tüm unsurlardan arındırılarak tamamen rejimin denetimine geçme sürecinde Rusya karşısında düştüğü “süklüm püklüm” durumun da etkisiyle, biraz olsun bir şeyler koparmak amacıyla “aracılık” işine razı oldu. Bu rol, yüksek siyasi yetenek ve tecrübesinden değil, uzun süredir teşriki mesai içinde olduğu İslamcılar üzerindeki etkisinden kaynaklanıyordu. Türkiye, İslamcıları ikna etmesi ve Halep işinden vazgeçmesi karşılığında Suriye meselesine belirli sınırlar içinde ve IŞİD’le savaşmak koşuluyla yeniden dahil olabilecekti. Bu gelişme, bir yönüyle El Bab’a kadar ilerleme imkânı verirken bir başka yönüyle Astana görüşmelerinde “garantör” konumu sağladı. Tabii, bu aynı zamanda ABD’nin görece dışında olduğu kritik bir süreçte, Rusya ve İran gibi “tekinsiz dostlarla” baş başa kalmak anlamına da geliyordu.

Yeni ufuklar… Yeni umutlar..!

Trump’ın başkanlığı, Türkiye’yi yöneten güç açısından tedirgin de olsa yeni umutlara yol açtı. ABD’nin ülkenin kuzeyini ve bazı “eğit donat” ilişkilerini saymazsak inisiyatif kaybettiği Suriye sorununa yeniden ve aktif bir biçimde dahil olma ihtimali, savaşın en azından bir süre için yeniden harlanmasına yol açabilir. Buna Trump’ın bir “güvenli bölge” üzerine söyledikleri de eklendiğinde RTE’nin “umut dolu” açıklamalarının nedeni anlaşılır. Ancak bu umut, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi “tedirgin” bir umuttur. Çünkü hem Trump’ın ne yapacağı henüz belli değil, hem de sözünü ettiği güvenli bölgenin sonunda kimin işine yarayacağı meçhul. Türkiye’nin imar edip Suriyeli göçmenleri yerleştirmek ve bölgeyi IŞİD’den temizleme gibi gerekçelerle, gerçekte ise Kürt meselesinin “halli” ve bölgede olabildiğince kalıcı bir hale gelme ve elbette Suriye masasında yer kapma amacıyla savunduğu güvenli bölge hedefinin ABD açısından farklı bir anlam taşıması ihtimali var. Yani Kürtleri merkeze koyan, Irak Kürdistanı’nda federe bir devlete yol açan “Çekiç Güç” benzeri bir sonuç, iktidar açısından korkutucudur. Bu nedenle ABD ile, Kürtleri devre dışı bırakacak ve Rakka işinde bir biçimde rol kapmaya yönelik bir anlaşma peşinde koşuluyor. İktidara göre böyle bir başarı aynı zamanda Türkiye’nin Rusya ve İran karşısındaki konumunu güçlendirip elini yükseltecek, oyun sahasını genişletecektir. Üstelik ABD’nin yeni yönetimi, henüz “sızıntı” halinde olsa da, “İran’a karşı Sünni blok ve bu bloğun İsrail ile ittifakı” şeklinde özetlenen bir politik çizgiye yöneleceğine dair işaretler veriyor. Bu yeni İran ve Ortadoğu politikasının bölgede yaratacağı yeni ittifak ve şekillenmeler, fırsat ve imkânlar da hesaba katılmalıdır.

Bütün bunlar RTE’nin, rol modeli Abdülhamid Han’dan mülhem, büyük güçler arasındaki denge ve çatlaklardan istifade, birini diğerine karşı kullanma politikasına yeni ufuklar açıp pazarlık imkânları sağlayabilir. Mesela yeni ABD politikalarında kapılacak önemli roller, emperyalizmle yenilenmiş ilişkiler temelinde İran’a karşı oluşacak bir “Sünni eksene” liderlik etme hevesinin depreşmesi gibi… Bunlar az bir şey midir!

Rejimin yeniden Suriye-Ortadoğu işine dalmasına imkân sağlayacağını düşündüğü imkânları esas olarak tek başına kendi diplomatik yetenek ve becerileriyle yaratmadığı açık. Elbette “çatlak ve denge”, hatta “şantaj” politikasının bir rolü var. Ancak asıl rol dağıtımı ve sınır belirleme gücü başkalarının elinde. Üstelik herkes Türkiye’nin “yumuşak karnının” farkında. Bu nedenle Suriye politikasında büyük güçlerin, başta Kürt sorunu olmak üzere Türkiye’nin birtakım kâbuslarından da istifade ederek Türkiye’ye ayar verdikleri, onu kullanmaya çalıştıkları ortada. Yani bizimkiler, var olan koşullarda bir yerlere yönlendiklerinde kendi işlerini yaptıklarını zannederken aslında başkalarının işini yapıyor olabilirler! O arada kendi ceplerini olabildiğince doldurmaya çalışmaları işin esasını değiştirmiyor. Türkiye, her ne kadar çok yönlü oyunlarla büyükler arasındaki çelişkileri kullanmaya çalışarak ve “vazgeçilmez konumunu” hatırlatarak kendine yer açmaya çalışsa da kendi başına aşamayacağı sınırlı bir alanda hareket ediyor. Nitekim arada bir yaşanan Rusya kaynaklı bombalı-ölümlü “kazalardan” veya “koordinasyon” sorunlarından, “faili meçhul” bombalamalardan, bazen “yetersiz hava desteklerinden” ve “büyüklerin” Kürtlere yönelik muhabbetlerinin iniş çıkışlarından yola çıkarsak Suriye içindeki askeri faaliyete ilişkin Rusya ve ABD kaynaklı icazetin belirli sınırları olduğu anlaşılır. Yani, CIA Başkanı’nın ziyaretine denk gelen son “kazanın” Moskova Mutabakatı’nın ihlalinden kaynaklandığına dair söylentinin altı boş olmayabilir.

Gelinen yer…

Şimdilerde yeniden “coşma” belirtileri gösteren iktidarın, “oyun kurucu, bölge gücü” gibi hedeflerle yola çıkıp sonunda geldiği yer, o hiç beğenmediği “eski Türkiye”nin “Kürtlere gün yüzü göstermeme” noktasıdır. İktidar bölgenin “stratejik derinliklerinde” boğulmuştur. Ne tür ittifaklar içinde, hangi belalı işlere girişecek olursa olsun bu gerçeği değiştirmesi çok güçtür.

Türkiye’yi yönetenlerin “talihin yüzlerine yeniden gülmesi” zannettikleri uluslararası-bölgesel durum ve bu durumun yeniden canlandırdığı siyasi-militarist heveslerle, bir “iç savaş rejimi” olarak başkanlığın patlayıcı bileşimi, (ki aralarında sıkı bir ilişki vardır) gidişat engellenemediği takdirde Türkiye’nin felâketine yol açacaktır. Bu işlerin öyle kolay olmadığı, El Bab’da “terör örgütü” IŞİD’le çok uzun süren savaşta görülmüştür. Savaşın dallanıp budaklanarak Rakka’lara falan varması, işin içine PYD’nin, YPG’nin, Rojava’daki Kürt kantonlarının katılması, bunun sonucu olarak bölgenin bilinen ve henüz bilinmeyen bütün musibetlerinin aynı zamanda Türkiye’nin iç siyasetinin meselelerine dönüşmesi; toplumsal, etnik ve mezhebi bir çatışmanın unsurları haline gelmesi maddi ve manevi olarak kaldırılabilecek yükler değildir. Ancak “yurtta savaş, cihanda savaş” politikası, sözünü ettiğimiz iç savaş rejiminin temel çizgisi olacaktır. Türkiye, başkanlık rejiminin “nihai zaferi” uğruna bölgesel askeri ve siyasi başarılar peşinde koşan bir iktidar tarafından kolayca çıkamayacağı bir kapana sokulmaktadır. Referandumun “Hayır”la sonuçlanması hayırlı bir başlangıç olabilir, ancak iktidar, dönülmez bir yola girmesi nedeniyle savaşı hem içeride hem de dışarıda şiddetlendirme çizgisinde devam edecektir. Kurtuluşumuzu kendi ellerimizle gerçekleştiremememiz, hiç olmazsa bu yolda güçlü adımlar atamamamız halinde, bin bir felâketin ardından, sonunda yine başka birileri tarafından “kurtarılacağız”; tabii bedelini ödemek şartıyla!

Cumhurbaşkanı bir konuda haklı; bu iş El Bab’da bitmez..!

image_pdfimage_print