Anayasa değişikliğinin tek adamlık getireceğini anlamak için zeka yönünden pek de mahir olmaya gerek yok. Binali Yıldırım dahi mitinginde yaptığı konuşma ile tek adamlığın oylandığını kabul etmiş durumda.

Peki Evet çıkarsa gerçekten de Erdoğan yönetimi kendi geleceğini garanti altına alabilir mi? Kurulu ve değişmez bir düzen yaratabilir, ikinci bir Mustafa Kemal yahut Suriye’deki Esad ailesi gibi bir gelenek bırakabilir mi?

Somut olgular bunun yapılabilir olduğuna dair güçlü emareler sunmuyor. Bu denli önemli olan referandum sürecinde bir slogan dahi bulamamaları, bırakalım devleti yönetmeyi, referandumu bile yönetemediklerini gösteriyor.

Böylesi bir referandum sürecinin Erdoğan’ın hayallerini süsleyen bir şey olmadığını söyleyebiliriz. Erdoğan iç ve dış politikadaki ağır yenilgilerinin ardından buraya sürüklendi. Evet başkanlık sistemi nicedir amacı idi. Ancak böylesi koşullar içerisinde değil.

Bilim dünyasında güç, belirli bir işi yapmanın hızı olarak tanımlanır. İşte Erdoğan yönetimi tam olarak bu bağlamda güçlü değil, güçsüzdür. Daha öncesinde de ifade ettiğimiz üzere başladığı hiçbir işi bitiremiyor. Yıkıp dağıtıyor ancak bir türlü nihayetine erdiremiyor. Unutmayalım daha birkaç ay önce derneklere başlayan saldırı tamamlanamadan olduğu yerde kaldı. Cumhuriyet gazetesinin yayınına son verilemedi. Parti liderleri tutsak edilse de asıl istek olan HDP’nin kapatılmasına geçilemedi. Akademisyenler ihraç edilebildi ancak iktidarın onca manipülasyonuna rağmen akademisyenlere yönelik toplumsal bir öfke açığa çıkmadı. Aksine, akademisyenlerle dayanışma gösterileri ciddi şekilde büyüdü ve toplumun her kesiminden destek aldı.

Holigan basın tüm gücü ve çirkefliğiyle çalışsa da saray yönetimine rahat nefes aldıracak bir zaman yaratamıyor. Kötüye giden ekonomi geçtiğimiz bir ay içerisinde yapılan geçici tadilatla aslında daha da kırılganlaştı. 15 Temmuz üzerinden yapmak istedikleri propaganda, darbe davalarının başlaması ile inandırıcılığı azalan bir yolda seyrediyor. Tüm bu kabiliyet yoksunluğu içerisinde kış lastiği ile ilişkili yasa dahi ancak bir Kanun Hükmünde Kararname’ye sıkıştırılarak çıkartılabiliyor.

Referandum Erdoğan’ın bitmeyecek kabusuna dönüşüyor

Hayır diyen terörist mi, değil mi? Erdoğan ve AKP yönetiminin bu konuda karar kılamamış oluşu, sonucu ne olursa olsun, referandum sonrasında aslında ne yapacağını bilmediklerinin basit bir göstergesi. Neden mi? Kampanyalarına yıkıcı, bölücü, yapıcı… ne olursa olsun bir içerik bulamıyorlar. Şaka değil, akılları yetmiyor değil. Bulamıyorlar. Bu da alelacele hazırlanıp Meclis’ten referanduma sevk edilen anayasanın, devletin nasıl idare edileceğiyle alakalı olmadığını, yalnızca Saray’ın bekasını garanti altına aldığını gösteriyor. Şimdi referandum kampanyasını nasıl sürdüreceklerini bilmedikleri gibi mevcut anayasa geçse dahi bu kez nasıl yöneteceklerini bilmiyor olacaklar.

Rejim oyunları

Bu yazı yazılmaktayken TSK’dan 77 askerin daha Bylock kullandığından ötürü gözaltına alındığı haberi yayımlandı. Aynı sırada Erdoğan: “Hayır’ın gideceği yer Kandil. Hayır eşittir çukurdur.” diyerek Hayır’ı terörle eşleştirdi. Oysa ki bir hafta önce Hayır diyen teröristtir diyen bir vali görevden alınmıştı.

Son bir ayın sessiz gelişmeleri saymakla bitmez. Özellikle Erdoğan’a suikast davası duruşmalarında gerçek sorumluların bir türlü bulunamaması ve askerlerin çoğunun FETÖ ile bağlantılı olmadığını ifade etmesi Erdoğan yönetiminin devlet içerisinde kalan son rakibinin Gülen hareketi olmadığına dair güçlü ipuçları taşıyor. Yani Erdoğan devraldığı rejim krizlerinin ceremesini tıpkı kendisinden öncekiler gibi çekmeyi sürdürüyor. Hem de nadir görülen yüksek bir yoğunlaşma ile. Öyle ki üst ve özellikle ara kademelerden kimlerin darbe girişiminin sorumluları olduğuna dair somut isim zikredilemiyor. Eldeki tek suçlu Fethullah Gülen ve yurt dışına kaçan askerler olarak lanse ediliyor. Ancak bu söylem mantıkla uyumlu değil. İlk etapta akla gelen sorular şunlar; darbe planı içerisinde olup da sonradan vazgeçen kişiler hala görevlerine devam ediyor olabilirler mi? Darbe girişimi esnasında pazarlıkla taraf değiştiren kimseler halen görevine devam ediyor olabilir mi? Girişimin sorumlularının aktif unsurları dahi görevlerinde olabilirler mi? Bu soruları yanıtlamak için elimizde fazla veri yok. Ancak Erdoğan’ın ben konuşursam yer yerinden oynar derken neyi kast ettiğini ve tehditlerin pek de savuşturulmadığını daha da iyi görebiliyoruz.

Erdoğan referandum sürecinde hayatının en uzun aylarından birini yaşayacak. Gerçeklere hakim olmamamız için de elinden geleni yapıyor ve yapacak da. Ancak belirsizlik ile ayakta kalabiliyor. Şubat ayının sonunda Genelkurmay’ın Hürriyet gazetesine verdiği “Karargah rahatsız” başlıklı röportaj Saray tarafından nefretle karşılandı. Bir bardak suda fırtına koptu ve Hürriyet gazetesinin genel yayın yönetmeni görevini bırakmak zorunda kaldı. Bu durumu, hiçbir şeye tahammülü olmayan bir reisin “kavgada yumruk saymayarak, rakibi düştüğünde de yumruklamaya devam etmesi”[1] şeklinde açıklayanlar var. Ancak Türkiye’deki denetlenmesi zor devlet bürokrasisi içerisinde her türden huzursuzluk ani bir karşılık bulabilir ve reis bu kez öfkesinden çok korkusunu dile getiriyor da olabilir.

MHP’nin desteği ile referanduma gidilmiş olması Erdoğan’ın üzerinde bir başka kambur. MHP ile AKP arasındaki her türden ayrılıklar ciddi gerilimlere yol açabilir. Bunun son örneğini Bahçeli’nin Barzani görüşmesine sinirlenmesi ile yaptığı yazılı açıklamada gördük.

Devlet içindeki çatışmalara dair elimizde yeterli veri yok. Ancak ortada bir devlet işleyişinin neredeyse kalmadığını ve Erdoğan’ın referandumu baskı ile kazansa dahi bu işleyişi kuramayacağını görebiliriz. Her türden örgüt gibi devlet de ancak insanlardan oluşabilir. Sarayın elinde yeterli sayı ve donanımda kadro yokken başta dışlanmış AKP’liler olmak üzere MHP gibi müttefiklerle kurulan ilişkilerin de hiç sorunsuz olmadığını hissedebiliyoruz.

Uluslararası gelişmeler de Erdoğan yönetimine umut vermekten uzakta. Avrupa ile kurulan ilişkilerin aldığı yaralar henüz tüm sonuçlarını göstermedi. Suriye’nin geleceği ve yeni hayalperest politakalar da Erdoğan’ın çözmesi gereken ancak çözme gücünü ne yaparsa yapsın bulamayacağı başka sorunları işaret ediyor. Hepsinden önemlisi (şu gerginlikte sıkça gündem olamasa da) Erdoğan’ın önünde Türkiye’nin tarihsel sorunlarından biri olan Kürt sorunu hiç olmadığı kadar radikalleşmiş bir biçimde durmayı sürdürüyor.

Kendisinin ve ülkenin geçmişi tüm ağırlığı ile Erdoğan’ın omuzlarında. Yalnızca kendisine biat edecek kimseler dahi O’na yetmiyor. Açıkça kendisi ifade etmedikçe hiçbir işi yapmayacak kimselere ihtiyaç duyuyor. İşini bir fedailer sürüsü dahi göremiyor. Her birine atacağı adımları tek tek ifade etmesi gerekiyor.

Erdoğan’ın TRT yönetim kurulu için Binali Yıldırım’ın hazırladığı listeyi kimseye haber vermeden reddettiğinin açığa çıkması belki de bu durumun en güzel örneklerden biriydi. Yıldırım hiç de öyle Erdoğan’ın arkasından iş çevirecek ve O’na zarar vermeye niyetli kimseleri devlete yerleştirmeye çabalayacak birine benzemiyor. Böyle bir şey nasıl yaşanabilir ki? Bu soruya Erdoğan’ın kendisine varlığını borçlu olan kimselerden bile zarar görebilecek kadar kırılgan olduğunu söyleyerek cevap verebilir miyiz?

Sarayın büyük referandum faaliyeti: Ekonomik teşvikler

Baskıları saymazsak Erdoğan şu ana dek referandum çalışmalarının bel kemiğini ekonomiye rötuş yapmak üzerine kurdu. Varlık Fonu ile işçi emekçilerin her türden vergisiyle oluşturulmuş işletmelerin tüm varlığı burjuvaziye açıldı. Doların değeri, Merkez Bankası’nın dolar rezervinde ciddi kayıplara yol açma pahasına düşürülmeye çalışıldı. Varlık fonuna aktarılan şirketler ve işsizlik fonu üzerinden patronlara vergisiz ve hatta ücretsiz işçi çalıştırmanın olanakları yaratıldı. Bu da eldeki yetersiz barutu iyiden iyiye azalttı. Döviz girişi kontrolü kaldırılarak kara para girişi üzerindeki tüm denetleme lağvedildi. Batılı burjuva kardeşleri istikrara inanmayıp yatırımı Türkiye’ye yönlendirmeyince Arap burjuva kardeşleri elindeki tek seçenek olarak kaldı.

Varlık Fonu’nun kullanımı, kamu ve doğa kaynaklarının yoğun tahribi pek çok kesimce Erdoğan’ın bir şekilde yeniden paçayı sıyırmasının dinamiği olarak görülse de kazın ayağı öyle değil. Yeni yatırımlara sunulan garantiler kamu kaynaklarının hızla erimesine yol açıyor. Yapılan her mega projenin de gösterdiği gibi, anlık rahatlamaların tamamı kısa sürede astarı yüzünden pahalıya mal oluyor. Yani ekonomideki son bir aylık göstergeler önümüzdeki süreçte daha sert bir çakılışı hızlandırmak dışında bir işe yaramayacak. Enflasyon değerlendirmelerinde birçok rakam oyunu yapılmasına rağmen Şubat ayı değerlerinin açıklanması ile birlikte enflasyon çift haneli sayıları gördü. Sarayın ajandasında bir yarın sayfası yok. Yapılan her şey yalnızca bugün için işe yarıyor ve yarını tüketiyor.

Evet’ten sonrası ancak referandum süreci gibi olabilir

Referandum’dan Evet’in çıkması sarayın işçiler, sosyalistler, kadınlar ve tüm ezilenler üzerindeki tahribatını alabildiğine arttıracak. Bununla ilgili herhangi bir iyi niyete kapılmanın anlamı yok.

Tahribatı yaratabilecek güçte olması yeni bir şey inşa edebilecek güçte olduğu anlamına gelmiyor. Kurulamayan bir devlet yapısı, tükenmez rejim krizleri, normalleşemeyen dış politika, ekonomik kriz, kimsenin gerçek dost olamayışı ve her geçen gün müttefik sayısındaki azalma Erdoğan’ın Evet’ten sonrasının kendisi için bile tufan olabileceğini gösteriyor.

Gelecek umut vaat ediyor mu?

Tarih bize istisnai bir şaka hazırlamıyorsa Erdoğan’ın rotası gürültülü bir tükenişi nişan alıyor. Kalıcılaşması, kuşaklar boyu sonuç bırakması için kimsenin yapabileceği bir şey yok. İşçi düşmanı onlarca politikanın mimarı olan AKP yönetiminin sonuna gelinmesi bir an için içimizi ferahlatır gibi olabilir. Ancak AKP yönetimi yalnızca kendi sonuna gitmiyor. Bir avuç ayrıcalıklı aile hariç olmak üzere tüm Türkiye’yi bu düşüşe kendisiyle birlikte sürüklüyor.

Bu yüzden yaşananların basit birer takipçisi olamayız. Olan biten her şey bizleri de en az Erdoğan’ı ilgilendirdiği kadar ilgilendiriyor. Rejimden gelen çatlak sesler, devletin artık işlemez bir hale gelmesi, eskiye dönüşün imkansızlaşması ve AKP ile aynı akımlardan beslenen başka partilerden yahut bizzat AKP’nin içerisinden gelen çatlak seslerle yetinemeyiz. Batı’nın Erdoğan’ı muhatap kabul etmemesi de bizleri sevindiremez. Çünkü Avrupa emperyalizminin yaptığı şey Erdoğan’ı yalnızlaştırmak değil, Türkiye işçi sınıfı mücadelesini çaresizlik ve terk edilmişliğe mahkum etmektir.

Türkiye bu gibi krizlere yatkın bir ülkeydi. Erdoğan yönetiminin hakkını yemeyelim. Bir büyük başarısı var. Bugüne değin hiç kimse Türkiye rejiminin korkulu kriz dinamiklerinin tamamını aynı anda çağırabilme yeteneğini gösterememişti.

Olan bitenler bizi her zamankinden çok ilgilendiriyor. Bu yüzden her zamankinden çok özne olmaya çabalamak, elimizdeki en ufak örgütlerimizi savunmak, bağımsız sınıf politikasını yaymaya çabalayan partimizi inşa etmeye kararlılıkla bağlanmak, yaklaşan tufanda ayakta kalabilmemiz için bize biricik dayanağı sağlayan şey olacak.

Baskı, hile ve usulsüzlükle çıkarılan bir Evet dahi Saray’ın rıza üretme yetisini arttıramayacak. Mücadele için daha çok sebebimiz olacak ve işçi sınıfını bir araya getirebilmek için irili ufaklı pek çok olanak ile karşılaşacağız. Belki Saray’a, belki de Saray’ın karşısında yükselen yeni burjuva odaklara karşı.

Hayır çıkarsa ne olur?

Son dönem göstergeleri, adil bir seçim süreci olması halinde Erdoğan’ın ezici bir referandum yenilgisi alacağını işaret ediyor. Tutuklama ve baskıların, propaganda kısıtlamalarının olmadığı ve hatta Erdoğan ile yüz yüze tartışılabilen bir seçim süreci yaşasak sonucun ne olabileceğini anlamak için araştırma şirketlerinin verilerine bakmaya gerek kalmazdı. Hatta tüm baskılara rağmen eğer seçim bugün gerçekleşse yalnızca adil bir seçim gününün dahi Hayır için yeterli olduğunu iktidarın yazarları dahi kabullendi.

7 Haziran’ı yaşadık. Seçim yenilgisini kabul etmeyen iktidar kıyameti yaşatarak yeniden seçimlere yönelmişti. Ancak şunu unutmayalım. Referandum sürecinde dahi yalnızlık ve korkusu bu denli artan Saray yönetimi Hayır’ın karşısında elindeki tüm müttefiklerden yoksun kalabilir. Böylesi bir süreç de referanduma programsız giren işçi sınıfının derlenip toparlanması ve gerçek bir güç birliğini yaratması için bulunmaz bir fırsat sunabilir.

Erdoğan kitleleri bir felakete sürüklerken hiçbir burjuva kanat gerçekçi bir çıkış önerisinde bulunamıyor. Evet saflarımız dağınık ve zayıf. Ancak güncel yaşam tüm yıkımların karşısında gerçek bir alternatif olabilecek tek gücü, işçi sınıfını yeniden gösteriyor. Sabırla tek adam rejimine karşı gelirken, sınıfçı bir çıkış yaratabilmenin tüm olanaklarını zorlamalıyız. Diğer ülkelerdeki kardeşlerimizin, proleterlerin seferberliği bizim için yeterli bir kıvılcım haline gelebilir. Bu fikri güçlendirmek bizim sorumluluğumuz.

“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar” bizler de henüz keşfedilen gezegenlerdeki olası canlılardan biri değil, çağımızın insanı olduğumuza göre önümüzde bulduğumuz ve geçmişten devreden verili koşullarda tarihimizi yapmakla mükellefiz.

 

[1]       Hasan Cemal 28 Şubat günü Aydın Doğan’a yazdığı ve T24’te yayımlanan açık mektubunda böyle yazmıştı. Liberalimizin bu duygu dolu mektubu büyük bir acziyeti içerisinde saklıyor. Hasan Cemal, “bağımsız gazetecilik” meselesine dair duyduğu safiyane fikirlerini -Aydın Doğan O’na bu konuda hep kızarmış- son bir kez açıklıyor. Mesele bağımsız gazeteciliğe duyulabilecek inançta değil, kapitalizme duyulan kör inançta olmasın sakın? Mektubu burjuva liberallerin kapitalist krizler karşısında nasıl da çaresiz olduklarının bir itirafı olarak arşivlerde tutmak gerekir.