Kürt illeri başta olmak üzere ülkenin pek çok yerinde coşkuyla gerçekleştirilen 21 Mart Newroz kutlamalarının kitleselliği ve yarattığı olumlu ivme, iktidarın Hollanda ve Almanya’yla dalaşmasıyla kendi lehine çevirdiğini düşündüğü referandum eğilimlerinin pek de o kadar güçlü olmadığını ortaya koydu. Bütün taraflar için her gün göstergeler iyimserlik ile tam tersi arasında salınıp duruyor. Mücadelenin sıcaklığını yaşayan herkes için bu normal, ama devrimciler ve demokratlar olarak, her ne sonuç çıkarsa çıksın referandum sonrası için soğukkanlılıkla hazırlanmamız gerekiyor. Çünkü hiçbir şey 15 Nisan gibi olmayacak, bunu 7 Haziran 2015 seçimleri ve sonrası deneyimlerimizden biliyoruz.

Her şeyden önce, bu “normal” bir referandum değil, zira söz konusu olan AKP’nin değiştirmeye başladığı rejime (bu kez MHP’nin de desteğiyle) anayasal bir kılıf verme girişimi. Dolayısıyla referandum sonucu Evet çıkarsa (çok az bir farkla bile olsa), RTE ve ortakları otoriter yönetimlerine ulusal ve uluslararası bir meşruiyet ve yasallık sağladıkları iddiasına sahip olacaklar. Bu takdirde de artık mücadelelerin dengesi demokrasi ile Bonapartizm (yarı Bonapartizm diye adlandırdığımız bugünkü rejim) arasında değil, bizzat Bonapartizm ile faşizm arasında salınmaya başlayacak. Yeni yönetim, böylesi bir sonucun mücadeleci kitleler üzerinde yaratacağını düşüneceği moral bozukluğu ile onları geri çekilmeye, savunma pozisyonlarında sığınmaya itmeye çalışacak. Ve saldırı büyüyecek.

Kürt illerinin başına gelecekleri tahmin edebilmek için kâhin olmaya gerek yok. İşçi ve emekçi hareketi üzerindeki baskılar ise özellikle en örgütlü, sınıf mücadelesi için referans oluşturan odaklar üzerinde, muhalif sendikalardan başlayarak yoğunlaştırılacak, yandaş sözde sendikalar devlet aygıtının içine daha da sıkı olarak çekilecek. Emekçi mahalleler, ilerici ve devrimci bölgeler ve kentler, sadece resmi güvenlik güçlerinin değil, seferber edilecek İslamcı çapulcu çetelerinin aracılığıyla denetlenmeye, baskı altına alınmaya çalışılacak. Demokrat ve ilerici sosyal hareketlerin, medya organlarının, meslek kuruluşlarının, derneklerin, vb. terörist gruplar olarak ilan edilmesi rejimin “normal güvenlik” uygulamaları arasına dâhil edilebilecek.

Bu tür bir olasılık karşısında demokratik talepler ve savunma içerikli direnişler kuşkusuz daha bir önem kazanacak. Tıpkı bir askeri darbe karşısında yapılması gerektiği gibi, halkoyuyla oluşmuş olan parlamento, siyasi partiler gibi üstyapısal kurumların egemenliğinin ve meşruiyetinin Başkanlık sisteminin OHAL ve benzeri araçlarla yürüteceği darbeler karşısında savunulmasından; grevlerin, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün ve onun araçlarının, özgür yaşam ve inanç tarzlarının korunmasına kadar her alanda mevziler oluşturulması gerekecek. Ama bu mevziler elbette oralara sığınmak amacıyla değil, ileriye sıçrayabilmek için hazırlanmalı. Zira unutmamak gerekir ki, saldırılar rejimin somut uygulamalar dolayımıyla gelecek: Örneğin, valilere ve kaymakamlara olağanüstü hal ilan etme yetkisi vermek gibi idari sistemde köklü değişiklikler yaratabilecek uygulamalar, parlamentoda değil, Sarayda karara bağlanabilecek. Özelleştirmelere, işten çıkarmalara, toplu sözleşme fesihlerine, sendika kapatmalarına karşı direnişler ve grevler, zaten yapılmaya başladığı gibi “ulusal güvenlik” gerekçeleriyle yasaklanabilecek. Sosyal hareketler üzerindeki saldırılarda, çevre kıyımlarından çocuk istismarlarına kadar uzanan vahşi uygulamalar sıçrama taşları olarak kullanılabilecek. Dolayısıyla, bütün bu saldırı noktaları ve konularındaki demokratik ve devrimci taleplerimizi, rejimin sadece anti-demokratik değil, ama aynı zamanda kapitalist, ırkçı ve patriarkal karakterini dikkate alarak (Geçiş Talepleri anlayışıyla) oluşturmamız ve savunmayı o eksende (İşçi-Emekçi Cephesi halinde) örgütlememiz gerekecek.

Referandum sonucunun Hayır çıkması ise elbette Sarayın tepesinden başlayıp AKP ve MHP’nin mahalle örgütlerine kadar her yerde şaşkınlık ve moral bozukluğu yaratacaktır. Her şeyden önce CB’nın partili bir başkan ve başbakan gibi davranmasının önüne geçilip anayasal sınırlar içine çekilmesi doğrultusunda meşru bir kitle basıncı oluşacaktır. Bu basıncın Meclis içine yansıması kaçınılmaz olacak, AKP’yi iktidardan uzaklaştırmaya yönelik yeni bir parlamento seçimi gündeme gelebilecektir. Bu noktada devrimciler ve demokratlar olarak, 1982 anayasasının ilga edilerek yerine demokratik ve sosyal bir anayasanın hazırlanması amacıyla Kurucu Meclis talebinde ısrar etmemiz önem kazanacaktır. Muhalif partilerin ve sendikaların, tüm sosyal hareketlerin seferberliğiyle bunlar sağlanabilir.

Referandumda Bonapartist seçeneğin reddedilmesi işçi ve emekçi hareketi ve Kürt halkı için bir sıçrama noktası oluşturabilir. Kürt halkın kimlik talebinin ve demokratik istemlerinin karşılanmasına; oligarşinin iktidardan uzaklaştırılmasına; sendikal ve diğer tüm demokratik haklar üzerindeki baskıların ve yasakların kaldırılmasına; özelleştirmelere son verilmesine; işçi ve emekçileri ilgilendiren tüm sosyal ve demokratik dönüşümlerin gerçekleştirilmesine yönelik dev bir dalga oluşturulabilir. Bütün bu ve benzeri hedefler oligarşiyle birlikte yerli tekellerin ve yabancı çokuluslu şirketlerin ülkedeki egemenliklerinin temellerini sarsacaktır.

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Her ihtimale hazır olmalıyız. Tüm taleplerimiz ve mücadele hedeflerimiz işçi ve emekçi kitlelerin acil ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik olmalıdır, savunma sırasında da karşı atılım anında da. Bizim de içinde yer alacağımız devrimci ve demokratik mücadeleler bunu başarabilir. Tabii, referandum sonucu ne olursa olsun, kan ve ter sömürücülerinin mevzilerinden geri püskürtülmesini de. Bunu başarabiliriz.

image_pdfimage_print