Venezuela bir ekonomik ve sosyal çöküşün içinde. Neredeyse 20 yıldır iktidarda olan Chavezciliğin “21. yüzyılın sosyalizmi”nden geriye bir yıkım miras kaldı. Bütün sol, radikal söylemlerine rağmen Chavezcilik ülkedeki kapitalist sömürü düzenine ve yağmacı emperyalist sisteme karşı gerçek bir mücadele vermedi. Petrole dayalı ekonomik yapıda, dünya ekonomik durumunun olağanüstü kârlara imkan tanıdığı dönemde, kısmi sosyal reformlar hayata geçirilmekle birlikte, dünya ekonomik krizinin başlamasıyla acımasız bir neoliberal sağcı hükümetten farksız bir şekilde kemer sıkma politikaları uygulandı ve bir yanda Chavezciliğin yeni zengin sınıfı (boliburjuvazi) türemişken, emekçi halk sefalet koşullarına mahkum edildi. Dünya solunun önemli bir kesimi için bir dönem boyunca referans kaynağına dönüşmüş Chavezcilikle gerçek bir yüzleşme yapılmadan, dünya solunun devrimci bir temelde yeni bir yükseliş evresine girmesi düşünülemez.

Bu çerçevede, Venezuela’da başından itibaren sınıf bağımsızlığını, kapitalizm ve emperyalizmden gerçek bir kopuşu savunan Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (PSL, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Venezuela seksiyonu) liderlerinden ve aynı zamanda ülke çapında tanınan bir işçi önderi olan Orlando Chirino’yla ülkenin mevcut durumu üzerine bir söyleşi yaptık.

Mevcut durumu nasıl değerlendirmektesiniz?

Ülke bir çöküş döneminden geçiyor. Milyonlarca genç son on yılda, özellikle de son birkaç yılda ülkeyi terk etti. Enflasyon geçtiğimiz yıl, en iyimser hesaplamalara göre yüzde 600’ü aştı ve bu sene yüzde 1000’i aşması bekleniyor. 1999 ile 2010 arasında ekonomik büyüme ortalaması yüzde 0,77 idi. 2016’da ekonomi yüzde 12’den fazla küçüldü ve bu bu sene de çok ciddi bir ekonomi daralma söz konusu. Bir yandan işsizlik artarken, diğer yandan binlerce işçi ücret almasına rağmen evde oturuyor çünkü hammadde eksikliğinden ötürü fabrikalar çalışmıyor. Ülkede üç farklı dólar kuru var: Bazı ithalat ürünleri için 1 dólar 10 bolivara sabitlenirken diğer ürünler için 660 bolivar ve kara borsada 4000 bolivar civarında. Bu devasa farklılıklar, en çürümüş yolsuzlukların gerçekleşmesine fırsat veriyor.

Hükümet, “ekonomik savaş” yürüten patronların gizemli bir komplosundan bahsetse de, Üretken Ekonomi Konseyi’nde burjuvaziyle düzenli olarak biraraya geliyor. Bu toplantılarda temel ürünlerin fiyatları ve şirketlere düşük fiyattan dolar verilmesinin yöntemleri belirleniyor. Böylelikle burjuvaziyle hükümet arasında klientalist bir ilişki tesis ediliyor. Öte yandan, hükümet dış borç ödemeleri için yılda 60 milyar dolardan fazla kaynak ayırırken, en temel sağlık ve gıda ürünlerinin ithalatında kesintilere gidiyor. Hükümet emekçilere karşı canice bir kemer sıkma politikası uygulamakta. Bunun sonucunda, işçilerin alım gücü inanılmaz ölçüde gerilemiş durumda, asgari ücret bugün aylık yaklaşık 25 dolara denk gelmekte.

Hükümetin içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hükümet emekçilerin ve halkın büyük bir kesiminin nefretini kazanmış durumda. Köşeye sıkıştığı için demokratik haklara her geçen gün daha fazla saldırmakta: Parlamento çalıştırılmıyor, sendikal özgürlükler ortadan kaldırılıyor, yoksul mahallelere yasadışı bir biçimde yüzlerce polis ve askerin katıldığı operasyonlar düzenleniyor. Aralık 2015’te gerçekleşen ulusal parlamento seçimlerinde hükümetin meclisin üçte ikisini kaybederek büyük bir hezimet yaşamasının ardından, politik ve sendikal tüm seçimler askıya alındı. Örneğin, petrol sektöründe ve ülkenin en önemli demir çelik fabrikası olan Sidor’da sendika seçimlerinin gerçekleşmesine iki yıldır izin verilmiyor ve 2016’da gerçekleşmesi gereken bölgesel seçimler için halen bir tarih belirlenmiş değil. Şu anda neredeyse tüm politik partilerin seçimlere katılma hakkı iptal edilmeye çalışılıyor ve “Vatan Karnesi” (Carnet de la Patria) gibi mekanizmalar aracılığıyla halkın korporatif yöntemlerle denetim altında tutulması hedefleniyor. Kamusal programlar üzerinden gıda temin etmek veya bazı sosyal programlardan faydalanabilmek için bu karneye sahip olmak gerekiyor.

Maduro bugün ordunun desteği sayesinde ayakta durabiliyor. Ordu gücünü giderek artırmakta. En önemli bakanlıkları kontrolü altında tutuyor, bir televizyon kanalına, petrol ve maden işletmelerine sahip. Dahası, sınır kaçakçılığı ordunun denetiminde gerçekleşiyor ve Rusya ve Çin’den milyonlarca silah alınması üzerinden büyük miktardaki ekonomik kaynakları idare ediyor. Maduro aynı zamanda yargı bürokrasisinin de desteğine sahip. Anayasa Mahkemesi, yasaları hükümetin lehine yorumlayarak, çatışmalı hukuki konularda hükümete arka çıkıyor. Maduro’nun kontrolü altında olmayan tek devlet kurumu parlamento fakat parlamentonun yasama yetkileri ve yürütme üzerindeki denetleme gücü, yargı bürokrasisinin desteğiyle neredeyse tamamen ortadan kaldırılmış durumda. Bu dönemdeki bir diğer önemli unsur, muhalefetteki merkez sağ koalisyon MUD’un (Demokratik Birlik Masası) hükümetle işbirliği. MUD, ABD ve Vatikan’ın arabuluculuğunda hükümetle yürütülen müzakerelere katıldı ve geçen sene devlet başkanının geri çağrılması için gerçekleştirilecek halkoylamasının iptal edilmesini destekledi. Hükümetin içine düştüğü sefil konumu en iyi yansıtan gelişmelerden birisi, Maduro’nun Trump’a yönelik utanç verici desteği oldu.

Kitlelerin tutumu ne yönde?

Hükümete yönelik büyük bir hoşnutsuzluk var, Maduro’nun halk desteği yüzde 10 düzeyinde. Onlarca şehirde ufak çaplı sosyal patlamalar ve yağmalar olsa da, genelleşmiş bir isyan söz konusu değil. Örgütlü bir biçimde gerçekleşen seferberliklere gelince, son haftalarda sağlık ve gıdaya ulaşım konularında eylemler gerçekleşti ve Sidor’da hükümet tarafından dayatılan gerici iş sözleşmesine karşı kalabalık bir işyeri meclisi toplantısı yapıldı.

Hükümetin yarattığı hayal kırıklığını 2015’te tepki oyuna dönüştürmeyi başaran MUD’un bu dönemde oynadığı korkunç rol de halkın geniş kesimlerinin giderek daha fazla oranda öfkesini çekiyor.

Diyalog masası neden ve nasıl kuruldu?

Hükümetin UNASUR (Güney Amerika Uluslar Birliği) vesilesiyle öncülük ettiği Diyalog Masası’na Amerikan Devletler Örgütü (OEA) aracılığıyla yanki emperyalizmi ve Vatikan destek verdi. Eski hükümet başkanları Rodriguez Zapatero, Martin Torrijos ve Leonel Fernandez’in arabuluculuğu ile hükümet ve MUD arasındaki bu diyalog, muhalefetin başkanın geri çağrılması için yapılacak referandumla -kitlesel desteğe sahip anayasal bir uygulama- bölgesel seçimlerin yapılmamasını kabul etmesiyle sonuçlandı. ABD ve Kilise, bir sosyal patlama ihtimali karşısında kendileri için ehven-i şer niteliğinde olan ve son demlerini yaşayan Maduro hükümetinin yaşam süresini uzattı. MUD’un liderleri de ABD’nin ve Kilise’nin uşakları olarak rollerini oynadılar. Obama hükümeti devlet müsteşarı Thomas Shannon’u birçok kez Caracas’a Maduro’yla buluşmaya gönderdi ve kitlesel seferberlikler veya sosyal patlamalar veya hükümetin ani bir şekilde düşmesiyle durumun kontrolden çıkmaması yönünde açık bir tercihte bulundu. Masada varılan anlaşmaların ardından, Maduro başkan yardımcısını değiştirdi. Daha baskıcı kesime bağlı Tarık El Aissami’yi daha fazla müzakere yanlısı Arisobulo Isturiz’in ile değiştirdi ve O’nu çok daha fazla yetkiyle donattı.

Bu kriz döneminde PSL mevcut duruma nasıl müdahale ediyor?

Öncelikle, petrol sendikasında seçimlerin gerçekleştirilmesi için yürütülen kampanyayı destekledik. Ülkenin petrol sahalarının çoğunluğunu dolaştık ve hükümetin işçi düşmanı politikalarına karşı mücadele işçilerin devrimci öncüsünü temsil eden Jose Bodas’ın adaylığını destekledik.

Öte yandan, çokuluslu bir şirket olan Arco Minero del Orinoco’nun ülkenin kaynaklarını yağmalamasına ve askeri ve politik baskılara karşı gerçekleşen birleşik kampanyalara katıldık. Aynı zamanda Mücadeledeki Halkın ve Eleştirel Chavizm’in Platformu’na dahil olduk. Geniş kapsamlı bu platforma katılarak bu platformun ücretlerin artırılması, dış borcun ödenmemesi, demokratik hakların kısıtlanmasının durdurulması ve emekçilerin ve yoksul halkın mücadelelerin desteklenmesi yönünde ortak eylemler gerçekleştirmesi için politik müdahalede bulunduk. Chavez’in kapitalist modelini sahiplenip Maduro’nun bu mirasa ihanet ettiğini savunanlarla tartışırken, ülkenin ihtiyaç duyduğu ciddi dönüşümün ancak petrol endüstrisinin millileştirilmesi, toprak reformu ve doğal kaynakların savunusu gibi önlemlerle gerçekleşebileceğini ve bu önlemlerin yalnızca bir işçi ve halk hükümeti tarafından hayata geçirilebileceğini ortaya koyduk. Mücadeledeki Halkın Platformu’nda hükümete karşı seferber olmamız, burjuvaziyle anlaşma halinde uyguladığı kesinti politikalarına karşı sokakta mücadele etmemiz gerektiği yönünde bir politikayı savunuyoruz. Ve bir çıkış için, süresini tamamen doldurmuş ve bugün çektiğimiz acıların kaynağını oluşturan kapitalist sistemden çıkış için mücadele edecek işçi ve emekçi halk örgütlerinin içinde olduğu bir Kurucu Meclis öneriyoruz.

Bir diğer önemli ulusal politik kampanyamız, işçi ve yoksul halk örgütlerinin Chavizm’den kopmaları, bağımsız bir temelde örgütlenmeye girişilmesi ve PSUV ve MUD’a karşı bir seçenek oluşturabilecek bir siyasi alternatifi inşa etmek için sistematik çağrıda bulunmak.