Thermidor, köken itibariyle Yunanca bir kelime olsa da, bugünkü siyasal içeriğine Fransız Devrimi sırasında Robespierre’in devrimci diktatörlüğüne son vermek için birleşip iktidarı ele geçiren ve ardından devrilmiş olanlarla ittifakın yolunu açan grubun reaksiyoner eylemleri neticesinde sahip oldu. Liberal literatürde – yüzeysel doğasına uygun bir biçimde – “devrimin kendi çocuklarını yemesi” şeklindeki kinli önyargıyla özetlenen Thermidor, devrimin kendisinin, yine onun parçası olan kadrolar tarafından yozlaştırılmasını ve sınırlandırılmasını ifade ediyordu. Thermidor bir bağlamda, karşıdevrimin organik (misal Fouché ve Vişinski) ve politik bir uzantısı rolü üstleniyordu.

Devrimlerin toplumsal bir yasa olarak karşılarına dikilen Thermidor tehdidinin bir de, Osmanlı hanedanının fiilen sonunu getirmiş olan 1908 devrimi özelinde dersleri var. Elbette bugünkü referandumun sorumluluları, 1908 devrimi sırasında ve içerisinde yer almış ve ardından Thermidor karakteri kazanmış kadrolar değil. Bu zaten fiziksel olarak – henüz – mümkün değil! Ancak referandum olgusunun kendisinin, 1908’i yozlaştıran ve sistem içi mevzilere silah zoruyla çeken siyasal anlayıştan bugüne devam eden yağmacı bir iktisadi ve politik sürekliliğin yasal temsilcisi olduğu son derece açık. Bu yönüyle referandum, Thermidor’un “yasal” devamcısı olma rolünü üstleniyor.

Şimdi 1908 devriminin en ateşli zamanlarını, yani Temmuz ayını aklımıza getirelim. Devrimci sınıfların Konstantinapolis’in hayatına egemen olduğu, büyükelçilik bürolarının kriz masalarına döndüğü, büyük tüccarların mülklerini topluca yurt dışına kaçırmaya çalıştığı, dört farklı dilden gündelik işçi gazetelerinin gecekonduların duvarlarını ve raflarını doldurduğu ve Topkapı’nın kapısına “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” talebinin yazıldığı Temmuz ayı, ardından gelen Thermidor’la adeta yok olmaya yüz tuttu ve kendisinin toplumun gündemine taşıdığı sorunların teker teker derinleştirilerek muhafaza edildiğine tanıklık etti. Bu Temmuz ayının üzerinden sadece 108 sene geçti. Bu sefer yine aynı şehir, üzerinden geçen savaş uçaklarıyla, sokaklarından taşan tank ve tekbir sesleriyle, her köşesinde patlayan bombalarla ve OHAL’in egemen kıldığı korku atmosferiyle sarsılıyordu.

Aynı şehirde yaşanmış olan bu iki Temmuz ayı arasında son derede derin birtakım tarihsel, ekonomik ve politik sebep-sonuç ilişkileri var. Denebilir ki 2016’nın Temmuz’u, 1908’in kesintisiz bir devrimci süreç eşliğinde nihayetine erdirilmemiş olan ve böylece yarım kalan Temmuz’unun adeta pürüzsüz bir izdüşümü. Türk kapitalizminin sınıflar mücadelesinin doğasına kazandırdığı demokratik talepler ile sosyalist görevlerin kaynaşmışlığı stratejisi, onun 1908’i eksik ve çarpık bırakan gerici karakteri ile bir madalyonun iki yüzünü oluşturmaktadır. Saray ise 1908 devriminin süreklileşen bir devrimci süreç eşliğinde sonuçlarına ulaştırılmamış olan görevlerinin pejoratif anlamdaki bir hayalet rejimi olma özelliğini taşıyor. Bu rejimin, doğumuna da olanak sağlayan en temel dayanağını 1908’in kesintiye uğratılan doğası oluşturuyor.

Osmanlı saltanatını tahtından eden seferberlik, Rus Çar’ını deviren dalganın erken dönem habercisiydi. 1908’in yarım kalan sonuçları, Şubat Devrimi’nin 100. yıldönümünü henüz geride bıraktığımız bugünlerde daha özel bir anlam ifade ediyor. Neden mi? Zira 1908’in gündeme getirdiği sorunlar, bugün başkanlık referandumu nezdinde kristalize olmuş bir biçime büründüler. Bu toplumsal ve iktisadi sorunlar elbette daima gündemdeydi; sadece şekil değiştirdiler, bazen sindirildiler, kimi zaman olağanca ağırlıklarıyla evlere ve iş yerlerine çöktüler, bugün ise toplumsal döngünün bütün köşelerine sinmiş durumdalar.

İçerisinden geçmekte olduğumuz süreçte, referanduma sunulacak olan başkanlık projesine “Hayır” demenin politik düzlemde içerisinde barındırdığı potansiyel yönelimleri; daha doğrusu “Hayır”ın mantıksal sonuçlarına vardırılmaması durumunda yasal mirasçı rolündeki yeni Thermidor’u neden ve nasıl yeniden ve yeniden üreteceğini sorgulamak, bugün karşımıza dikilen ve “Hayır” tutumunda somutlaşan demokratik görevlerin gerçekleştirilme koşullarına ışık tutabilir. Türk kapitalizminin demokratik sorumlulukları ve antikapitalist misyonları tek potada eriten doğası, referandumda “demokrasi” kaygısıyla takınılacak olan “Hayır” tavrının sosyo-ekonomik görevlerini gündemleşmeye çağırıyor. Tam olarak bu yönüyle, ekonomik temeli sorgulanmayan bir demokratik kaygıdan hareketle oluşturulacak “Hayır” programı, eksik ve tamamlanmamış bir biçimde doğmuş olacaktır. O halde Türk kapitalizminde yetkilerin, silahların ve aparatların rejim içi güçlerce yeniden paylaşımı anlamını taşıyan referandumda gösterilecek “Hayır” tutumunun, bu yetkilerin, silahların ve aparatların doğumunun koşullarını yaratan iktisadi örgütlenme tarzına dokunmadan örgütlenmesi, bir bağlamda yeni “Hayır”lara ihtiyaç duyulacak olan yeni barbarlıkları da doğurmaya devam edecektir.

“Hayır”ın kendinde merkezileştirdiği demokratik görevler gündeminin gerçek doğasını kavramak mühimdir. Türkiye’nin yok olmaya yüz tutmuş, paslanmış ve işlemez hale gelmiş olan eski ve sözde demokrasisi değildir burada söz konusu edilen. Demokratik görevler, “demokrasi” ismiyle anılan yönetim biçiminin toz tutmuş politik ve idari anlamlarına hapsedilemez. Eğer hapsedilirse, sonu yine başkanlık (referandumu?) olacaktır. Saray rejiminin varlığıyla dahi gündeme taşıdığı demokratik görevlerin somutlaşabilmesinin ve doğal sonuçlarına vardırılmasının tek nesnel yolu, bu görevlerin yerine getirilmesi için ihtiyacı hissedilen oksijeni pompalayacak ciğerlerin açılması, yani ekonomide radikal antikapitalist önlemlerin alınmasıdır. Bugün itibariyle demokratik görevler olarak tarif ettiğimiz misyonların bütünü, demokrasiye düşman kavramlardır. Bunlar ulusal sorunun çözümü, tarımda ve toprak bölüşümünde radikal adımların atılması, emperyalizmin mali, politik ve askeri uluslararası örgütlenmelerinden tavizsiz bir kopuşun yaşanılması ve diktatoryal eğilimlerin hayat bulduğu nesnel zemini yok edecek atılımların gerçekleştirilmesidir.

Türk kapitalizminin azgelişmiş karakteri, demokratik görevler ile kendisinin ilgası arasında son derece iktisadi temellere dayanan bir korelasyonun şartlarını yarattı. Saray rejimi bu korelasyonun niteliksel bir sıçrama gerçekleştirmesinin sonucunda kendini var eden ve aynı zamanda bu sıçramayı güçlendiren bir etken olarak hayat buldu. Saray’ın ekonomi politiği liberal egemen döngünün çelişkilerini devlet aparatının içerisine taşımaktayken, rejim ve silahlar üzerinde süren hegemonya mücadelesinin gerilimlerini de sermaye birikim süreçlerinin doğal bir parçası haline getirmektedir. Bu çarpık bütünleşmeye, diyalektik olarak egemen sınıfların ekonomi programları ile Bonapartist aygıtın politik kaygıları arasındaki açının açılması, sınıf ile aparat arasındaki özerklik derecesinin yükselmesi eşlik etmektedir. Egemen bloklar eliyle yaratılmış olan bu tablonun dolaysız sonuçlarından birisi de demokrasi ile ekmek taleplerinin, belki de daha önce hiç olmadıkları oranda birbirleriyle kaynaşmış olmalarıdır. Bu yönüyle Türk kapitalizminin zaten birleşik bir kümede var olmaya zorladığı demokratik özlemler ile sosyo-ekonomik kaygılar, saray rejiminin Bonapartist başkanlık programı doğrultusunda eşsiz bir organik ve politik bütünlüğe kavuşmuşlardır. Bunun anlamı sanayi merkezlerinde, işçi semtlerinde ve benzeri yerlerde proleterlerin demokratik özlemlerinin karşılanmasının eylem programı ile onların toplumsal kurtuluş şartlarının adeta birbirlerine indirgenmiş olmasıdır. Bu ilişkinin sentezlenmesi ise bizi doğrudan doğruya şu sonuca götürür: Saray rejiminin düşürülmesinin koşulları ile Türkiye devriminin antikapitalist ekonomik tedbirlerle iç içe geçmiş bulunan demokratik görevlerinin tamamlanmasının şartları birbirlerine indirgenmiştir, adeta iç içe geçmişlerdir ve bir bütün oluşturmaktadırlar.

Bu bağlamda “demokratik” kaygılarla örgütlenen bir “Hayır”, ifade ettiği sosyo-ekonomik misyonları ancak ve ancak antikapitalist tedbirler eşliğinde başarıya ulaştırabileceğinin farkında olmalı. Zira sarayların Topkapı’dan Beştepe’ye taşınmasının uygun objektif şartlarını yaratmış olan Türk kapitalizmi silahsızlandırılmadan ve onun sınıf iktidarının temsil edildiği bütün kurumlara tavizsiz bir yıkım programı eşliğinde yaklaşılmadan “anti-demokratik” demokrasinin mevzilerine hapsolacak bir “Hayır”ın varabileceği yegane sonuç, uzun vadeli kendiliğinden bir “Evet” olacaktır. Sarayların var olmadığı bir Türk kapitalizmi gerçekliği yoktur! Halbuki “Hayır” bir taktik değil, strateji olmalıdır. “Hayır”ın programatik mantıksal sonucu, doğrudan doğruya kendisini yaratan şartları, yani kendisini ortadan kaldırmasıdır. “Hayır”ın nihai hedefi paradoksaldır: Kazanabilmek için kendisine nefes üfleyen ve kendisine duyulan ihtiyacı yaratan sosyo-ekonomik iklimi ve böylelikle de bizzat kendisini parçalayıp ortadan kaldırmalıdır. O bir fenomen olarak ancak kendisinin yok olduğu noktada kendisini gerçekleştirebilir. Hegel’in “Büyük Mantığı”ndan Lenin’in “Nisan Tezleri”ne dek yorumlanan diyalektik yasalar “Hayır”ın içeriğine bütün şiddetiyle işlemiştir. Zira onun diyalektik doğasının devrimci niteliği, kendisinin mantıksal zaferini kendisinin yok oluşuyla eşdeğer kılmıştır. “Hayır” tutumu ancak kendisine duyulan gereksinimi yaratmış ekonomik döngüleri ortadan kaldırırsa ve böylece kendini de yok ederse, zafere ulaşmış sayılabilir. Eğer “Hayır” süreklileşmiş bir devrimci süreç eşliğinde öngördüğü antikapitalist yıkımı ve inşayı organize edebilir ve kendini imha etmeyi başarabilirse, muzaffer olacaktır. Bu bağlamıyla “Hayır” tercihinin gündeme getirdiği demokratik görevler, burjuva kapsamlı olmayı dahi başaramayan despotik Türk demokrasisinin ve onun sayısız kurumsal ifadesinin doğal düşmanıdır. Ve yine bu bağlamda “Hayır” tercihi, içerdiği negatif anlama rağmen son derece inşa edici devrimci bir dinamizme de ev sahipliği yapmaktadır.

“Hayır”ın taşıdığı bu kendiliğinden antikapitalist karakterin üretim merkezlerinde bir takım devrimci taktik ve sloganlar şeklinde kristalize edilmesi ve onun bina edici dinamizmini somutlayan önerilerin asıl sahipleriyle buluşturulması ihtiyacı karşımızda duruyor. İlk atağını bir korkutma ve sindirme politikası üzerinden kuran “Evet”, gelinen nokta itibariyle daha çok “istikrar”, “güvenlik” ve “huzur” vurguları üzerinden ilerlemeye çalışıyor. Güçlü bir toplumsal “mutabakat” vaadi, karşı tarafın sıkışmışlık hissettiğinde daima başvurduğu bir yönelim oldu ve geniş kesimlerden karşılık da gördü. Sonu “Evet” olacak bir referandumun, işçilerin gündelik hayatlarında karşılaştıkları çelişkilerin ve zorlukların şiddetini azaltacak değil, aksine bu şiddetin çapını genişletecek ve keskinleştirecek bir etki yaratacağı da bu bağlamda “Hayır”ın üzerine özenle eğilmesi gereken bir konu. Bütün bu yönleriyle birlikte düşünüldüğünde “Hayır”ın “sözün, yetkinin ve ekmeğin” işçiye verilmesinin bir ihtiyaç ve zorunluluk olduğunu öngören sloganları öne çıkarması ve saray büyüdükçe ekmeğin küçüleceğini ifşa eden bir temelde faaliyetlerini organize etmesi rasyonal tercih olarak gözüküyor. Bunun yanı sıra başkanlığın faturasının taşeron ve sigortasız çalışmanın öngördüğü kölece hayatta kalma şartlarını daha da derinleştireceği, sarayın siyasal programının varoşları nasıl ekonomik bir erozyona uğratacağını ifade etme noktasında faydalı bir araç olabilir.