(Kimine aşktır yaşamdır kimine, ama nisan

bir isyandır senin sessizliğinde.)

(Ekim uğrun uğrun büyür nisanla ve belki de

her sonbahar bir ilkbaharla.)

(Çekip gitmeli artık arkada birşey bırakmadan.

Yeni serüvenlere girmeli insan, nisan nisyan ol-

madan)

Çünkü benim düşlerim, benim yüzyıllık düşlerim

yüzyılın başında eylemindi senin.

Zafer Ekin Karabay, Nisan Tezleri Şiiri

Nisan Tezleri çoğu okuyucusunun anladığının aksine, sadece devrimci bir dönem içerisinde politik bir önderin ve eylemcinin partisine önermiş olduğu taktikler ve politikalar dizisi değildir. Nisan Tezleri Lenin’in teorik-politik yaşantısında ve evriminde bir kopuş noktasını simgelemektedir. Bu tezler Lenin’in, ilk ve tek ciddi felsefi eseri olan “Materyalizm ve Ampiryokritisizm”de ayyuka çıkmış olan Plehanovcu mekanik materyalizmden, 2. Enternasyonal’in deli gömleği niteliğindeki indirgemeci ekonomist şablonlarından kurtulduğunun bir göstergesidir. 1914’ün savaşlarla anılan yazını Hegel’in Büyük Mantık’ını okuyarak geçiren Lenin, hemen ardından eşitsiz ve bileşik ilerleyen bir emperyalist ekonominin varlığına dönük kaleme aldığı meşhur eserini üretmiş, sonrasında da felsefi ve ekonomik incelemelerini Nisan Tezleri’nde Rus devriminin karakteri sorunsalı üzerinden siyasal bir boyutta sentezlemiştir. Lenin Finlandiya Garı’na vardığında kendisini bekleyen kalabalığa hitap ederken, Şubat devriminin kesintisiz bir süreç eşliğinde mantıksal sonuçlarına ulaştırılması gerektiği çağrısı yapmıştı. Bu konuşmasının ardından hem hükümet yetkilileri tarafından, hem de kendi Merkez Komitesi tarafından ‘Troçkist’ veya ‘Buharinci’ ilan edildi.

Nisan Tezleri, proletaryanın yerine getirmesi gereken ancak o sıralarda ‘Eski Bolşevikler’ tarafından  Geçici Hükümet’e atfedilen siyasal görevlerin, ekonomide anti-kapitalist önlemlerin alınmadan gerçekleştirelemeyeceğini, devrimin ‘burjuva demokratik aşaması’ şeklindeki hatalı inancın derhal terk edilip süreklileşmiş bir radikal kopuş perspektifinin benimsenmesi gerektiğini açıklayan bir belge olma özelliğini taşıyor. Lenin’in kendi Merkez Komitesi karşısında sahip olduğu farkındalık, Rusya’nın karşı karşıya bulunduğu devrimci görevlerin (ekmek, barış toprak) ancak ve ancak radikal iktisadi tedbirlerin hayata geçirilmesiyle başarılabileceğinin bilincinde olmasında yatıyordu. Lenin’in tezleri, proletaryanın ekonominin kapitalist karakterine dokunmadan siyasal ihtiyaçlarını, görevlerini ve demokratik özlemlerini yerine getirebileceğini varsayan anlayıştan keskin bir kopuşun izleriyle bezenmişti. Sibirya’nın en ücra köyünden Petrograd’ın kitlesel üretim makineleri olan fabrikalara dek Rus toplumunun açığa çıkardığı demokratik özlem istemi, Lenin’e göre otomatik olarak ekonominin karakteri tartışmasını gündeme taşımıştı. Şimdi sıra bu tartışmanın üzerindeki pası kazımaktı.

Nisan Tezleri bu yönüyle, 100 yaşına girerken, 16 Nisan’daki başkanlık referandumu üzerine politik öncünün alacağı tutuma dair keskin sözleri ve stratejileri olan bir metin. Elbette kastettiğimiz, referandum sürecinde izlenecek politikanın ayrıntılı bir betimlemesine rastlanılacak olması değildir bu metinde. Bahsettiğimiz metodolojik bir tavrın izleridir.

Referandumdan “Hayır” çıkması durumunda burjuva siyasal bir ‘normalliğe’ dönüşe, liberal parlamentarist bir demokratik çıkış yoluna inananlar veya bunu bir ‘ilk adım’, saraya karşı verilecek mücadelenin ‘ilk aşaması’ olarak görenler, politik bir derin yanılgının tam ortasındalar. Nisan Tezleri’nin metodolojisi ilk olarak, bu ‘aşamacı’ anlayışın neden ve nasıl, sarayın siyasal derlenişine hizmet ettiğini açıklıyor. Zira bu anlayışın bakış açısından, bugün tartışılan boyutuyla başkanlık, anayasal maddelerin değişimi eşliğinde hayat bulan yeni bir hukuki biçimin bina edilecek olması şeklinde ele alınmaktadır. Halbuki siyasi arenada yaşanan idari ve hukuki değişimlerin, ekonominin toplumsal örgütlenişindeki hareketliliklerin bir tezahürü olma özellikleri hala geçerlidir. Kısacası başkanlık, Türk kapitalizminin derin buhranının gerici bir dışavurumudur ve buhranın derinleşeceği öngörülürken, burjuva siyasal bir pasifist atmosferin hakim kılınabileceği mümkün görünmemektedir. Nisan Tezleri, ‘Çarlık rejimlerinden’ sonra gelebilmesi muhtemel olan ‘Geçici Hükümetler’ dizisine soldan gösterilebilecek olan ‘sempatinin’ sınıflar mücadelesi için taşıdığı yıkıcı ve hatalı anlamların acımasızca topa tutulmasıdır. Özellikle bizim, bugün bu metinden çıkartabileceğimiz en değerli ders, ‘burjuva demokratik geçiş hükümetlerinin’ açlık ve savaş karşısında yine politik olarak felç kalmaktan ve yine otoriter bir yönelim izlemekten kendilerini alamayacakları gerçeğidir. Bunun yanı sıra Nisan Tezleri, sermayenin liberal döngüsünün istikrarı uğruna sahneye çıkmaya hazırlanma ihtimali olan çeşitli ‘Kornilovların’, ‘Çarlık rejimi’ ve benzerlerinin hayaleti üzerinde yükseleceğini ve ‘Geçici Hükümetlerin’ siyasal programlarının bu müdahaleler karşısında geri dönüşü olmayan bir yeteneksizliğe ve felçleşmeye mahkum olduğunu söylemektedir. Avrupa’nın liberal ‘demokrasileri’ karşısında bir ‘olağanüstü hali’ temsil eden Rus Çarlığının yıkılmasının ardından, tam da birçok devrimci kadronun burjuva liberal bir ‘normallik’ olarak tarif ettikleri ‘demokratik Geçici Hükümeti’ bu bağlamıyla destekledikleri sırada, Lenin farklı ve bu sefer işçilerden yana olan bir ‘olağanüstü durumu’ önermişti. Kendisi Rus kapitalizminin ‘demokratik normalliğinin’, sınıf nezdinde demokratik özlemler şeklinde vuku bulmuş olan hiçbir sorumluluğu yerine getiremeyeceğini, aksine bunları (savaş ve kıtlık) daha da derinleştireceğini biliyordu. 

Nisan Tezleri metodolojisinin ikinci vurgusu ise başkanlık rejiminin ancak ve ancak işçi sınıfı tarafından durdurulabileceği ve demokratik kaygılarla verilecek olan ‘Hayır’ oylarının, Türk kapitalizminin vaat etmeye çabalayacağı güler yüzlü bir neoliberal siyasal huzur ortamının ve mutabakatının gerçekçi olmayan pençesinden kurtarılarak, ekonominin eşitsiz örgütlenişinden bir kopuş yönünde organize edilmesi gerekliliğidir. Yukarıda aktardığımız vurgu ile Nisan Tezleri’nin bu yönü birbirlerini tamamlamaktadırlar. Başkanlık, ‘olağanüstü’ metotlarla hayata geçirilmeye çalışılınan bir rejim değişikliği. Ancak siyasal rejimlerin değişiminin bir gerçeklik kazanması, anlamını ekonomik rejimin de bir dönüşüm geçirmiş olmasında bulur. Türk kapitalizminin son senelerdeki evrimi ve yaşadığı kronik birikim krizi, Türk burjuva siyasal üstyapısının üzerine bir karabasan gibi çöktü. Bu bağlamıyla başkanlık tartışması AKP veya Erdoğan’la sınırlı bir konu değil. Eğer iktidarda başka bir burjuva siyasal program olsaydı, bu programın temsilcileri de Erdoğan’ın karşılaşmış olduğu yol ayrımlarıyla ve tercih sorunlarıyla karşılaşmış olacaktı. Buna rağmen bugünkü süreç, Erdoğan’ın kişilik özellikleriyle yoğun bir şekilde boyanmış durumda. Nisan Tezleri, Çarlık rejiminden ve onun aparatlarıdan sistem içi bir çıkışın mümkün olmadığı üzerine bina edilmişti. Bu rejimin ardından gelecek olan ‘Kornilovlar’ veya sözde demokratik ‘Geçici Hükümetler’, Kışlık Saray’ın eski sahibinin izinden gidecek ve ulusal sorun, tarım reformu, kurucu meclis ve dış politika gibi meselelerde yine sömürücü azınlığın çıkarları uyarınca baskıcı ve otoriter bir yönelim izleyecekti. Lenin’in Nisan metodolojisinin referandum üzerine yaptığı çağrı bu yönüyle açıktır: Saray rejiminden anti-kapitalist olmayan bir çıkış yolu yoktur. Olası Türk ‘Kornilovları’ veya yeni Cem Boynerlerin finanse edeceği ‘yeni demokrasi’ hareketlerinin ilk hedefi ezilenleri değil, Türk kapitalizmini kurtarmak olacaktır ve bunu sarayın yaptığı gibi yapacaklardır. Aslında tam da demokratik kaygıları ekonomik taleplerle kaynaştıran bu karakteri nedeniyle başkanlık referandumu, Türkiye devrimini bir ‘gizli gündem’ olarak sessizce dile getirmek durumunda kalmıştır.

Okuyucu şaşırmış olabilir. İçerisinden geçmekte olduğumuz sürecin ‘devrimci olmayan’ doğası düşünüldüğünde Türkiye devriminden bahsetmenin yersiz olduğu düşünülebilir. Halbuki Türkiye devriminden bir gerçeklik olarak söz etmek, hiç de sürreal bir politik inanca işaret etmemektedir. Referandum gündemi ve başkanlık tartışması, Türk kapitalizminin kendi krizine ‘eskinin’ anayasal yollarıyla ve liberal demokratik reçeteler eşliğinde çare bulamıyor oluşunun en çarpık ifadesidir. Bir yönüyle Türk kapitalizmi kendi çöküşüne, kendisinin belirlediği yasal sınırlar içerisinde cevap üretememektedir. Sistem, sistem ‘dışı’ güçleri ve metotları yardıma çağırmaktadır. Ancak sistem ‘dışına’ bir kere çıkıldığında, siyasal etki-tepkinin uzun bir dalga oluşturan sonuçlarını da sistem içi mevzilere çekmek zorlaşacaktır. Engels egemen sınıfların meşruiyetini yargılarken ‘Önce siz ateş edin Mösyö Burjuvazi’ diye haykırmıştı. Türk kapitalizmi kendisinin koymuş olduğu burjuva anayasal sınırları ihlal ederek ilk ateşi açtı. Bundan böyle devrimci eylemlerin sistem dışı doğasının meşruiyeti her sorgulandığında, bu gerçek egemen sınıflara ve onların çapsız temsilcilerine hatırlatılacaktır.

Bugün Türkiye devrimi gerçek gücünü, kapitalist üretim ilişkileriyle uzlaşmaz, kendiliğinden ve bilinçsizce yaşanan bir çatışmaya girmiş olan üretici güçlerinden almaktadır. Üstyapıda yaşanan değişimler, daima altyapının niteliksel dönüşümlerinin veya yeni olanı yaratırken çektiği doğum sancılarının bir tezahürü rolü oynamıştır. Bugün Türk kapitalizminin bir başkanlık rejimiyle kendisini donatma ihtiyacı hissediyor olması, kendisinin temelinde yaşanan buhranın ve çatışmanın dolaylı bir sonucudur. 2001 krizi sırasında kitlesel işten çıkarmalarla nefes alan Türk egemenleri, krizin yıkıcı etkilerinin karşısına son kozları olarak siyasal İslamı çıkarmışlardı. Siyasal İslam emperyalist metropollerden onay gördü ve politik seçeneksizliğe boğulmuş olan yoksulların karşısına sürüldü. Ancak siyasal İslam dahi Türk kapitalizminin üretici güçleri ile üretim tarzı arasında vuku bulan ve uzlaştırılması mümkün olmayan çatışmaya bir cevap olamadı. Bu üretici güçlerin on beş bini, son on iki sene içerisinde iş cinayetlerinde katledildi. Milyonlarcası işsiz bırakıldı. Daha da fazlası güvencesizliğe ve köleliğe mahkum edildi. Bir ara bu güçlerin Suriye’de savaşa gönderilmesi tartışıldı. Ancak unutmadan ekleyelim: Türk kapitalizminin üretim tarzına sığmamaya başlayan aynı güçler Gezi’yi, Kobane serhildanını, metal işçilerinin grevlerini ve 7 Haziran’ı yarattı. Ali Koç paçaları tutuşmuş halde kendi kapitalizmlerinin yarattığı eşitsizlikten ve iktidarı ele geçirmek isteyebilecek olan ezilenlerden söz ediyordu.

Başkanlık rejimi, Türk kapitalizminin içerisinden çıkmakta zorlanan ‘yeni olanın’ doğum sancılarının üstyapıda yarattığı depremin kendisidir. Üretici güçlerin, ulusal pazar tarafından içerisine sokulduğu üretim ilişkileriyle süreklileşen ve şiddetlenen bir kendiliğinden mücadele halinde olması, bu patlamalı dinamiğin yer yer devrimci fragmanlar şeklinde seyir etmesine rağmen örgütsüzlüğü nedeniyle her defasında vizyondan kaldırılmış olması ve böylece başkanlığın, üretici güçlerin fethi adına bir ihtiyaç olarak kendini var etmiş olması Türkiye devrimini bir gerçeklik olarak somutlayan başlıca etkenlerdir. Ancak saray, kendisine Osmanlı’dan miras kalan bir yeteneksizlikle baş başadır. Osmanlı sultanları, fethettikleri yerlere götürdükleri üretim tarzıyla, fethettikleri yerlerde buldukları üretici güçler arasındaki çatışmada daima kaybeden taraf olmuştur. Büyük İskender dahi kendi Helenci ordusunun karşısına Pers kıyafetleriyle çıkmak zorunda kalmıştı. Aynısı başkanlık rejimi için de geçerli olacaktır. Saray üretici güçleri değil, üretici güçler sarayı fethedecektir.

Türkiye devrimi bugün itibariyle kalıcı bir örgütlenmeden, programatik bir perspektiften ve kendisini hakim kılmasını sağlayacak öznel katalizörlerden eksiktir ancak dönemin kendine özgü gericiliğinin gölgelerinde saklanmakta, arada burnunu gösterip etrafı koklamakta, kafasını dışarı çıkartacağı anı kollamaktadır.

En beklenmeyen anda, en beklediğimiz olaya hazır olalım.

image_pdfimage_print