ar | en | es | fr | tr

Süremeyen devrim: Burjuvazinin sefaleti ve sefaletin burjuvazisi üzerine beş tez

1.) Başkanlık gündemi, 1908 devriminin yarım kalan görevleri ile 2008 ekonomik krizinin yıkıcı etkilerinin sentezlenmesinin doğrudan bir sonucudur.

3 Temmuz 1908’de Osmanlı ordusu içerisinden bir grup askerin ayaklanarak ardından gelecek olan devrimi başlatacak olması, II. Aldülhamit’in de egemenliğinin bir bağlamda sonlanmasını beraberinde getiriyordu. Temmuz sonlarına dek devam eden süreç hanedanlığın daha önce eşine rastlamadığı türden uluslar ötesi bir devrim dalgasının kendisiydi. O sıralarda İttihat ve Terakki’nin sıradan bir üyesinden daha fazlası olmayan Mustafa Kemal, Selanik’te kaldığı otelin balkonundan bütün gece süren işçi ve köylü kutlamalarını şaşkınlıkla izliyor; yüksek ihtimalle ilerde, monarşiyi sonlandıran bu muzaffer seferberliğin kazanımlarını aslında kendisinin iyi niyetinin bir lütfuymuş gibi lanse etmek zorunda kalacağını bilmiyordu. Konstantinopolis şehri ise devrimin en ateşli savunucuları olan ilerici sınıfların bir komuta merkezi haline gelmişti. Bütün sokaklarda yankılanan “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” sloganları yalnızca sarayda değil, dertli pazar tüccarlarının evlerinde ve büyükelçiliklerin kriz masalarında da tedirginlik ve korku yaratıyordu. Dini ve etnik farklılıklarını değil, sınıfsal ortaklıklarını temel alan yoksullar kol kola girmiş bir halde, bu büyük şehrin hayatına egemen oluyorlardı.

1908’in üzerinden 100 sene geçti. 2008 yılında Birleşik Devletler’de kapitalizmin tarihinin üçüncü en büyük depresyonu boy gösterdi. Krizin etkileri, sistemin doğası gereği ulusal boyutlarla sınırlı kalmadı ve okyanus ötesinde de kendisini hissettirdi. Kapitalizm bir kere daha proletaryayı yıkıma taşıdı. Onun haklarına ve ücretlerine saldırarak bankalarını kurtarmaya çalıştı. Buna rağmen birçok mali kurumunun iflasıyla baş edemedi. Uluslararası çapta örgütlenen karşıdevrimci bir süreçle işçilerin evlerine, ücretlerine, sosyal haklarına, sendikalarına; kısacası insanca yaşama koşullarına el konuldu. Çokuluslu şirketlere açılan yeni rekabet alanlarına, vergi hırsızlıklarına, aşağı ve orta-alt sınıfların toptan mülksüzleştirilmesine ve yeni yolsuzluklar ile yoğunlaşan sömürü politikalarına rağmen krizin artçı dalgaları kontrol altına alınamadı, yıkıcı etkilerinden kaçınılamadı. Her gün yeni bankalar ile ulusal pazarlar toplu bir çözülüş riskiyle karşı karşıya kalırken, kapitalizmin 2008 krizinden çıkış yolunu bulmuş olduğunu söylemek, keskin bir rasyonal dışılığa işaret etmeyi sürdürüyor.

Erdoğan’ın Türkiye’yi “teğet geçtiğini” söylediği 2008 krizinden bugüne 8 sene geçti. 1908 Temmuz’unun Konstantinopolis’inin çizdiği devrimci tablonun üzerinden ise tam olarak 108 sene geçti. Tıpkı 1908 senesinde olduğu üzere yine bir Temmuz akşamı, ismi İstanbul olarak değiştirilen aynı şehrin sokakları, bu sefer devrim sloganlarıyla değil savaş uçaklarının çığlıklarıyla yankılanıyordu. Şehir üzerinde terör estiren F-16’ların seslerinin arasına camilerden okunan selalar karışıyordu. Tank paletlerinin gıcırtılarını tekbir sloganları bastırıyordu. O gece geleneksel daimi ordu ikiye bölündü. Toplam sayıları 360 civarında olan general ve amirallerin neredeyse yarısı darbe girişimi içerisinde yer aldı ve ardından bu suçlamayla tutuklandı. Binlerce albay, yarbay, binbaşı, yüzbaşı, teğmen ve astsubay, 40 kentin en önemli tabur, kolordu ve ordularının komutanları darbeye katıldı. Hava, kara ve denizcilik istihbarat daireleri ile en önemli jet üslerinin komutanları, cuntanın bir parçası olarak harekete geçti. O Temmuz gecesinin ardından ise aynı şehir yine, bu sefer bombalı saldırılar aracılığıyla, sürekli olarak sarsılacaktı. İstanbul’un üzerine korku ve atalet sinecekti. Burjuva iktidar olağanüstü hal ilan edecek ve silahlı özel birimler şehrin her köşesini işgal edecekti. Bir asır önce koca bir imparatorluğu sarsan bir seferberlik dalgasının merkezi olarak anılan bu şehir, en büyük üçüncü kapitalist krizin kendisini “teğet geçtiğinin” bir yalan olduğunu da hissederek terörize olacaktı.

1908’in Temmuz ayı ile 2016’nın Temmuz’u arasındaki bu karşıtlık, son derece derin bir takım politik ve tarihsel süreçlerin karşılıklı etkileşimleri ve bağımlılıkları sonucunda ortaya çıktı. Ancak unutmamak gerekir ki, bu iki tablo açık bir karşıtlık sergiliyor da olsa, birisi diğerinin içerisinde çıktı: 1908’in aldığı yön ve durduğu yer, 2016 Temmuz’unu doğuran toplumsal koşullar dizisini yarattı. Psikanalitik terimler ile açıklayacak olursak oğul, babasının bir parçasıydı ancak ondan nefret ediyor ve bilinçaltında onu öldürme refleksiyle hareket ediyordu. 2008 krizi ise bu noktada bir katalizör görevi üstleniyordu. Bu kriz, oğulun babasının canını almak için kullanacağı silahı bileyecekti; adeta onların arasındaki düşmanlığı yeniden gündeme taşıyan bir role sahip olacaktı. 1908 ve 2008’in anlaşılması, bugün Türk kapitalizminin ekonomik ve politik düzlemlerde mücadele halinde olduğu krizler ile işçi sınıfının karşı karşıya olduğu toplumsal görevlerin aydınlatılmasında birincil bir önem taşıyor.

Erdoğan’ın Beştepe’ye bir saray inşa etmesine ve başkanlık rejimini referandumda oylamaya sunabilmesine müsaade eden şartların, özelde 1908 devriminin yarım kalan sonuçları ve genelde bu sonuçları bugün gündeme getiren 2008 ekonomik krizi tarafından olgunlaştırıldığını gözlemleyebilmek mümkün. Kapitalizmin üçüncü büyük ekonomik krizi, birçok farklı ulusun karşısına, kendi proletaryaları tarafından doğal sonuçlarına kesintisiz bir şekilde ulaştıralamamış olan politik kriz dinamiklerini olağanca heybetiyle, bir kere daha ve bu sefer oldukça derinlemesine bir şekilde çıkardı. Bu yönüyle referanduma sunulacak anayasa değişikliği, Erdoğan ile onun hizbinin bireysel hırslarından ziyade, Türk kapitalizminin azgelişmişliği karşısında uzun süreli bir karakter kazanan ulusal sosyo-politik burjuva egemenlik krizinin, dünya kapitalizminin uzun süreli uluslararası finansal buhranıyla oluşturduğu kendiliğinden sentezin Türkiye’deki gerici ve Bonapartist bir dışavurumunu temsil ediyor. Tamamlanmamış bir devrimin hayaleti, yıkıcı bir iktisadi buhranın iç çekişiyle birleşiyor ve yeni Bonapartların ruhlarına yaşam üflüyor!

2.) Liberal burjuvazi politik olarak başkanlığı durdurabilme yeteneğinden yoksundur. Onun rahatsızlığı “tek adamlığa” değil, “tek adam” adayı olarak Erdoğan’ın artan şahsi etkisine dönüktür.

Türk liberalizmi, tıpkı savunuculuğunu üstlendiği yarı-sömürge karakterli ulusal sömürü düzeninin kendisi gibi, daima politik bir sefaletin taşıyıcısı olarak hareket etti. Pratikte yağmur yağarken, teoride şemsiyeleri delikti. Bu liberalizm, temsil ettiği sınıfların siyasal bilinçlerinin ve basiretlerinin karbon kopyası olarak kendi kapitalizminin doğasını okuma ve anlama yeteneğinden daima yoksundu, hala da öyle. Örneğin Ahmet Altan, 17 Ağustos 2012’de Taraf gazetesinde şöyle yazıyordu:

Akıllı biri bana, ekonomisi bu kadar iyi giden, ekonomik verileri neredeyse mucizevi parıltılar gösteren, bütün ülkeler işsizlikten kırılırken işsizliği azaltan bir ülkenin neden siyasi bir iğneli fıçının içinde yaşamak olduğunu anlatsın. Bütün dünya ekonomik bir kaosun içinde çalkalanırken bir ‘cennet adası’ gibi huzurla yolumuza devam edebilecekken neden böylesine faşizan bir baskıyla ve bütün ülkeyi yaralayan gerginliklerle yaşamak zorundayız? En zorunu başarırken, zaten daha önceden başarmış olduğumuzu şimdi bozmanın esbab-ı mucibesi nedir? Ben bunu hakikaten anlayamıyorum… Hazır ekonomimiz bu kadar iyiyken, bu ekonomik temel üzerine faşizmi bina edeceğimize, ekonominin gücünden yararlanarak sorunları çözüp geçsek daha iyi olmaz mı?

Ahmet Altan, ekonomik liberalleşme ile siyasi daralma arasındaki ilişkinin gerçek karakterini ıskalıyordu. Kardeşi Mehmet Altan ise daha erken bir tarihte, 5 Nisan 2009’da Star gazetesinde şöyle yazıyordu:

Bush silahçı ve petrolcülerin iktidarını temsil ediyordu, Obama çok daha farklı bir anlayışı yansıtan bilgisayarcıların temsilcisi. Birincisi kurşun atınca para kazanırken, ikinciler bilgisayar satınca para kazanacak. Bilgisayar satmak için gelişmiş, zengin, barışçı, huzurlu ve istikrarlı bir dünyaya ihtiyaç var. Tüm kan, gözyaşı, acı ve ıstıraba rağmen «eski dünya düzeni» yavaştan kaybolmakta. Dünya, uluslararası sistem ve ABD, AK Parti iktidarı ile Türkiye’nin bu bölgede yeni bir görev üstlenmesine çalışıp duruyor. Müslüman bir ülkenin, insan hakları, demokrasi ve piyasa ekonomisi ile kol kola yürüyebileceğini, idealler doğrultusunda vatandaşlarını özgürleştirip zenginleştirebileceğini Türkiye’nin göstermesini istiyor. …Obama’nın da Müslüman Türkiye’nin AB kriterleri ile evlenmesini sağlamak için çalışacağını ilk baştan açıklaması bu yüzden. ABD’nin örnek ülke olarak Müslüman dünyaya göstereceği Türkiye, AB standartlarında bir ülke haline gelecek.

Avrupa sınır kapılarında bekleyen, teknoloji ve kaynak ihracı için AB’nin gözlerinin içerisine bakan Türkiye burjuvazisi için asker-sivil bürokrasinin, tekelci sermayenin gündemlerinden adeta bağımsızlaşmaya başlayan kaygılarla hareket etmeye alışmış olması, ordunun devlet aygıtını kendi özel mülkiyetiymiş gibi çıkarları uyarınca kullanıp sürekli yeniden şekillendiriyor olması sürdürülebilirliği olan bir konjonktür değildi. AKP ve Erdoğan – Özal, Demirel, Cem Boyner ve Yeni Demokrasi Hareketi ile Kemal Dervişli CHP’nin ardından – bu bağlam içerisinde hayat bulmuş olan fenomenlerdi. Ancak AKP hükümeti bu sorunu çözmek bir yana, kendisi de “saraylaşarak” yetki, erk ve zenginlik üzerinde süren paylaşım savaşının eli sopalı bir tarafı haline geldi. Türk kapitalizmi birikim krizini yarı-burjuva liberal metotlarla çözmek isterken, onu daha da derinleştirdi. Bugün, ekonomi politikaları itibariyle bir sıralar hasım olarak görülen ulusalcı devlet kadroları, AKP’nin en büyük müttefiklerinden birisi halini almıştır.

Burjuvazinin bir siyasal temsilcisinin, burjuvazi üzerinde siyasi hegemonya kurmaya çalışması birkaç dinamiğin göstergesidir. Öncelikle bu söz konusu egemen sınıfın toplumsal ve siyasal basiretsizliğinin, yani kronik olarak yaşadığı sermaye birikim krizinin politik bir dışavurumudur. İkincisi, sermaye gruplarının ulusal pazarı “bölünmez bir bütünlük” halinde koruması için görevlendirdiği kadroların direksiyonuna geçtiği rejimin Bonapartistleşmesine, yani kapitalist sınıfın ihtiyaçları ile rejimin gündemleri arasındaki açının genişliyor olmasına işaret eder. Büyük Türk burjuvazisi AB reformalarının yeniden başlatılıp ilerletilmesi ile Erdoğan’ın dışlandığı yeni bir anayasanın yapımına ihtiyaç hissederken, saray rejiminin ajandasında aykırı sesleri şiddetle sindirmek ve başkanlık hedefini hayata geçirmek vardır. Bu iki ayrı yönelimin parlamento kurumu aracılığıyla silahların patlamayacağı gönüllü bir uzlaşmayla sentezlenebilme olanağı ise açılmış olan yeni konjonktür içerisinde mümkün değildir. Üçüncüsü ise, rejimin mali ve siyasi düzlemdeki dayatmacı reflekslerinin devlet aygıtı içerisindeki gerilimleri güçlendirmesidir.   

Türkiye parlamentosunun bugün çizdiği tablo, burjuvaziyle birlikte rejimin de içerisinde olduğu açmazların bir fotoğrafı niteliğindedir. Türk kapitalizmi açısından Erdoğan faktörünün meclis içerisinde bu denli belirleyici olması bir sıkıntı iken, Erdoğan’ın meclis içerisinde dilediği oranda belirleyici olamayıp sürekli pragmatik ittifakların (MHP gibi) örülmesi zorunluluğu ile karşı karşıya kalması, saray rejiminin karşılaştığı bir engel olarak kendisini göstermektedir. İki tarafın da kaybetmese dahi kazanamadığı bu çelişkili paradigma ise olağan ve sınırlı bir parlamenter demokrasinin dâhi işleyemez olmasını tetiklemektedir.

15 Temmuz cuntası saray rejimine oranla, istikrar arayışındaki egemen mali sınıflara ihtiyacı olanları vaat edemedi. Dış politikadaki başarısızlık ve muhalifler ile Kürt halkına uygulanan şiddetli yaptırımlar tekelci Türk sermayesinin uluslararası ilişkilerini yıpratıp, Batı’dan yapılan sermaye ihraçlarını aksatırken ve böylece kapitalist birikimi zora sokarken, darbeciler yönetici elit ile burjuvazi arasındaki bu tıkanıklığı çözüme kavuşturacak bir programa sahip değildi. Ordu ve bürokrasi içerisindeki kırılgan ve parçalanmaya müsait yetkileri ile mevzilerine güvenen darbe girişimi, uluslararası finans kapital için merkezi bir hegemonya kurabileceğinin güvenini veremeyerek çözüldü. Burjuvazinin bu tutumu ilkesel değil, pragmatikti. Türk kapitalistleri kendi burjuva  iktidarlarını konsolide edebilecekleri metotların henüz askeri darbeyle sınırlı olmadığının bilincinde olarak ve Erdoğan’ın ifade ettiği rejimin, bir işçi seferberliği dalgasının aksine kapitalizmin hayati döngüsünü tahrif etmediğini düşünerek, tankların ve jetlerin terör estirmesine onay vermedi. Eğer Erdoğan, Mursi gibi sokakların kontrolünü kent proleterlerine kaybetmiş olsaydı, Türk burjuvazisi kendi El Sisi’lerini ayakta alkışlamak için sıraya girerdi. Ancak 15 Temmuz gecesinin koşulları altında Türk burjuvazisi “kraldan çok kralcıydı.”

Bütün bunlara rağmen Erdoğan’ın inşa etmek istediği başkanlık rejiminin politik ihtiyaçları ile sermayenin ekonomik zorunlulukları, bir uyum içerisinde değil. Bu belirsizlik, Türk kapitalizmi için sürdürülebilir değildir. Bir taraf diğerini, şantajlar ve tehditler eşliğinde kendi programına zorla ikna etmeli ya da uyumsuzluğu keskinleştiren unsurları fiziksel olarak tasfiye etmelidir. Sarayın başkanlık projesi, Türk burjuvazisinin uzun seneler önce öne sürmüş olduğu bir öneriydi. Ancak bugünkü gündeme geliş tarzı itibariyle Erdoğan’ın başkanlığı burjuvazi için tercih edilebilir değildir. Mevcut “yerli ve milli” siyasi rejimin Batı’yla olan çelişkileri arttıkça, mevcut “yerli ve milli” kapitalist ekonominin Batı’ya olan ihtiyacı da artmaktadır. Buna rağmen sermaye grupları ve egemen bloklar ile saray arasında süren başkanlık tartışmaları ilksesel değil, taktiksel farklılıklar üzerinden ilerlemektedir.

Bugün çelişkili bir biçimde, Türk kapitalizmine dönük yıkıcı politik atmosferin başlıca mimarları, düzen partilerinin kendileridir. Elbette bu, düzen partilerinin Gezi ayaklanması, Kobane serhildanı, metal grevi süreci ve 7 Haziran seçimlerinin ardından toplumu ve onun daimi hareketini kontrol edememeleriyle, bu devrimci atılımların ardından devleti ve ülkeyi yönetebilme ve yönlendirebilme yeteneklerini kaybetmeleriyle yakından ilgilidir. Türk kapitalizmi ile sözde demokrasisi arasındaki tezatlık, tarihin hiçbir döneminde bu denli keskin bir yarılmaya işaret etmemişti. Zira düzen partileri bu sözde demokrasinin yasalarına bağlı kaldıkça, kapitalizme ve onun devlet aygıtına dönük yıkıcılıkla baş edemiyorlar. Ancak aynı şekilde Türk kapitalizminin işçi sınıfı üzerinde kurduğu yağma ve yıkım ancak düzen partilerinin yasaları çiğnemesi sonucunda hayatta kalabilir. Düzen partileri bu yüce amaç uğruna anayasanın çiğnenmesi ve ardından yeni türde bir mutlakiyetçiliğe dönüşü ifade eden yarı-diktatoryal yeni bir anayasanın hazırlanması noktasında sonuna kadar gitmeye razılar. Aralarındaki tartışma başkanlık rejiminin bir ihtiyaç olup olmadığı değil, kimin başkan olacağıdır. Yoksa hepsi, bir koro gibi ulusun yeni “kurucu babasını” beklerken işverenlerinin arzularını haykırmaktadır: Regis voluntas suprema lex (Kralın iradesi en yüce yasadır)!

3.) Saray rejimi ve darbeler, Türk kapitalizminin doğasına içkindir; bunun nedeni 1908’in yarım kalan sonuçlarıdır.

1908 devriminin ve Gezi ayaklanmasının kesintiye uğramış olması, bugünkü OHAL’in süreklileşmesinin yolunu açıyor, dahası bunu zorunlu kılıyor. 1908 devriminin burjuva öznelerce kesintiye uğratılması etkilerini bir asır sonra, Gezi ayaklanmasının sönümlendirilmesi ise etkilerini yalnızca birkaç sene sonra Türk Bonapartizminin yönetmek uğruna olağanüstü yetkilere ve hâle duyduğu ihtiyacın kesintisizleşmesinde hissettiriyor. Neden mi? Çünkü Türk kapitalizminin doğumundan bugüne yüzleştiği yapısal kriz dinamikleri bir hayli derinleşmiş durumda. Emperyalizme bağımlılık (dış borç ve sermaye ihracına ihtiyaç), burjuva kapamda dahi olsa bir demokrasinin bina edilememesi (TBMM’nin darbeciler tarafından bombalanması ve meclisi feshi anlamını gelen başkanlık), ulusal sorun üzerine başlatılan sözde “çözüm” süreçlerinin iflası (Doğu illerinin yeniden işgali ve sömürgeleştirilmesi) ve toprak ve tarım reformunun başlatılamaması (tohumların dahi ithal edilmesi ve tarımsal üretimin emperyalist pazara bağımlılığın sonucu olarak yok olması): Kemalist kadrolar eliyle azınlıkların mülksüzleştirilmesi aracılığıyla yaratılan Türk burjuvazisi, kendi ulusal pazarının istikrarını ve geleceğini dahi tehdit etse de, bu misyonların hiçbirini nihai sonuçlarına ulaştıramamıştır. Saray rejimi bu başarısızlığın doğrudan bir sonucudur. Ancak buradaki toplumsal ilişkilerin çelişkili temeli bir başka dinamikte yatmaktadır. Kapitalist ekonomi yasalarıyla işleyen ulusal pazarın istikrarını ve hatta varlığını tehdit eden demokratik görevlerin çözümsüzlüğü, Türk sermaye grupları için kronikleşmiş bir sorun iken bu görevlerin kendi sosyo-ekonomik mantıksal sonuçlarına ulaştırılması kapitalist mülkiyet ilişkilerinde gedikler açılmasını zorunlu kıldığı için, ulusal pazarın kapitalist karakterinin ilgası anlamını taşıyacaktır. Rejim de, Türk kapitalizmi de bu çelişkiyi çözüme ulaştıracak toplumsal yetenekten ve siyasal basiretten yoksundur.

Demokratik sorunları çözemeyen bir burjuva rejimi, bu sorunların karşısında çözülmeye mahkumdur. Osmanlı despotizminin hayaleti, yarım kalan 1908 devriminin mantıksal sonuçlarına ulaştırılması gereken siyasal görevleri üzerinden sırıtmaktadır. Tam olarak bu bağlamda saray rejiminin elde ettiği her “zafer”, kazandığı her “mevzi”, ileriye doğru attığı her “adım”, aslında kendisini alaşağı edecek toplumsal ve sınıfsal dinamikleri mayalamaktadır.

Erdoğan’ın Gülen cemaatini devletten ve kamudan tasfiye dalgası ise yeni kriz dinamiklerini doğurdu. Cemaat ismiyle anılan yapılanma, ulusal Türk burjuva devlet aygıtına dışsal bir örgütlenme değildi. Aksine bu yapılanma, devlet aygıtının yarı-sömürge karakterinden ileri gelen bir takım zaaflarını ve zayıflıklarını para-militer, hukuksal, siyasal ve finansal alanlarda kapama gereksiniminin, bizzat ABD emperyalizminin istihbarat servisleri eliyle oluşturulmuş bir ürünüydü. Bugün bu yapılanmanın tasfiyesiyle devlet aygıtının söz konusu zaafları ve zayıflıkları derinleşme, daha derin bir buhrana evrilme eğilimindedir. Cemaatin oynadığı karşıdevrimci rolün yarattığı boşluk eğer alternatif bir odak tarafından doldurulamaz ise Türk devlet aygıtının yıpranmışlığı ile parçalanmışlığının kronik karakterine katkıda bulunacaktır, eğer bu boşluk yeni kapitalist tarikat/şirket birleşimleri tarafından doldurulursa yeni silahlı egemenlik mücadelelerine alan açacaktır.

Türk kapitalizmi OHAL’in gerçekleştirmiş olduğu ve öngördüğü siyasal operasyonları kendi ekonomi saldırı paketlerini somulaştırma yönünde bir sıçrama tahtası olarak kullanmak istiyor. Kamu işçilerinin mahkemeye gitmesinin yasaklanması, işten çıkarmalar için eşsiz bir ortamın ve mazeretin yaratılmış olması, mesai saatlerinin OHAL mazeret edilerek uzatılabilecek olması ve ihraç edilen on binlerin yerlerini kiralık işçi bürolarının kapsamına giren taşeronlarla doldurma fırsatı, sermayenin iştahını kabartıyor. Öte yandan OHAL ilanının sermaye için avantajlı olmayan son derece önemli başka bir yönü daha mevcut. Erdoğan OHAL ilan ederek kendi iktidarının kırılganlığını, bir bütün olarak sınıfsal burjuva iktidarının kırılganlığına dönüştürdü. Bu sebeple TÜSİAD ve benzeri sermaye çevreleri OHAL’in uzatılmamasını talep etti.

Bu durum şöyle özetlenebilir: Türk burjuvazisinin kendi sermaye döngüsünün aksamaması için gereksinim duyduğu saldırı paketleri ancak olağanüstü siyasal yetkilerle hayata geçirilebilecek iken, bu burjuvazinin belirli bir siyasal temsilciler grubuna bu olağanüstü yetkilerin verilmesi, siyasi temsilcilerin önderliğindeki rejimin yönetim krizini, burjuva iktidarın ve devlet aparatının krizine doğru genelleştirmektedir. Böylece ulusal Türk kapitalizmine içkin olmak durumunda olan OHAL, onun mezarını da kazmaktadır.

Bir yönetim biçimi olarak cuntaların ve OHAL’in Türk demokrasisizliğine (yani demokrasisine!) içkin olması durumu, onun temellerinin toplumun geniş kesimlerinin değil, bürokrasinin ve yönetici erkin dar çıkarlarının üzerine kurulmuş olmasında yatmaktadır. Bununla beraber “Türk tipi kapitalizm”, kendi üretim tarzının sınırlarını ihlâl etmeyen dar kapsamlı bir burjuva demokrasisini, toplumun geniş kesimlerini; yani ezici çoğunluğu oluşturan sömürülenleri odak ve özne olarak belirleyerek ve ona dayanarak kuramaz. Zira bu yapılırsa, onun adı zaten burjuva demokrasisi olmaz. Proletaryanın sınıf iktidarının organlarının tesis edilmesi, hiç şüphe yok ki, saray rejimlerinin içkin olduğu demokrasisizlikten yola çıkılarak değil, ancak onun tavizsiz tasfiyesi ve yıkımı gerçekleştirilerek mümkün olabilecektir.

4.) Başkanlık anayasasının fiili bir mutabakat sağlamasının koşulu Türk kapitalizminin kriz ortamına rağmen büyümesi ve derinleşmesidir; ancak bu nesnel olarak olanaksızdır.

Türk devleti, Rousseau’nun kullandığı anlamda olmasa dahi, bir sözleşmenin ürünü olarak kurulmuştu. Bu öncelikle palazlanmakta olan yeni ulusal burjuvazinin kendi arasında, daha sonra bu burjuvazi ile devlet ve ordu aygıtı arasında yapılmış olan bir sözleşmeydi. Hiç şüphesiz emperyalizm de bu sözleşmenin bir tarafı ve imzacısıydı. Ancak kendi sınıfının asgari burjuva demokratik görevlerini dahi yerine getiremeyen Türk egemen sınıflarının ihtiyaçları, kendi ulusal kapitalist pazarının kronikleşen sermaye birikim kriziyle beraber bu sözleşmenin ihlâl edilmesini, tarafların kendileri tarafından onun rafa kaldırılmasını getirdi. Aslında yaşanmakta olan politik kriz, eski rejimin paramparça edilmesinin ancak yenisinin henüz kurulamamış olmasının bir tezahürü görünümünü çiziyor olsa da, daha derinlerde eski sözleşmenin bozulmasıyla yenisinin henüz oluşturalamamış olmasının ürünüdür. Saray, Türk kapitalizminin sağladığı artı değerin, devlet aygıtının ve silahların paylaşımını, emekçi sınıflar da dahil bütün tarafları ikna eden yeni bir sözleşme altında henüz organize edememiştir. Ancak Türk kapitalizminin yarı-sömürge karakteri, bütün tarafların rüşvet karşılığında memnun kalacağı bir sermaye birikim bolluğuna engel olmaktadır. Rejim içerisinde devlet aygıtı ve silahlar üzerindeki egemenlik mücadelesi sürerken, pastanın paylaşımı noktasında bir mutabakata varılamamıştır. Saray rejimi politik baskı araçları üzerindeki göreceli hegemonyasını Rusya ve Çin gibi Doğulu despot rejimlere yaslanarak kuvvetlendirmek isterken, Türk sermayesinin tekeleşmiş kesimleri Batı’nın emperyalist merkezlerinden akan finans kapital ihracının kesintiye uğramaması için çalışmaktadır. Bu tezatlık, sınırlı yerel ve bölgesel patronların, küçük ölçekli ticaret erbabının ve pazar tüccarlarının ulusal artı değerden daha yüksek seviyelerde bir orana el koymayı talep etmesiyle derinleşmektedir. Türk kapitalizminin süreklileşen genişleme ve derinleşme ihtiyacının, birçok etkenin bir sonucu olarak gerçekleşememiş olması, taraflar arasındaki eski sözleşmenin fiilen sonunu getirdi. Gelinen noktada ülke gündemini işgal etmiş bulunan yeni anayasa tartışmaları, Türk kapitalizminin tarafları arasında henüz ilan edilmemiş olan yeni sözleşmenin hukuki boyutunu oluşturuyor. Ancak açık olan bir gerçek var ki, yeni sözleşme üzerinde varılacak olan mutabakat, sermaye birikim krizinin mantığından dolayı ancak zorakî bir anlaşma olabilir ve bunun tek yolu da kan dökülmesidir. Burjuvazinin kendi içerisinde, daha sonra da kendi siyasal temsilcileri/partileri ve devlet aygıtı ile ordu arasında yapılacak olan yeni sözleşmenin imzaları parlamentoda değil, karakollarda ve kışlalarda atılacak.

Ulusal pazarın, devlet aygıtının ve silahların yetki dağıtımı ve bölüşümü üzerinde varılacak olan mutabakatın silahların patlamasını şart koşması, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e dek varan iktisadi bir sürekliliğin sonucu. Bu sürekliliğin kapitalist karakterinin etkileri Türkiye emekçi sınıflarının hayatta kalma şartlarının kesintisiz bir biçimde budanmasını beraberinde getirdi. Bu budanmanın politik getirisi ise kalıcılaşan bir baskı ve şiddet rejimi oldu. Ancak Osmanlı’dan Cumhuriyet’e dek uzanan yarı-sömürge karakterli kapitalist bir ekonomik mantık, her ne kadar Bonapartist aparatların varlığı ile eylemlerini siyasal ve askeri bir zorunluluk olarak var ettiyse de, bu ekonomik rejim içerisinde aşılması olanaksız olan çelişkileri de doğurdu. Eski devlet aygıtını paramparça edip yerine henüz yenisini bina edememiş olan Erdoğan’ın siyasal hedefleri de, elbette bu çelişkilerden muaf değil. Saray rejiminin çelişkileri, saray rejiminden daha güçlü.

İzmir İktisat Kongresi’nden 24 Ocak Kararları’na dek uzanan yağmacı mantık, Türk kapitalizminin kronik yapısal sıkışmışlığına işverenler cephesinden üretilen çözüm önerilerine bir son kullanma tarihi belirledi. Saray rejimi ile yeni ve üst bir Bonapartizm önerisi olan başkanlık projesi, bu son kullanma tarihi yaklaştıkça yaşadığı siyasal felce “demokratik” bir reçete bulamamış olan Türk burjuvazisinin toplumsal ve politik sefaletinin baskıcı bir tezahürüdür. Türk kapitalizminin “gelişmişlik” düzeyi ile saray rejiminin sosyo-politik gücü arasındaki ilişkinin ters orantılı niteliği, bu tarihsel yasa aracılığıyla hayat bulmaktadır. Türk kapitalizmi zenginleşemediği, yani birikim krizine çare olarak sömürü ilişkilerini ve hatta yayılmacı işgal ve savaş stratejilerini başarıyla hayata geçiremediği her aşamada, saray bu gerçekliği egemen bloklar ve alt sınıflar içerisinde rıza toplamaya çalışmak ve ardından siyasal baskı aparatlarını konsolide etmek için kullacak. Bunun yanı sıra çelişkili bir biçimde, her ne kadar saray bu tarihi ve yapısal birikim sorununu kendi politik egemenliğinin kaynağı olarak kullanıyor ve kullanıcak olsa da, bu krizin kendisi onun kendi toplumsal hegemonyasının dokusunda da gedikler açacak. Dahası saray rejiminin kendi varlığı, bu krizi derinleştiren bir hâl alacak. Kendi kapitalizminin sermaye birikim krizini, kendi varlık şartlarını ve “saraylaşma” koşullarını yaratan etken olarak bulan rejimin, bizzat aynı etken tarafından, yani Türk kapitalizminin azgelişmişliği sebebiyle nihai siyasal hedeflerine ulaşamayacak oluşu, bu rejimin bir paradoks teşkil eden hayatta kalma şartlarına ışık tutmaktadır.

Türk kapitalizminin azgelişmişliği, kendi burjuvazisini en asgari burjuva demokratik sorumluluklar karşısında toplumsal bir felce maruz bırakırken, bu felcin reçetesi olarak ortaya çıkan Türk Bonapartizminin sarayları Topkapı’dan Beştepe’ye taşınsalar da, varlıklarını muhafaza edip sürdürüyorlar. İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e dek varan iktisadi sürekliliğin en keskin göstergesi, Topkapı’dan Beştepe’ye dek varan sarayların sürekliliğidir.

Osmanlı’nın son yüzyılındaki ıslahat çabalarından İttihat ve Terakki’ye, 1950’lerdeki Demokrat Parti’den 1980’lerdeki Özal’a, 90’lardaki Demirel’den 2000’lerin AKP’sine dek, egemen sınıfların farklı siyasal kesimlerinin istisnasız hepsinin, kendi kapitalizmlerinin azgelişmişliği karşısında demokratik görevlere gösterdikleri düşmanlık ve saldırganlık, ancak despotizm aracılığıyla sömürebildiklerini, yani “zincirin zayıf halkası olduklarını”, güçsüzlüklerini ortaya koymaktadır. Bütün bu burjuva kadroların, kendi gerici kapitalist kapsamını aşmayan bir demokrasi dahi inşa edememelerinin tarihi, aynı zamanda Türk kapitalizminin, aynı zamanda Türkiye’deki sürekli devrim stratejisinin dinamiklerinin tarihidir. Türkiye’de demokrasi sınavında kirlenmemiş sermaye grubu yoktur.

Türk kapitalizmi gereksinim duyduğu yeni bir “yasa ve düzen koyucusu ile koruyucusunu” doğurabilecek bir kapasiteye sahip midir? Abdülhamit rejiminin enkazları arasından yeniden bina edilen bu kapitalizm, ulusun Mustafa Kemal’in ardında yeni bir Bonapartist düzenin içerisinde sıraya girmesini, ancak ve ancak büyük bir savaşın ve işgalin yol açtığı yıkımları kullanışlı birer araç haline getirerek mümkün kılmıştı. Topkapı’dan kovulan Abdülhamit’in koltuğuna İttihat ve Terakki’nin iktidar heyeti tarafından el konulunca, bu heyetin karşı karşıya kaldığı sosyoekonomik manzara, – zaten başlamış bulunan – ekonomik bir dağılma ile yıkımın durdurulup engellenmesinin kendi dar burjuva programları çerçevesinde tek olası yolunun, yabancı pazarlara dönük askeri bir yıkım politikası olduğunu gösteriyordu. Birinci emperyalist paylaşım savaşına bir taraf olarak katılım gösterme iradesi, krizin aşılması için savaşa girilmesini öngören bir programın toplumsal ve politik rıza biriktirme gayretiydi. Bunun bedeli, aslında hiçbir zaman “organik” bir bütünlüğe sahip olamamış olan Osmanlı pazarının geri dönüşsüz bir şekilde parçalanmasının derinleşmesi ve Misak-ı Milli sınırlarına çekilmesi olmuştu. Ve bugün yeniden TÜSİAD ya da diğer ulusal egemen sınıf grupları pazarlarını genişletme fırsatıyla değil, kaybetme veya savaş politikaları sebebiyle bu pazarların felce uğramaları riskiyle karşı karşıyadır. Zira Türkiye Ortadoğu’daki kapitalist paylaşım mutabakatından hem ABD hem de Rusya tarafından dışlanmış durumdadır ve Kıbrıs müzakereleri sırasında sarayın, söz etmeye değer hiçbir ağırlığı hissedilememiştir. Saray rejiminin, kendi eliyle yarattığı koşulların yol açtığı sorunların hepsini, sorumlusu kendi dahi olsa, “dış mihrakların” sorumluluğuna yıkarak mazlum rolü oynamaya çalışmasının bir sebebi de budur.

5.) İşçi sınıfının demokratik özlemleri ile sosyo-ekonomik mücadelesi iç içe geçmiştir. Saray rejiminin devrilmesinin şartları ile Türkiye devriminin demokratik görevleri birbirlerine indirgenmiştir.

Saray rejiminin başkanlık hedefi, salt bir siyasal baskı ve güç arzusu olarak okunamaz, okunmamalı. Saray rejiminin politik programında başkanlık sisteminin tesis edilmesinin ajandanın en üstünde yer aldığının ifade edilmesi, bu sisteme duyulan ihtiyacı yaratan toplumsal ve ekonomik bir koşullar bütününün var olduğuna tekabül ediyor. Bu koşulların anlamlandırılması, bugünün ve yarının “başkanlık” denemeleri ile krizlerinin kökten bir devrimci çözümünün bina edilmesinde yaşamsal bir önem taşıyor. Bu koşulların en önemli ayağını Türk kapitalizminin geri kalmışlığı, gelişmemişliği ve sınırlı da olsa sürekli bir burjuva demokrasisini finanse etmesini mümkün kılamayan yetersiz sermaye birikimi oluşturuyor. Yapısal bir niteliğe sahip olan sermaye birikim krizi, Türk egemen bloklarının en asgari burjuva demokratik sorumluluklar karşısında yalpalamasına ve topallamasına sebebiyet verdikçe, demokratik görevlerin yerine getirilmesi misyonu devrimci sınıfların gündemine giriyor. Rejim ise bu çelişkinin çözümünü parlamento yerine saray inşa etmekte görüyor. Zira emekçi kitlelerin demokratik özlemleri kendilerinin ekonomik kurtuluş koşulları ile iç içe geçtikçe siyasal iflasını derinleştiren parlamento, kendisinin üzerinde yükseldiği yasaları hiçe sayan bir sarayın egemenliğine artan derecelerde teslim oluyor.

Liberalizmin teorik sefaleti Türkiye’nin G20 üyesi olması ve dünyanın en büyük 20 ekonomisi içerisinde yer almasını, Türkiye’de darbeler sürecinin kapanması ve bir “Avrupa demokrasisi” olunması yönündeki sahte süreçle paralel ilerleyen bir dinamik olarak ele aldı. Halbuki uluslararası ekonomik altyapının karakteri, yeryüzü üzerinde bir “Avrupa demokrasisini” daha içerisinde muhafaza etmek yönünde “isteksizdi”. Dahası emperyalist ekonomik yapı, Türk kapitalizminde ekonomik liberalleşme ile demokratik krizlerin çözümü arasındaki ilişkiye eşitsiz ve bileşik bir nitelik kazandırmıştı. Patronlara ekonomik özgürlük alanları açıldıkça işçiler üzerinde kurulan sömürü ilişkileri yoğunlaşıyor, dolayısıyla da budanan hayatta kalma şartlarına itiraz etmemesi istenen proletarya siyasal olarak baskı altına alınıyordu. Sermayenin kapitalist birikimi ile temerküzü, demokratik mevziler ile daima ters orantılıydı. Sermaye yeniden ve yeniden üretildikçe, burjuva demokratik kazanımlar yeniden ve yeniden mevzi kaybetti. Onlar mevzi kaybettiği oranda, liberalleşme dalgası altında sömürülen işçi sınıfının gündemine konu oldular. Öyle ki proletaryanın demokratik özlemleri ile sosyo-ekonomik kurtuluş şartlarının oluşturduğu birleşik kümenin üzerindeki bütün makyaj, saray güçlendikçe aktı.

Türkiye devriminin süreklileşmiş karakteri, saray rejiminin kronikleşmiş politik ve ekonomik problemleri birbirleriyle yüksek oranlarda kaynaştırmasının da bir sonucu. Erdoğan’ın saray rejimi, daha önce hiçbir Türk burjuva rejiminin yapamadığı derecede ekmek ve demokrasi taleplerini iç içe geçirdi. Saray, bu taleplerin gerçekleşme şartlarını, kendisinin iktidardan düşürülme şartlarıyla kaynaştırdı. Türkiye devriminin bu özgül niteliği, kendisine aşamacı bir mantık eşliğinde müdahale edilmesini de imkansız kıldı.

Saray rejiminin Türk kapitalizminde ve toplumunda derinleştirdiği çelişkilerin demokratik görevlerin ön plana çıkacağı seferberliklerin koşullarını oluşturmada ve güçlendirmede katalizör görevi gördüğünü, bu demokratik görevlerin ise ancak ekonomide anti-kapitalist önlemler alınarak kendisini gerçekleştirebileceğini unutmayalım. Demokrasi için ihtiyaç duyduğu ekmeğin hammaddelerini dahi ithal etmek durumunda olan Türkiye’nin, dış ticaretinde tekel uygulamadan ve emperyalist pazara göbekten bağlı ulusal burjuva sektörlerini üretim ve yönetim sürecinden sürgün etmeden, herhangi bir kalıcı demokratik sürece girebileceğini öngörmek, vahim bir yanılgıdır.

15 Temmuz gecesinde ve ertesinde, aynı zamanda referandumun yaklaştığı bugünlerde de Türkiye işçi sınıfının geniş kesimleri, kendilerini savaş ve meşruiyet aracı olarak kullanan, böylece onları özneleştirmemeyi başararak nesneleştiren çeşitli egemen sınıf bloklarının rejim üzerindeki egemenlik mücadelelerinin bir parçası olmaya zorlanıyor. 15 Temmuz’un ardından vuku bulan “demokrasi” mitinglerinden Erdoğan’ın saray rejimine kitlesel rıza üretmenin aracı olarak gerçekleştirdiği kalabalık konuşmalara dek yaşananların hiçbirisi proletaryanın saray rejimini desteklediğini göstermemektedir sadece bu rejimin proletarya üzerinde bir otoriteye ve kontrole sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Ancak bu otorite Bursa’da, Kocaeli’de, Manisa’da ve diğer nice sanayi merkezinde kırılmaya mahkum bir karaktere sahiptir. Sarayın toplumsal ve sınıfsal çelişkileri örtmeye ve sindirmeye dönük her atılımı, çelişkilerin alanını genişletip, şiddetini arttırmaktadır.

Türk ve Kürt işçi sınıfı hareketinin örgütlenmesine dair yöntem sorunları şablonlar aracılığıyla değil, yaşayan sınıf hareketinin gereksinimlerinden, eksikliklerinden ve yön bulma arayışından yola çıkılarak gündeme getirilebilir. Saray rejiminin oynadığı kumar, kendi hegemonyasının işçi havzalarında son bulması halinde, genel burjuva egemenlik biçimlerinin de bu havzalarda yok olmasını öngörüyor. Zira bu yaşanırsa, Türkiye’nin proleter merkezlerinde  kapitalizm dışı yeni bir toplum durumu, rüşeym halinde kendisini var edecektir. 2015 Nisan’ında başlayan ve hızlı bir şekilde metal sektörü işçilerinin büyük bir bölümünü içerisine çeken grev hareketi, sınıfın “barış” dönemlerinin ağırlığına ve niteliğine rağmen, derhal olmak üzere sınıf kavgasının dinamiklerini nasıl alevlendirdiğini gösterdi. Emekçi sınıflar içerisinde bir azınlık olan metal işçilerinin, yalnızca toplu iş sözleşmelerinde kısa bir süreliğine kendi kaderlerini tayin etmeyi talep etmeleri, Mustafa Koç ile Erdoğan’ın ek sıkıştıkları fotoğrafla ifade edilebilecek olan Türk kapitalizmini yangın yerine çevirdi. Bunu proletaryanın yalnızca küçük bir taburu, dünyayı değil kırıntılarını isteyerek başardı.

Saray kendisini var edebilmek için, mirasçısı olduğu hiçbir iktidarın daha önce cesaret edemediği derecede, proletaryanın sosyal üretiminin artı-değerlerini gaspetmek zorundadır. Mevcut durumda hangi proleter nefes almak isterse, sadece kapitalist üretim ilişkilerini değil, bu üretim ağıyla kaynaşmış sarayla da karşı karşıya gelecektir. Ufak bir grev, kapitalist üretim ilişkilerini saray rejimiyle ve devlet aygıtıyla bir bütün olarak saracak denli büyük bir çap kazanma potansiyeline, hiç olmadığı kadar sahiptir. Ekonominin bir sektöründeki işçilerin hareketi, üretim ağının diğer parçalarında bulunanları kesintisiz olarak etkileyecek ve uyaracaktır.

Sarayın en kuvvetli tarihsel-politik dayanak noktası, 1908 devriminin Thermidor’u olarak iktidara yerleşen 1923’ün geleneksel Osmanlı asker-sivil bürokrasisinin önderliği altında, tepeden bir düzenleme aracılığıyla cumhuriyeti ilan etmesiydi. “Kurucu” bürokrasi ve ordu, emekçi sınıfların mücadelelerini ve zaferini çaldı, bunu yaparak da onu sistem içi mevzilere çekmeyi başardı. 1923 kadroları cumhuriyeti, Osmanlı’dan miras kalan asyatik/despotik metotlarla ilan etti. Bunun en büyük nedeni 1908’in mantıksal sonuçlarına ulaşmasının engellenmek istenmesiydi. Bu yönüyle saray rejiminin başkanlık hedefi, ertelenmiş bir devrimci krizin seferberlik haline geçememesiyle, otoriter bir çerçevede denetim altına alınmaya çalışılmasına benziyor.

Bu bağlamda, iyi bir okul olan son dönemlerin öğrettiği bir ders varsa, o da Türk kapitalizminin iktidarının, aygıtlarının ve silahlarının “demokratik ehlileştirmesinin” mümkün olmadığıdır. Onlar, bir bütün olarak, proletarya tarafından ortadan kaldırılmalıdır. Krizin ve kaosun çözümü, burjuvazinin elindeki iktidarın ve kontrolün yok edilmesidir.

Kaan Gündeş
Sıradaki

İlgili Haberler