Gayrimeşru bir KHK

Akademideki tasfiyeler kamuoyunda, sansürün her çeşidine rağmen azımsanmayacak bir yer buldu. Çoğu Siyasal Bilgiler Fakültesi nam-ı değer Mülkiye’den olmak üzere Ankara Üniversitesi’nden 72, Marmara Üniversitesi’nden 23, Yıldız Teknik Üniversitesi 27 akademisyen ihraç edildi. Bu akademisyenlerin arasında, Prof. İbrahim Kaboğlu, Prof. Öget Öktem Tanör, Doç. Murat Sevinç, Prof. Yücel Taşkın gibi kamuoyunda tanınan bilim insanları da bulunuyor.

Hangi gerekçeyle kamu görevinden ihraç edildi bu bilim insanları? Kanun hükmünde kararnameye bakalım: “Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı…”. Kısacası milli güvenliği tehdit ettikleri gerekçesiyle…

Ülke sınırları dışında da bilimsel çalışmalarıyla tanınan Anayasa profesörü İbrahim Kaboğlu mu milli güvenliği tehdit ediyor? Türkiye’nin ilk nöropsikoloğu, 81 yaşındaki Prof. Dr. Öget Öktem Tanör mü milli güvenliği tehdit ediyor? Yoksa adları saymakla bitmeyecek, bu ülkenin emekten, demokrasiden yana tavır koymuş genç parlak bilim insanları mı milli güvenliği tehdit ediyor?

Mevzu başka…

İlk kanun hükmünde kararnameden beri siyasal iktidarın amacının, kamu kadrolarına yerleşmiş ve devlet hiyerarşisi dışında hareket eden Fethullahçıların ihracıyla sınırlı olmadığı herkesin malumu. Sol emek hareketine mensup kişiler başta olmak üzere tüm toplumsal muhalefetin fırsattan istifade tasfiye edildiği çok açık. Hâlâ bundan kuşku duyanlar için, 7 Şubat tarihli kanun hükmünde kararnameyle ülkenin tanınan akademisyenlerin ihraç edilmesiyle her şey çok daha açık bir hale geldi.

Nereden bakılırsa bakılsın, yaşananlar tam bir komedi. Öyle ki, kamuoyunda kimi mahcup kimi açık ve net tepkiler yükseldi. Toplumsal tepkiyi dizginlemek isteyen siyasal iktidara yakın çevreler ve bizzat hükümet cephesinden bile son kanun hükmünde kararnameyle yapılan ihraçlara dair kuşkular dile getirildi. Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli daha ileri gitti, son ihraçların gözden geçirileceğini ve yanlışların düzeltileceğini söyledi. Neden? Çünkü pabuç pahalı. Tek adam rejimini hayata geçirmek için doludizgin referanduma gidilirken iktidar, ceberut devletin tüm baskı araçlarını sonuna kadar kullanmasına rağmen baskı rejimine rıza üretemiyor. Tarihinin en güçsüz döneminde bulunan AKP, en ufak bir kitlesel seferberlikte yerle bir olabileceğini biliyor ve buna yol açabilecek her türlü irili ufaklı olayı örtbas etmeye çalışıyor.

Bundandır ki, ülkenin en köklü yükseköğretim kurumlarından Mülkiye’nin tam anlamıyla yerle yeksan edilmesine sessiz kalmayan akademisyenler ve “Hocama dokunma” diyen öğrenciler, polis copuyla susturulmaya çalışılıyor. Marmara Üniversitesi’nde bu kez akademisyenlere saldıran polis değil, gelenekselleşmiş işbölümüne uygun olarak çeteler oluyor. Basın açıklaması yapmak isteyen Eğitim-Sen üyeleri, soda şişeli saldırıya maruz kalıyor. Böylece toplumsal tepkiler büyümeden zorla yok edilmeye çalışılıyor. Sopanın yeterli olmadığı zaman başka yöntemler kullanılır. Canikli’nin işareti verdiği gibi gerekirse birkaç akademisyen sonraki kanun hükmünde kararnameyle görevlerine iade edilir. Peki, 15 Temmuz’dan bu yana iftira sonucu işinden olan binlerce bilim insanı ne olacak? Onlar da görevlerine dönebilecekler mi?

Neoliberal politikalar ve kamuda tasfiye

Kuşkusuz kamudaki bu tasfiyeler, hâlihazırda hayata geçirilen ve 16 Nisan’da iç savaş tehdidiyle kitlelere onaylatılmak istenen baskı rejiminin neoliberal politikalarından bağımsız değil. Kamu harcamalarının azaltılması, kamu sektöründe kitlesel işten çıkarmaların gerçekleştirilmesi ya da en azından işten çıkarmaları kolaylaştıracak yeni araçların yaratılması, uzun zamandır siyasal iktidarın ajandasında yer alıyor. Hükümet üyeleri, iki yıldır her fırsatta 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda yapısal reformlar yapılacağını, kamu görevlilerine yönelik performans sisteminin getirileceğini, kamu çalışanlarının en büyük kazanımı olan iş güvencesinin kaldırılacağını ilan ediyorlar.

Öte yandan KHK’larla yapılan ihraçlarla iktidarın bir diğer hedefi, Türkiye işçi sınıfının kamu sektöründeki en önemli mücadele aracı olan KESK’i kriminalize etmek. Dolayısıyla KHK’larla yapılan ihraçlar, yalnızca bireylere değil, aynı zamanda kamu emekçilerinin örgütlülüğüne yönelik bir saldırı niteliğini taşıyor. Önümüzdeki dönemde emekçilerin tüm sosyal kazanımlarını ellerinden almak için mevcut örgütlülüğü sona erdirmek, toplumsal muhalefeti ezmek siyasal iktidarın öncelikli hedefi. Bu nedenle, bugün neoliberal saldırılar karşısında sahip olduğumuz mevzileri savunabilmek için her şeyden önce KESK’i savunmak her zaman olduğundan daha yakıcı hale gelmiştir.

İhraç edilen kamu emekçilerine bu muameleyi reva görenler, onların terör örgütü üyesi ya da bağlantılı olduklarına dair somut ve açık delilleri ortaya koymak zorundalar. Yargı kararı olmadan yürütülen bu cadı avı sonlandırılmalı ve 15 Temmuz’dan bu yana mesnetsiz iddialarla görevlerinden uzaklaştırılan tüm kamu görevlileri görevlerine derhal iade edilmelidir. KESK’e yönelik saldırılar sona erdirilmelidir.

image_pdfimage_print