Rubicon nehri sadece Kuzey İtalya’dan aşağıya dökülen bir nehrin adı değil. Bu nehir aynı zamanda antik çağlardaki Roma Cumhuriyeti’nin yasaları altında generallerin ordularıyla geçilmesinin yasaklandığı sınırın da kendisi. Sözde Cumhuriyet, darbe benzeri askeri girişimleri engelleyebilmek adına Rubicon nehrini, Romalı generallerin bölüklerinin ve çeşitli silahlı formasyonlarının girişinin yasak olduğu kırmızı çizgi ilan etmişti. Spartaküs önderliğindeki köle isyanının şiddetle bastırılmasından 22 sene sonra, yani milattan önce 49’da Sezar, başkent Roma çok başlı rejim krizinin artan siyasal depremleri ile sarsılırken ordularıyla bu nehri geçmiş, Roma hukukunun yasalarını hiçe saymış ve imparatorluk kendisini hızlıca bir iç savaşın içerisinde bulmuştu. Tarihçi Suetonius, Rubicon geçilirken Sezar’ın tercih etmiş olduğu kelimeleri şöyle aktarır: “Alea iecta est.” Bu meşhur Latince deyişin anlamı “zarlar atıldı”dır.

***

Batılı metropollerin iktidar aygıtlarından da destek gören ve Ortadoğulu egemenlerin yaygın olarak üretimin kapitalist karakterinin sürdürülebilmesi için kullanmakta olduğu siyasal İslam aracının, çağımızın şiddetli sınıflar mücadeleleri altında can çekiştiğini gözlemleyebilmek mümkün. İlk olarak Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarını deviren muzaffer kitle seferberliği ve ardından Tunus’ta iktidardaki Nahda Hareketi’ni fiilen yönetemez ve kontrol edemez bir felçleşmeye mahkum bırakan proleter eylemlilikleri, siyasal İslam’ın kitleleri düzen içi siyasi mevzilere çekmek için kullanılan burjuva karakterinin prestijini tüketti. Türkiye de dahil olmak üzere Ortadoğu’da siyasal İslam’ın politik iflasını sokaklarda ve meydanlarda deklare etmiş olması, yaşadığı ontolojik bunalımın kendi üzerindeki yıkıcı sonuçları en gerici ve barbar ifadesine, bu krize bir tepki olarak doğmuş olan IŞİD’de buldu. Tunuslu Nahda Hareketi son kongrelerinde “siyasal İslam’ı terk etme” yönünde bir karar alırken, Erdoğan liderliğindeki AKP toplumsal prestijinin tükenişiyle ve içerisindeki çatlakların derinleşmesiyle boğuşuyor. 16 Nisan referandumundan YSK aracılığıyla sahtekarlık düzenlenerek çıkartılan sözde “Evet” sonucu; yani iktisadi merkezlerden ve “muhafazakar” mahallelerden aslında “Hayır” çıkmış olması ekonominin liberalizasyonu ile hayatta kalma şartlarının yağmalanmasına rıza üretme işlevi gören burjuva siyasal İslam mutabakatındaki parçalanmayı ve bu mutabakatın argümanlarının toplumsal bir radikal tükenişle karşı karşıya olduğunu, en azından objektif şartların bu yönde bir eğilim yarattığını ortaya koydu.

Erdoğan 16 Nisan akşamı, kendisini Rubicon nehrini geçmek zorunda hissederek, siyasal İslam’ın geniş kitleler karşısında kullanışlı birer araç olan konformist işlevselliğini yitirmiş olduğunu kabullenmiş oldu. Bu noktada meselenin, Erdoğan’ın özneleştirerek değil ama nesneleştirerek sözde zaferlerine sözde bir meşruiyet kazandırmakta kullandığı “çalışan” kitlelerin referandumda yeni rejime karşıt veya en azından tarafsız bir tutum almasında düğümlendiğinin anlaşılması şart. Zira üç büyük kentin yanı sıra çalışmakta olanların arasından da %58 oranında “Hayır” çıktı.

Gerek Erdoğan’ın kişiliğinde kristalize etmeye çalıştığı saray rejimi, gerek rejim içi saray karşıtı ancak devlet taraftarı olan çeşitli silahlı-silahsız odaklar, Rubicon nehrinin geçilmiş olduğunun ve böylece anayasa dışı eylemler aracılığıyla fiilli bir durum yaratma gücüne erişebilecek olanın zaferini ilan edeceğinin bilincindeler. İlk olarak 15 Temmuz’da meclisin vurulmasıyla, ardından da 16 Nisan’da YSK eliyle referandumun sonucunun değiştirilmesiyle Türk kapitalizminin burjuva anayasal kırmızı çizgileri, tabir-i caizse vasıfsız ve topal “senatonun” belirlemiş olduğu Rubicon nehri sınırı aşılmıştır. Sistemin, kendisini ayakta tutabilmek ve istikrarlı bir mimari kurumsal çehreye sahip olabilmek adına “sistem dışı” tercihlere başvuruyor olmasının ardında yatan diyalektik, yoksulların neoliberal siyasal İslamcılıkla tecrübelerini tüketmeye başlamış olmalarıyla sentezlendiğinde, kimlikçi refleksleri baskılayan bir takım devrimci komünist olasılıklar somutluk kazanıyor. Rejimin kendi bekası adına sistem dışı olanı gündeme getirerek aldığı riskin potansiyel olasılıkları ve milliyetçi-muhafazakar-liberal cephenin, Türk kapitalizminin kalkınma adı altında sürdürdüğü yağma ile talana ikna etmesi gerektiği toplumun nezdinde inandırıcılıklarını ve prestijlerini kaybetmiş olmaları özü itibariyle son derece Bolşevik olabilecek sosyal ve siyasal reflekslerin bir rüşeym olarak varoşlarda kaslarını güçlendirdiğine delalet ediyor.

Bu olasılığın en ciddi göstergeleri, referandum süreci boyunca kurmaya çabaladığı her ittifak sonucunda Türk sağını daha da parçalayan sarayın taktiksel manevralarında bulunabilir. MHP ve BBP önderlikleri ile masa üzerinde anlaşan saray rejiminin, bu milliyetçi-İslamcı partilerin tabanlarının ezici bir çoğunluğundan onay alamamış olması, Cemaatle yaşanan şiddetli kavga, TSK’nın iktidarı almaya dönük girişimlerinin yoz niteliğinin geniş yığınlarca kabul görmemesi, bununla birlikte AKP’nin siyasal-ideolojik ebesi rolündeki Saadet Parti’sinin keskin bir “Hayır” kampanyası yürütmüş olması, dahası “Evet” oylarının 16 ilde sadece AKP-MHP-BBP cephesinin toplamının değil, doğrudan doğruya yalnızca AKP’nin 1 Kasım’daki mevzilerinin gerisine düşmüş olması, Türk sağının geleneksel-tarihsel işlevi olan “sistemin barbar doğasının getirilerini kitleler nezdinde meşru kılmak” programının parçalı ve krizli durumuna ışık tutuyor. Siyasal İslam, kendi zayıf iktidarının başkanlık programının yarattığı sosyo-politik çatlakları, bir bütün olarak Türk sağının geniş kesimlerine dayatıyor. Böylece saray, ajandasında yer alan gündemler üzerinden kendi krizini genel olarak Türk sağının krizine, Türk sağının krizini ise dolaysız bir şekilde sermayenin önderlik krizine indirgiyor. Türk kapitalist sınıflarının yaşamakta oldukları siyasi alternatif krizi, bir yandan uluslararası bağlamda neoliberal çözüm önerilerinin kabul görmemesiyle, bir yandan da bölgesel siyasal İslamın seferberlikler karşısında tarihsel yaralar almasıyla daha da derinleşiyor.

Peki bu noktada Türk egemen sınıfları ekonomik kalkınma adı altında sürdürmeye niyetli oldukları liberal yağmanın ve talanın yeni mazereti olarak hangi siyasi-ideolojik varyantın kitleleri felç edici reçetesini kullanabilecek? Zira seçeneklerin tükeniş hızı, saray rejiminin başkanlığı bina etme zorunluluğu karşısında uygulamaya soktuğu yeni uygulamaların Türk sağını içerisine soktuğu buhranın derinliğiyle doğru orantılı. Sarayın bekası adına alınan olağanüstü önlemlerin bütünü, etki-tepki ilişkisinin uzantısı olarak olağanüstü geri dönüşlerin vuku bulma olasılığına somutluk kazandırıyor. Sürdürülebilirliği olmayan bu konjonktürün olası bütün sonuçlarının neler olabileceği bugünden kestirilemese dahi kesin olan bir dinamik var ki, o da önümüzdeki dönemde orta sınıf muhalefet kurumlarının, yığınlarca politik olarak ıskartaya çıkartılacağıdır. “Türk tipi” bir aşırılıklar döneminin içerisinde, sağda veya solda konumlanabilecek olan radikal önerilerin tek olası çıkış yolu olarak gözükmeye başlamasının sinyallerinin verilmesiyle, orta sınıf muhalefet kurumlarının anayasalcı ve kurumsal programları ciddi bir iflasın eşiğine sürüklenmiş durumda. Buna Deniz Baykal’ın saraya karşı verilecek mücadeleyi 2019’a “ertelemesi” de dahil. Bu ilişki, devrimci olmayan bir durumun hem öndevrimci hem de karşıdevrimci bir duruma evrilme ihtimalinin içerisine işlenmiş bir yasa olarak karşımızda duruyor.

Türk kapitalizminin egemen sınıfları ile onların temsilcileri Türkiye’yi yönetebilmek ve ulusal pazarın istikrarını kontrol edebilmek adına burjuva anayasallığını dahi ihlal eden olağanüstü yetkilere, rejimlere ve silahlara gereksinim hissettikçe ve bunları pratiğe geçirdikçe, proleterlerin ve kent yoksullarının kendilerini savunma güdülerinin sistem dışı bir karakter taşıma olasılıklarını da kuvvetlendiriyorlar. Zira ulusal artı değere el konulması ile yeniden el konulmasının mekanizmaları siyasal üstyapının kurumsal mimarisinin başkanlık rejimi şeklinde yeniden bina edilmeye çalışılması altında şiddetlenirken, kitlesel iradeye karşıt olarak Rubicon’u geçmiş olan sarayın ve rejim içi başka aktörlerin, kendilerinin koymuş oldukları ve de üzerinde yükselmiş oldukları burjuva yasal sınırları (Rubicon’u) ihlal etmiş olmaları, ezilenlerin toplumsal kurtuluş reflekslerinin sistem dışı olabilecek olan doğasını doğrudan doğruya, yine burjuva-demokratik önyargılara sahip olan ezilenlerin gözü önünde meşrulaştırıyor. Üsküdar, Fatih ve Eyüp benzeri “muhafazakar” işçi semtlerinin çizmiş olduğu referandum tablosu sonucu ortaya çıkan veriler, ilk olarak proleterlerin hoşnutsuzluğuna işaret ederken, ikinci olarak “Hayır” demiş olan işçilerin “eski olanı korumak” adına “ileriye” sıçrayabileceklerini gösterdi. Bu bağlamda sıçrama tahtasının ne olduğunu/olacağını saptayabilmek ve buna dönük son derece somut ve geçişsel olan talepleri ve sloganları belirlemek, başlıca görev olmayı sürdürüyor.

image_pdfimage_print