ar | en | es | fr | tr

Korkunun oylanması!

16 Nisan referandumu tam manasıyla bir “korku oylaması”na dönüştü. En başta iktidar olmak üzere herkes korkuyor. Çünkü çıkacak sonuca göre, herkesin kaybedeceği veya kaybedeceğini düşündüğü önemli şeyler var. Memleketin birkaç yıldır devam eden kâbus ortamından kaynaklı, tecrübeyle sabit, akla ve mantığa uygun korku ve endişelerin yanı sıra akıl ve mantık dışı korku ve endişeler de etrafı sarmış durumda. Malûm, korku makul sınırları aştığında aklımıza ve mantığımıza zarar verir, ruh sağlığımızı bozar…

Sonuçta haklı veya haksız, mantıklı veya değil, kim daha fazla korkutmayı başarırsa o kazanacak!

İktidarın kötümserliği!

Memleketin durumu söz konusu olduğunda genelde muhalefet kötümserdir. Muhalefet, haliyle yine kötümser. Ancak bu defa iktidar da öyle: Memleket adeta bir uçurumun kenarında, ağır bir beka sorunuyla karşı karşıya ve yeni bir “istiklal mücadelesinin” eşiğinde; üstelik bunu öne süren de 14 küsur yıllık kesintisiz bir tek parti iktidarının mutlak şefi! Adam, kendisini başkanlığa götürecek yolu açmaya çalışırken şu gerekçeyi öne sürüyor: “Mesele kesinlikle cumhuriyet meselesi değildir. Mesele kesinlikle demokrasi, özgürlük meselesi değildir. Tartıştığımız sistem Türkiye’nin ve Türk milletinin asırlardır devam eden beka sorununun en doğru çözüm yoludur, mesele budur..!”

Eh, durum bu olunca iddia sahibinin “Ben gidersem devlet yıkılır, memleket elden gider” demesi de normal. Zaten eski rejiminin tepesindeki paşaların da başlıca iddiası buydu. Meselenin esasının memleketten ziyade memleketi yönetenlerin, iktidar sahiplerinin bekası olduğu düşünüldüğünde paşaların “beka” sorununun yerini RTE’nin beka sorununun alması anlaşılır bir durum; tabii, asıl meselenin emek sömürüsüne dayalı bir düzenin, sermaye iktidarının bekası olduğunu unutmamak şartıyla…

Korkutarak yönetmek…

Korkutarak yönetmek bütün gerici rejimlerin ortak özelliğidir. Önce umudu yok etmek gerekir. Kitleler başka bir şansları ve gelecekleri olmadığına inandırılmalıdır. İktidarın yaptığı budur. Aslında söyleyeceği doğru bir söz, vereceği bir umut kalmamıştır. Bu nedenle çoğu zırva gerekçelere ve zevzekliğe dayalı “evet” çağrılarında pozitif bir gelecek sözü yoktur. RTE’nin meydanlardaki başlıca vaadi idamdır! Zaten mitinglerine katılan kitleler de özgürlük, eşitlik ve insanca yaşamı geçtik, artık iş, aş, azıcık refah falan değil, idam cezasının yeniden getirilmesini istemektedir! Umutsuzluk ve korkunun yarattığı bir çıldırma halidir bu. “Beka” sorununun merkezi bir konum kazanmasının nedeni de budur. RTE’ye göre bu, demokrasi ve özgürlüklerimizden vazgeçmemizi gerektirecek kadar ağır bir sorundur! Bu söylem, tamamlanması halinde, yeni rejimin ne menem bir şey olacağını da göstermektedir. Bu aynı zamanda iktidarın, “karşıdevrimci umutsuzluğun” geleneksel partisi MHP ile sarmaş dolaş olmasının da nedenidir.

İktidar 7 Haziran yenilgisini kanlı bir terör ve korku kampanyası eşliğinde 1 Kasım zaferine çevirmeyi başardı. Seçim sonuçlarından da anlaşılacağı gibi salınan korku sadece kendisine karşı olan halk kesimlerine değil, aynı zamanda (Hatta esas olarak) kendini destekleyen kitlelere yönelikti. Bu, aslında öncesi olsa da özellikle Gezi’den bu yana, yaşadığı her gerçek tehlikede biraz daha dallanıp budaklanarak ilerleyen ve sonunda kendisine oy vermeyenlerin “vatan haini, millet düşmanı, gayrımilli” ilan edilmesine yol açan bir siyasi çizgidir. Bu çizginin, şimdiye kadarki “başarıları” ve iktidarın elinde toplumu “normal” yollardan yönetebileceği başka bir aracın kalmaması nedeniyle bundan sonra da geçerli olacağı kesindir.

Ya devlet başa…!”

İktidar ve onun mutlak şefi dönüşsüz bir yola girmiştir. Varlıkları ancak her ne bahasına olursa olsun iktidarda kalmalarına bağlıdır. AKP’nin bilinen koşullarda bir muhalefet partisi olabilme şansı yoktur. Bırakın muhalefeti, aynı durum, suç delilleriyle dolu bir “olay mahalline” dönmüş olan Türkiye’de AKP’nin bir koalisyon hükümetinin ortağı olarak var olmasını bile imkânsız kılmaktadır. Parlamenter sistemin tasfiye edilmek istenmesinin bir nedeni de budur. Bu nedenle referandum sonucunun evet veya hayır olmasından bağımsız olarak iktidar yoluna, bilinen savaş stratejisi ve taktikleriyle devam edecektir. İnşası tamamlanmaya çalışılan yeni rejim ancak bir “iç savaş rejimi” olarak var olabilir. Bu aynı zamanda Saray rejiminin ve yarattığı çıkar ve suç zincirinin en ufak bir duraksamada, boşlukta veya geri adımda tehlikeye düşeceği anlamına gelmektedir. İktidar bu bilinç ve endişeyle daha da “ileri” gidecektir. Bu nedenle, anayasa değişikliğinin kabulü, “millet iradesi”ne dayandırılmak istense de yeni rejime meşruiyet sağlamayacaktır: Hem giderek ağırlaşan bir despotizme dönüşmesi, hem de “millet iradesinin” zaten çok sorunlu olan temsilinin bu defa gerçekten tek bir adamın eline geçerek “yok” derecesine düşmesi nedeniyle. Kaldı ki RTE, bu değiştirilmiş anayasaya bile uymayacaktır! İktidar, bütün muhalif güçleri sindirse bile huzur bulamayacaktır. Çünkü, ağır baskı altında umutsuzluğa düşürülenler, üstelik normal yollar da kapatılmışsa komplolar dahil “her yola” başvurabilirler; artık tek amaç tepedekinin her ne pahasına olursa olsun hallidir. Zaten iktidarın giderek artan zorbalığı, bu yollara hem içeride hem de dışarıda fiili bir meşruiyet sağlayacaktır. Tehlike büyüdükçe “Durmak yok yola devam” ilkesinin yerini “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” ilkesinin alma nedeni budur.

Güç ve hukuk

Yapılan anayasa değişikliğinin referandumda kabul edilmesi (veya edilmemesi) önemli olsa da tek başına belirleyici değildir. Her rejim, temel unsurları itibariyle önce fiilen gerçekleşir, anayasalar bu değişimin hukuki sonuçlarıdır. 1982 Anayasası, 12 Eylül darbesinden iki yıl sonra kabul edilmiştir. Askeri rejim bu süre içinde herhangi bir “hukuki” sıkıntı veya “meşruiyet” sorunu yaşamamıştır. Hukuki boyutun önemi ve kendi iç dinamikleri olsa da rejimler, yazılı metinlerden önce gerçek toplumsal güç ilişkilerine dayanır. Bilinen bir kuraldır: “Güç kendi hukukunu yaratır!” Güçler dengesindeki bir kayma, var olan koşulları da değiştirir.

Fazlasıyla “kişiselleşmiş” gibi görünse de sürecin tayin edici faktörü nihai olarak Türkiye’deki toplumsal-sınıfsal güç ilişkileri olacaktır. Burjuva baskı ve sömürü düzenindeki değişiklik, büyük burjuvazinin önemli bir bölümünün iktidara yönelik eleştirilerine rağmen toplumsal olarak sermayenin egemenliğinde bir değişiklik yaratmayacaktır. Bu değişim devletin “tipi” yani sınıf karakteri ile değil “biçimi” ile ilgilidir. Sınıfsal baskı artarak devam edecektir. İktidar, bugüne kadarki başarı ve pervasızlığını, eski rejimden aldığı bir miras olarak işçi sınıfının örgütsel güçsüzlüğü ve siyasi bilinç geriliğine borçludur. Kısacası toplumsal mücadelenin dolayımlarından biri olsa da Türkiye’nin bugünkü temel sorunu hukuki değil, sınıfsaldır.

Devletin hali pür melali!

Devlet, yeni bir rejimin inşa sürecinde kurumları ve kadrolarıyla önemli bir değişiklik yaşamaktadır. Kabulü halinde anayasal değişiklikler bu güce dayalı süreci daha da ilerletecek, siyasi ve idari anlamda bugüne kadar yapılmayanların da yapılmasına hukuki bir çerçeve sağlayacaktır. (Sağlamasa da olur!) Bu ilk elde, iktidarın tepesindeki şahsın sonsuz ve mutlak bir güce ulaştığı düşüncesine yol açabilir. Ancak gerçek böyle değildir. Başta düzenin fiziki ve ideolojik olarak temel dayanaklarından TSK olmak üzere bütün devlet kurumları ve güçleri ciddi bir dağınıklık, çürüme ve itibar kaybına uğramıştır. AKP’nin, Cemaat ile ittifakının kanlı bir biçimde bozulmasıyla ortaya çıkan büyük açık, şimdi önemli iç ve dış konularda gerçek bir bilgi ve tecrübeye sahip olmayan başka cemaatlerin yarı cahil kadroları, bir takım parti militanları ve doğrudan “Reis”in şahsına bağlı bir “saraylılar” çevresi tarafından kapatılmaya çalışılmaktadır. Ancak bunların bilinen anlamdaki devletin asıl niteliğini oluşturan kalıcı, görece özerk ve gerekli durumlarda toparlayıcı rol oynayan oturaklı bir bürokrasiye dönüşmesi mümkün değildir. Üstelik AKP de siyasi bir parti olarak bitmiştir. “Milli Görüş” geleneğinden gelen, iyi kötü devlet işlerinden haberdar ve muhalefet tecrübesi olan kadrolar ya tasfiye edilmiş, ya da geri plana itilmiştir. Bu kaçınılmaz bir sonuçtur: Bir kişi “her şey” olunca diğerleri haliyle “hiçbir şey” haline gelir…

Dış politika: Plan mı çılgınlık mı?

İktidar, varlığının temeli haline gelen gerilim ve çatışma politikasını dışarıya karşı da sürdürmektedir. İç ve dış politikalar görülmemiş ölçüde iç içe geçmiştir. Ordu Suriye’de savaşmaktadır; ancak bu bir bölgesel iflasın sonucudur. “Oyun kurucu bölge gücü” hayallerinin yerini, bölgenin bütün şer dinamikleri kurcalandıktan sonra, tam bir çıkmaza girilmesiyle bildiğimiz Kürt düşmanlığı almıştır. İktidar acınası bir çaresizlikle, büyük devletler arasındaki çatlaklarda bir çıkış yolu aramaktadır. O devletler karşısındaki konumu, artık küstürülmeden “idare edilmesi”, gerekirse hırpalanarak belirli bir dengede tutulması gereken güvenilmez bir unsurdan başka bir şey değildir.

Dış politikanın diğer ayağı ise Avrupa’ya ve neredeyse bütün komşulara yönelik gerilimlerden oluşuyor. Hemen herkesle ilişkiler bozuktur. Bunların bazılarının karşılıklı “numara” olduğu söylense de durum pek öyle görünmüyor. İktidar, neticede emperyalist sistem içinde sermayenin egemenliğini temsil etse de, uluslararası sermayenin ve emperyalist devletlerin gözünde sistem için bir tehlikeye dönüşmüştür. RTE’nin Avrupa’ya yönelik tehditlerinin bir “çılgınlığın” mı yoksa bir “planın” mı parçası olduğu tartışılıyor. Bize göre bu, her ne pahasına olursa olsun iktidarda kalabilmek için uygulanan “çılgınca bir plan!” RTE’nin sözünü ettiği 16 Nisan’dan sonraki “sürprizler”, ilişkilerin çok daha kötü bir noktaya varabileceğini gösteriyor. Üstelik sorun, artık devletlerarası sürtüşme noktasını aşmış ve Avrupa için dahi toplumsal ve politik olarak bir iç soruna dönüşmüştür.

Yerli ve yabancı sermayenin başlıca güçleri ve devletlerarası ilişkiler açısından, zorunluluktan kaynaklı kabullenmelerin dışında RTE’nin varlığı, çözülmesi gereken bir sorun haline gelmiştir. Bunun nedeni, adı geçen güçlerin demokratlığı veya “hukuk devletine” olan meftunlukları değildir. Bir diktatör, burjuvazinin egemenliğini tehlikeye düşüren bir içsavaşı kazanması veya böyle bir içsavaşı engellemesi koşuluyla desteklenebilir. Ancak Türkiye örneğinde, bırakın böyle bir iç savaşın engellenmesini, bu rejimin ülkeyi sonu belirsiz bir iç savaşa götürebileceği endişesi söz konusudur. Üstelik aynı endişe Türkiye’nin dahili durumu ile de sınırlı değildir. ABD ve Avrupa, dengede ve ittifak içinde tutmaya veya kullanmaya çalışsalar da bu rejimin dış politikasıyla bölgede sonuçları öngörülemez provokasyonlara neden olabileceğinden de endişe etmektedirler.

İktidar, dışa dönük politikalarına “hilal-salip (haç) mücadelesi” gibi dinsel bir görüntünün yanı sıra “antiemperyalist” bir görüntü de verme çabasındadır. RTE, bu politikanın, aynı Kürtleri ezme politikasında olduğu gibi, ulusalcılar dahil, bütün milliyetçileri bir biçimde etkileyeceğini, kendisine “hayır” diyenleri gayrımilli ilan etmesini kolaylaştıracağını hesap etmektedir. Ancak kimi zaman “spor” niyetine “Avrasyacılıktan” söz etseler de bizim ulusalcıların “Batılılığı” ve bir “eksen kaymasından” duydukları endişe böyle bir etkiyi engellemektedir. Nihayetinde “Batı’dan kopmak” ekonomik, siyasi ve kültürel sonuçlarıyla, Kürtlerin “tepelenmesine” alkış tutmaya benzemez! Türkiye’de AKP seçmeninin bir bölümü de dahil, çok geniş bir kesim, “bilinen Türkiye”nin dışında bir yerlerde RTE ile baş başa kalmayı ve sonu belirsiz maceralara atılmayı istemez.

Ayrıca hem ulusalcılar hem de sosyalist sol açısından, dışarıdan bakıldığında “emperyalizm karşıtlığı” gibi görünen “şeylerin” pek çok örnekte, içeriden bakıldığında daha farkı göründüğünün anlaşılmış olması gerekiyor. Yani, “Batı karşıtlığı” bazı durumlarda basbayağı gerici, karşıdevrimci bir hal almaktadır. Zaten kapitalizm eleştirisine dayanmayan bir antiemperyalizm, sonunda dönüp dolaşıp burjuvaziye hizmet eder; pek çok yerde görüldüğü üzere!

Mücadele ve umut…

Referandum her şeyden önce “moral” sonuçları itibariyle büyük önem taşımaktadır. “Evet” çıkması, iktidar açısından yaratacağı yeni fiili ve yasal avantajlar bir yana, muhalefet açısından şu veya bu ölçüde bir moral bozukluğuna ve dağınıklığa yol açacaktır. Ancak yine de aradaki farkın azlığı veya çokluğu önemlidir. “Hayır” ise, çok az bir farkla çıksa bile, fiilen bildiğini okuyacak olsa da iktidar için moral bir kayıp, muhalefet içinse ciddi bir kazanım olacaktır.

Ancak referandumun kaybedilmesi, aynı 7 Haziran sonrasında olduğu gibi, kısa süreli ve “tekinsiz” bir sessizliğin ardından, RTE’nin yeniden ve eskisinden daha öfkeli biçimde harekete geçmesine yol açacaktır. Bilindiği gibi “Reis”, kendini öyle yasalarla falan sınırlamayan bir eylem adamıdır! Tarihsel ve güncel hedeflerine ilerlerken önüne çıkan her türlü engeli ezip geçmekte kararlıdır. RTE’nin tarihsel amacı, neredeyse “kayd-ı hayat” şartıyla başkanlığının ardından Türkiye’de “milliyetçi-mukaddesatçı” gericiliğin ebedi iktidarıdır. Bunun için her şeyi yapmaya hazırdır. Ancak meselenin “tarihsel” boyutu dışında, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi çok daha güncel ve acil bir boyutu da vardır ve bu boyut iktidar için bir hayat memat meselesi haline gelmiştir: İktidar, ülke ve toplum için neye mal olursa olsun, kaybedilmemelidir. Çünkü sorun siyasi olarak ülkeyi yönetip yönetmemenin çok ötesine geçmiştir. Artık kendilerine yol göstermeye başlayan “Ya devlet başa…” ilkesinin temelinde yatan gerçeklik budur.

Sözünü ettiğimiz “diktatörlük inşa süreci”, ulusal ve uluslararası plandaki dezavantajlarına ve giderek çürüyen temellerine rağmen ve aynı zamanda bu nedenlerden ötürü çok ciddi tehlikeleri barındırmaktadır. Bu tehlikelerin bir bölümü zaten bildik şeylerdir. Ancak bugüne kadar yapılanlar ve bu mantığa uygun olarak yapılacakların ötesinde, sürecin ilerleyen aşamalarında, iktidarın pek çok defa açık veya örtülü işaretlerini vermiş olsa da bugüne kadar uygulamadığı veya sonuna kadar götürmediği bir takım baskı ve yıldırma taktiklerini devreye sokması kuvvetle muhtemeldir. Örnek verecek olursak, yeni bir “Gezi” olayı bu defa çok farklı bir biçimde yaşanacaktır. İktidar, böyle bir kitlesel harekete, “15 Temmuz” muamelesi yapacaktır. Gezi’nin dış kaynaklı (kökü dışarıda, gayrı milli!) bir darbe girişimi, “Gezicilerin” de darbeci olduğu iddiası sadece o dönem yaşanan şoktan kaynaklanmamaktadır. Bu yaklaşım aynı zamanda “darbeyi bastırmak” için uygulanacak taktiklere de işaret etmektedir. Muhalif kitle hareketlerinin bastırılmasında, polisin yanı sıra, iktidar tarafından silahlandırılmış sivillerin, bir süredir örgütlendiği söylenen paramiliter güçlerin üstelik de “demokrasiyi savunma” adı altında kullanılması güçlü bir ihtimaldir.

Bütün bunlar elbette sadece muhalefet için değil, iktidarın istikbali açısından da tehlikeli işlerdir. Ancak bizim önceliğimiz kendi cenahımızdır. “Hayır”ın kendiliğinden bir “demokrasi” sonucu vermeyeceği herkesin malumudur. Hiçbir iktidar “kendiliğinden” gitmez veya geri adım atmaz. Mücadelenin doğru ve süreci hızlandıracak yolları olsa da “kestirme” bir yolu yoktur. Aslında zaman zaman birilerinin aklına gelen bir takım “kestirme yollar” pek çoklarının “yüreğini soğutacak” olsa da bizim demokratik, toplumsal ve ulusal hak ve özgürlükler hedefimiz açısından ciddi zararlar doğuracaktır. AKP iktidarının uzak-yakın geçmişinde bir güç kaynağı olarak 12 Eylüllerin, 28 Şubatların, 27 Nisanların olduğunu unutmayalım.

Var olan durumun devrimci sosyalistlere hiç de “konforlu” veya ideal şartlar sunmadığı ortada. Dolayısıyla işe, birleşebilecek olanları, elbette geniş anlamıyla da olsa sınıfsal ölçütleri ve talepleri unutmadan birleştirerek başlamak gerekiyor. Gezi’nin asıl gücünü, genel olarak emekçiler oluşturmuştu. Ancak öne çıkan talepler bildiğimiz pek çok nedenle “kimliksel” idi. Ancak bu genellik ve kitlesellik başlangıç ve toplanma açısından büyük bir avantaj sağlasa da, sonuçları açısından beklenenleri vermedi. İşlerin öyle “radikal demokratik”, liberal hayal ve heveslerle yürümediği; “özne” ve toplumsal-siyasi “önderlik” sorunu çözülmeden bir yere varılamadığı; sorunu çözecek olanın “değişen konumsallıkların istikrarsız eklemlenmesi” falan değil, örgütlü sınıf mücadelesi olduğu açıkça görülmüştür. Tarihin bütün gerçek değişim dönemlerinde, bütün ağırlığıyla ortaya çıkan “iktidar sorunu” çözülmeden varılabilecek hayırlı bir sonuç yoktur. Devrimci bir “iktidar” perspektifi olmayanlar veya tarihsel süreci kendi kafalarındaki “sıraya” uydurmaya çalışanlar, zorunlu olarak, iktidar hedefi olan güçlerin “yancısı”, aleti haline gelir. Mısır örneğinde görüldüğü gibi, İslamcıların yarattığı korku, milyonların katıldığı gösterilere rağmen (Tarihin en büyük gösterilerinden biri olduğu söylenir) devrimin eski düzenin uzantılarının eline teslim edilmesine yol açmıştır. Benzer bir durum çok daha küçük ölçekte de olsa bizde de yaşanmış ve Susurluk kazasının ardından başlayan kitlesel protesto eylemlerinin kısa süre sonra 28 Şubat’ın yolunu açmakta kullanıldığı görülmüştür.

“Hayırcılar”, bileşimi itibariyle endişeleri ve gerekçeleri birbirinden çok farklı kesimlerden oluşmaktadır. Dolayısıyla bunun üzerinden sağlam, kalıcı bir beraberlik oluşturmak imkânsızdır. Bu birlik ancak ortak sosyal sorunlar üzerinden kurulabilir. “Evetçilerin” işçi ve emekçilerden oluşan çok önemli bir bölümü, sahte ve gerici bir cemaat dayanışmasını aşabilecek olan sınıf mücadelesi yoluyla kazanılabilir. AKP’ye ve MHP’ye oy veren işçilerin grevlerde ve çeşitli eylemlerde, hele ki devlet ve patron gücüyle karşı karşıya kaldıklarında nasıl “kimlik” değiştirdiklerini biliyoruz. Sınıf mücadelesi temelinde birleşemedikleri durumlarda “kimliklerin” bazen ne kadar tehlikeli bölünmelere yol açabileceğinin pek çok örneği vardır. Ayrım ve kutuplaşmalar çok “kültürel” gibi görünse de sınıflardan oluşan bir toplumda son derece sınıfsal bir öz taşır. Sözü edilen diktatörlük inşa sürecinin gerçek çıkış noktası, bir kişinin bireysel hırsları veya “gizli ajandası” falan değil, 2008 dünya ekonomik krizi ve bunun toplumsal siyasi sonuçlarıdır. Bu nedenle benzer süreçler dünyanın Avrupa dahil pek çok bölgesinde yaşanmaktadır.

Rejimin inşası tamamlandığında asıl hedef, emeğin bu ve bundan önceki iktidarlar döneminde olduğundan çok daha fazla sömürülmesi ve baskı altına alınması olacaktır. Şimdiki bütün o “burun kıvırmalara” rağmen işçi sınıfının 15-16 Haziran’da Demirel’i, Zonguldak’ta Özal’ı sarsan gücü, harekete geçmesi halinde RTE’yi de sarsacaktır. “Gerçek bir özgürlük ve demokrasi” umudu ancak işçi sınıfının mücadelesiyle mümkündür; özgürlük işçilerle gelecektir. Aksi halde geleceğimiz, burjuvazinin çeşitli kanatları arasındaki kavga ve komplolarla şekillenecektir.

İyimser değil ama umutluyuz. Marksist eleştirmen Terry Eagleton’ın dediği gibi, “Gerçek umuda en çok, işler olabilecek en vahim halini aldığında, yani iyimserliğin genellikle kabul etmeye gönülsüz olduğu uç durumlarda ihtiyaç duyulur.” Ancak umut etmek için, gerekenlerin de yapılması gerekir. Korku ancak bu şekilde yenilebilir. Durum vahim, ancak umutsuz değildir.

Hakkı Yükselen
Sıradaki

İlgili Haberler