Ben, bir vakıf üniversitesinde araştırma görevlisi kadrosuyla çalışmış bir işçiyim. Çalıştığım süre uzun olmasa da, bu süre, benim hem akademinin hem de içinde yaşadığımız kirli düzenin ne olduğunu anlamama yetti.

Eskiden, işinde yaşadıkları nedeniyle intihar eden işçi haberlerini gördüğümde çok şaşırır, mutlaka başka bir sebebi daha olduğunu düşünürdüm. Ancak, şimdi, imzacı olduğu için sözleşmesi feshedilen ve gerekli şartları taşıdığı halde hiçbir üniversite tarafından işe alınmaması üzerine yaşamına son veren Araştırma Görevlisi Mehmet Fatih Traş’ın neler düşündüğünü çok iyi anlayabiliyorum.

Çalışmaya başladığımda, itaat etmeyenin yok edilmeye çalışıldığı bir düzenin içine düştüğümün farkına varmıştım. Zaten hiç olmaması gereken akademik hiyerarşinin insan onurunu yok sayan derecede olduğu bir fakülteye denk gelmiştim. Halihazırda, hafta sonları da dahil olmak üzere, haftada 60 saate yakın çalışıyorduk. Araştırma yapmayı düşünmek için bile vaktim yoktu. Bunların yanına, itaat etmemem ve sorgulamaya devam etmem üzerine, bir de mobbing eklenmişti. Dekan suni gerekçeler yaratarak devamlı beni odasına çağırıyor, beni işten çıkarmasına kanıt oluşturması için de yaptığım işleri yapmamışım gibi e-posta gönderiyordu. Odam devamlı izleniyor, beş dakikalığına çıktığımda hemen geri dönmem isteniyordu. Evdeyken de dekanın arkadaşları olan hocalar bana telefon edip onların isteklerini yerine getirmemi bekliyordu. Üniversite yönetimi bizi anladıklarını söylüyor ancak hiçbir şey yapmıyordu. Üniversite dışında bir merciye şikayet ettiğimizde ise, fişleneceğimizi ve bir daha asla iş bulamayacağımızı biliyorduk. Ne var ki hiçbir şikayette bulunmamış olmama rağmen, bu durumu yaşadım.

Başvurduğum üniversiteler, dekanın onlara verdiği talimat doğrultusunda benim başvurularımı değerlendirmeye bile almamıştı. İşte, Mehmet Fatih Traş’ın ne hissettiğini o anda anladım. Sizi bir kapana kıstırıyor, hayatınızı elinizden alıyor ve çaresiz bırakıyorlardı. Yardım etmek isteyen hocalarınız da çaresizdi, çünkü düzen kurulmuştu ve bu düzende biz azınlık olan taraftaydık. Önemli olan, bilimin peşinde koşmak değil, biat eden ve sorgulamayan akademisyen yetiştirmekti. Üniversite yönetimlerinin de, bunu sağlayan kişilerden oluşması gerekiyordu.

İçinde bulunduğumuz sistemin yürüyebilmesi için bulunduğu düzeni sorgulayan kişinin başı hemen ezilmeliydi, hele de bu kişinin yüzlerce öğrenciyle fikirlerini paylaşma şansı varsa daha vahim…

Akademideki sorun 15 Temmuz süreciyle veya KHK’lerle başlamadı. KHK’ler, sorgulayan, itaat etmeyen akademisyenleri ortadan kaldırmak için yeni bir fırsat sadece. KHK’leri kullanma fırsatı olmayanlar da, baskıyla akademisyenleri yıldırma çalışmalarına devam ediyorlar, tıpkı benim yaşadığım gibi. Ancak, unuttukları bir şey var: Bizim araştırmacı kimliğimiz ve dayanışma gücümüz, YÖK’ün verdiği kadrodan değil, bilincimizden ileri gelir. İsmimizin önündeki unvanı kaybetmek, bizi sorgulamaktan ve mücadeleden asla vazgeçiremez. Aksine, bu ancak daha sağlam bir dayanışma için sebep olabilir.