Türkiye ekonomisi politik kargaşayla paralel ilerlerken sermaye, 16 Nisan referandumuna kilitlenmiş durumda, fakat önünü göremiyor. Son yedi yılın en yüksek işsizlik rakamları açıklandı. Faiz ortalama %11’ler seviyesinde seyrederken, döviz 3.60-3.70 arasında salınıyor. Hem dış politika, hem de sürdürülemez iç politika etkisiyle belirsiz ve karanlık bir iktisadi durumla karşı karşıyayız.

Büyüyen balon

15 Temmuz darbe girişimi sonrası ekonomik göstergelerde aşağı doğru gidiş hızlandı. Temmuz – Eylül dönemini işaret eden 2016’nın 3. çeyrek verileri bunu doğruluyor. Darbe öncesi Standard & Poor’s, darbeden sonra ise Moddy’s’in Türkiye’yi yatırım yapılamaz seviyesine düşürmesiyle birlikte sermaye çıkışlarında hızlanma yaşandı. 3. çeyrekte ekonomi 1,8 küçüldü. Aynı dönemde hane halkı tüketim harcamaları %3.2 azaldı. Yine bu dönemde ihracat %9.2 azalırken, ithalat ise %2.4 arttı.

2016 yılında işsizlik 3 milyon 330 bin olarak ölçüldü; 2015’in verilerine göre 270 bin kişi daha fazla. Oransal olarak tarım dışı işsizlik ülkemizde %13 iken, 15-24 yaş arası genç işsizlik 19.6 oldu. Bu oranlar 2015’in oranlarından 2-3 puan daha fazla.

2010 yılından beri görülen en kötü verilerle karşı karşıyayız. Ülkede hem enflasyonun tek hanelerde seyretmesi hem de işsizliğin sabit kalması için (azalması için demiyorum dikkat!) %3.8 bir ortalama ile büyümesi gerekir. Bunu altındaki her büyüme fiilen küçülmedir.

“Döviz kuru yükseldi” cümlesi tek başına yeterli değil artık. Ekim 2016’da 3.00 olan dolar, 2017 Ocak sonunda 3.90’ı gördü. Şu an hem FED’in faiz arttırımının fiyatlanması hem de Trump’ın ticarette özellikle Çin ile daha iyi rekabet edebilmesi için güçlü dolar istememesi sebebiyle dolar, kısmi düşüşle 3.65 civarında dalgalanıyor. Bu büyük değişim aslında bir devalüasyona işaret etmektedir. Dalgalı kur sisteminde olduğumuzdan devalüasyon dönemleri geride kaldı palavrasına inanmamızı bekliyorlar. Oysa bu, gerçekliği görmememiz için gözümüze çekilmiş bir perdeden ibaret. Ve dalgalı kur sistemi devam ettiği sürece TL’nin dolar karşısında düşüşü devam edecek. Yıl sonu ‘1 dolar eşittir 4 TL’ gibi bir oranla karşılaşma ihtimalimiz yüksek.

2017 yıl başına göre Mart sonuna kadar gelişmekte olan ülkeler diye ifade edilen Brezilya, Endonezya, G. Afrika ve Hindistan’ın para birimleri dolar karşısında sırasıyla (yüzde ile) 3.5, 1.1, 5.4, 4.2 değer kazanırken Türk Lirası aynı dönem içinde 3.8 değer kaybetti. Bu durumun dış kaynaklı değil, iç politikanın yarattığı belirsizliğin sonucu oluştuğu aşikar. Şunu da unutmamak gerek, bir yerde para değersizleşiyorsa tüm tahvil, hisse senetleri ve diğer finansal varlıklar da ucuzlar ve bu da spekülatif sermayeyi çeker. İşte bu sebeple Şubat 2017’de 900 milyonluk bir tahvil yatırımı gerçekleşti. Bu eğilim faizlerin %11 gibi bir seviyede tutulmasıyla devam edecek. Bu durum ülkenin bir eroinman gibi dışa bağımlı olmasını pekiştiriyor. Ülkeden para çıkışını azaltan etkenlerin, özellikle seçim süreci içinde olduğumuz şu günlerde sonuna kadar kullanılacağını aklımızda tutalım.

Hem Merkez Bankası’nın hiçbir hedefi tutturamayan para politikası yüzünden hem de referandum sürecinde ekonomiyi canlı tutmak için maliye politikasına tarihte görülmemiş bir yük bindiren hükümet, birçok üründe Özel Tüketim Vergisi’ni (ÖTV) sıfırladı. İstihdam seferberliği ilanıyla 200 binden fazla kişinin sözleşmeli iş bulmasına olanak sağladı. Genel Sağlık Sigortası pirim borçlarını yeniden yapılandırdı. Sosyal yardımlarda, KOBİ’lere düşük faizli kredilerde de artış var. Genişletici mali politikayla dönemsel olarak neoliberal reçetenin gevşetildiğini görüyoruz. Fakat bunlar çürük binaya kaçak katlar çıkmaktan başka bir şeye benzemiyor. En büyük tehlike ise Türkiye Varlık Fonu’nun ülke ekonomisinin bizzat mezar kazıcısı haline gelecek olması.

Patlamaya hazır bomba: Varlık Fonu

Varlık Fonu, 15 Temmuz darbe girişiminden yaklaşık bir ay sonra çıkarılan bir kanunla kuruldu. Ülkenin en büyük kamu kuruluşlarını içinde barındıran denetimsiz ama saray ve onun etrafında kümelenmiş oligarşik şirketler ağının emrine amade Sayıştay’ın denetiminden muaf bu merkezi rezerv, ana hazinenin yanında ikinci has hazine olarak varlığını sürdürecek.

Bu fon denetimsiz bir şekilde her türlü spekülasyona açık. Sarayın bekası için diğer burjuva sektörlere karşı büyüklüğüyle sopa işlevi de görebilir. Geçen ayki bir yazımızda Varlık Fonu’nu şöyle temellendirmiştik: “Ekonominin giderek daha fazla oligarşik burjuvazinin hizmetine girmesi ve onun elinde merkezileşmesi ile rejimin Türk tipi bir Bonapartizm olan CumhurReislik rejimi altında denetimsiz biçimde merkezileşmesini birlikte düşünmemiz gerekiyor. Anayasa değişikliği oylamasından Hayır çıksa bile bu epeyden beri başlatılmış bir süreç ve sınıf mücadelelerinin dengesiyle yakından ilişkili.”(bkz: Muhittin Karkın, CumhurReislik rejimi ve yağmacı birikim modeli)

Varlık Fonu, kamusal bir yağmaya yol açacak. Hem dışarıdan alınacak borçların faiziyle ödenmesinin kaynağı hem de kötüleşen bankacılık sistemiyle bankaları finanse ederek bir nevi “aranan kanı” temin edecek.

Borcu borçla kapatan aracı şirket işleviyle denetimsizce yağmaya açık olan Varlık Fonu’yla birlikte, emekçilerin üzerine binen vergi sömürüsü arttırılmak zorunda. Milyonlarca asgari ücretlinin her birinden %15 gelir vergisi alınıyor. Vergi uzmanı Ozan Bingöl’ün de çok güzel belirttiği gibi “Bugün eline net 2.000 tl geçen ücretli bir vatandaşın aslında brüt maaşı yaklaşık 2.800 tl’dir. Yani 800 tl’si daha maaşı eline geçmeden kesilir.

Tüm vergi kalemlerini saymaya kalksak 42 çeşit farklı vergi türü olduğunu görürüz. Tükettiğimiz her şeyden alınan ve tüm vergi gelirlerinin yarısından fazlasını kapsayan KDV ve ÖTV bir sömürü aracına dönüşmüş durumda. Bu vergiler Varlık Fonu’nu fonlayacak en büyük gelir dilimini oluşturuyor. Unutmayın bu ülkede gelirlerine oranla en büyük vergi rekortmenleri emekçilerdir. Mademki yat ve elmas gibi lüks tüketimden dolaylı vergi almıyorsunuz, temel geçim maddelerinden de KDV ve ÖTV’yi kaldırın. Asgari ücretten gelir vergisi alınması ise tam bir soygundur. Derhal kaldırılsın. Bir Kanun Hükmünde Kararname’ye bakar.

Ekonomideki bu dalgalı seyir referandumun etkisiyle oluşsa da uzun vadede aşağı yönlü gidiş devam ederek emekçilerin sırtına daha fazla borç yüklenecek. Özellikle dünya ekonomisindeki korumacı eğilimlerin artması Türkiye’yi de aynı çizgiye çekecektir (elbette ki sarayın güdümünde ve kontrolünde). Bu bağlamda Fransa ve Almanya seçimlerini iyi analiz etmek gerek. Bu eğilimlerin artması uzun vadede Varlık Fonu altında politikleşmiş sermayenin kapitalist sistem içine entegre olmaya çalışmasının zararlarını göreceğimiz anlamına geliyor. Fakat ne olursa olsun unutmamamız gereken nokta, sistemin salt iktisadi krizlerle tıkanmayacağı. Milyonlarca insanın ölümü pahasına da olsa kapitalizmin aşamayacağı bir ekonomik kriz yoktur. Her şey sınıf mücadelesinin dengesinde ve onun üzerinde yükselen politik arenada belirlenecek. Her zamankinden fazla örgütlü mücadeleye sarılmanın tam zamanı.