Türkiye’nin yoksulluk, iş cinayetleri, temel demokratik haklar, emperyalizme bağımlılık, doğaya verilen geri dönüşsüz zararlar gibi onlarca, hem de çok temel sorunu varken, referandum sürecinde bir kişi ve çeperinin bekası için kavga veriliyor. Bu beka kavgasında geçmişin tüm dengeleri kaybolmuşken, eski ya da yeni bir Türkiye de kurulamıyor.

Dış ilişkiler

Arap devrimleri sürecinde Erdoğan bir dünya karşı devrimci lideri olabilmek için kolları sıvamıştı. Ancak yaptığı taktik hatalar ve sahayı okumadaki üstün beceri yoksunluğu O’nu bırakalım bir dünya lideri yapmayı, tüm dünya tarafından sevilmeyen biri haline getirdi. Bu durumun sonuçları da yalnızca kendisiyle sınırlı kalmadı ve tüm Türkiye devlet yapısına sirayet etti. Öyle ki Türk devlet geleneği tarihinde uluslararası arenada beylikler dönemi ve fetret devri dışında bu denli önemsiz bir pozisyona düşülen bir örnek daha bulunamaz.

İç politika

Erdoğan’ın tahribatı daha yoğun bir biçimde iç politikada yaşandı. İktidarda kalabilmek için her şeyi yaptı. Sonuç olarak geriye makul bir işleyişe sahip ne yargı, ne yürütme, ne de temel devlet bürokrasisi kaldı. Aslıdna Erdoğan’ın iktidarda kalma sevdası Türkiye devlet yapılanmasını parçaladı.

Bugün Türkiye’nin yönetimi olağan mekanizmalar ile işleyemiyor. Kış lastiği uygulaması için bir KHK’ya ihtiyaç duyan Erdoğan, güzellik uzmanlarının hangi tıbbi cihazları kullanabileceğine dahi KHK ile yön verebiliyor. Erdoğan’ın Türkiye’si ancak bu şekilde yönetilebilir vaziyette.

Erdoğan bozmak durumunda kaldığı devletin tüm dengelerinin yerine kendi karakterini ikame etmeye çabalıyor. Referandumda önerilen başkanlık/cumhurbaşkanlığı sistemi de tam olarak bunun yansıması. Ancak bir kişi olarak Erdoğan bunların hepsine yetemiyor, yetebildiği yerde de işin sürdürülebilir olması için kabiliyeti kafi gelmiyor. Bakanlıklardan yargıya, oradan da en küçük devlet bürokrasisine kadar işleyen bir mekanizma kalmadı. Buna verilebilecek onlarca örnek var. Erdoğan’ın yıpratıcılığının bir örneğini Ahmet Takan’ın 25 Mart günündeki köşe yazısında okuduk. Kendisi de asla bir işçi dostu olmayan Takan’ın yazısı TSK’nın 54 cephaneliğinin yerinin -ki bu bir askeri sırdır- şirketlerden inşaat teklifi alabilmek için dünyaya internet aracılığı ile yayıldığını ifade ediyor. Bu haber bile işlerin ne denli el yordamı ile gittiğini gösteriyor. Sırlar konusu açılmışken atlamayalım, Can Dündar devlet sırlarını ifşa etmek ile suçlanıyordu değil mi? İnsan yaşananlara uzaktan bakıp da ardından AKP’lilerin konuşmalarını takip ettiğinde yaptıkları her suçlamanın esas erbabının AKP’liler olduğunu anlayabiliyor.

AKP’nin gücü ve geleceği

Daha öncesinde defalarca ifade ettik, referanduma sayılı günler kala yeniden ifade ediyoruz: Erdoğan yönetiminin bugüne değin başarılı olduğu tek icraat işçi düşmanlığı oldu. Özelleştirmeler, işçi cinayetlerindeki rekor artış, işsizlik, ortalama ücretlerin asgari ücrete yaklaşması, Özel İstihdam Büroları, varlık fonu, yasaklanan grevler, sendikal hakların gasp edilmesi… Ortada bir AKP mucizesi varsa hepsinin altında bu işçi düşmanı uygulamalar yatıyor. AKP’nin başarılı olduğu tek husus bu olmayı sürdürüyor.

Ancak AKP, kadrosunun ve gücünün yetmeyeceği öyle çok işin içerisine girdi ki, en yoğun işçi düşmanlığını vaat ederek dahi iktidarı sürdürmeyi garanti edemiyor. Bozulan devlet mekanizması ve AKP’nin yetersiz kadroları AKP yönetiminin uzun süre ayakta kalamayacağının sinyallerini veriyor.

İşçi sınıfının mücadele sebepleri

Erdoğan yönetimi kıdem tazminatlarının fona devredileceğini (kaldırılacağını) bunu da referandumun hemen ardından hayata geçireceğini ifade ederek patronlara göz kırpıyor. İşimizin ehliyiz imajı çiziyor. Bu da yetmemiş gibi emperyalizme kafa tuttuğunu iddia edip portakal sıkarken Türkiye’de metal sektöründeki emperyalist firmalara karşı direnişe geçen işçilerin grevlerini yasaklıyor. Hollanda emperyalizmine de kıyağın büyüğünü yapıyor. Bu da yetmiyor, Akbank işçilerinin direnişini de yasaklayarak işçilerin karşısında her türden laik/İslamcı burjuvazinin yanında duracağını beyan ediyor.

Tüm işçi ve emekçilerin referanduma; kıdem tazminatının olmadığı, vergi yükünün ve işsizliğin arttığı bir iş sözleşmesi gibi bakmaları ve Hayır demeleri gerekiyor. Şu ana değin ortaya çıkan eğilim de tüm baskı ve zorlamalara rağmen Hayır’ın önde gittiğini ortaya koysa da evet ya da hayır sonucundan sonra da işçi ve emekçiler olarak kendimizi sıkı bir mücadeleye hazırlamamız gerekiyor.

Hayır’ın çıkması saldırıları yavaşlatabilir. Bize fazladan olanaklar sunabilir. Anımsayalım, Erdoğan yönetimi 2013’ten beri yaşadığı yıpranmayı tüm Türkiye’yi içerisine işçi ve emekçileri de alacak şekilde bölüp, kutuplaştırarak aşmayı denedi. Gerçek ve güvenilir birliğimizi ancak emek mücadelesi içerisinde sağlayabileceğimizi unutmamalıyız.

Erdoğan yönetimi tüm devlet mekanizmasını parçaladı ve yerine yenisini koyabilecek yetenekte değil. Yıkım dışında bir şey vaat edemiyor. Öte yandan, sistem içi olası bir Erdoğan alternatifi de şu pozisyon içerisinde ancak işçi düşmanlığını sürdürerek düzeni tesis edebilir. Bu da bizler için baskı ve yıkımın devam etmesi anlamına gelir.

KHK ile işten atılan ve direnişe geçen Eğitim-Sen üyesi bir hocamız emek mücadelesini şöyle özetlemişti: “Eskiler ekmek aslanın ağzında derlermiş. Biz bizden önceki kuşaktan ekmek aslanın midesinde diye duyduk bu sözü. Şimdi biz o aslanda bile ekmeğin kalmadığını söylüyoruz. Bu yüzden birlikte mücadele etmekten başka şansımız yok.”

Mücadele etmek için sonsuz sebebimiz var. Sadece hocamızın sözünü birbirimize söylemek dahi yetebilir. Paramparça olup açlığa mahkum olmamak adına, önce Hayır deyip, referandum sonrasında da emek merkezinde birleşmek için tüm gücümüzü sarf etmek dışında bir çıkışımız yok.

image_pdfimage_print