Sonuçları da dâhil olmak üzere, başından sonuna şaibeli ve gayri meşru bir referandum süreci yaşadık. Doğası gereği “bu şekilde” gerçekleşen bir referandum, sorunları çözme ve netleşme yerine, daha fazla sorun ve belirsizlik ortaya çıkardı. Daha da önemlisi, bu hastalıklı tablo, yargı yolu kapalı, kesin kararlar verdiği söylenen Yüksek Seçim Kurulu katkısıyla gerçekleşti. Bir bakıma tuz koktu! Pekiyi, bundan sonra, en azından 16 Nisan’da hayır diyen yaklaşık 24 milyon insan için, yani toplumun en az yarısı için, seçim sandığı nasıl bir anlam ifade edecek? Bugüne kadar meşruiyetini ve varlığını sandık üzerine inşa eden RTE/AKP, bu mekanizmalar bu derece sorgulanır hale gelmişken, yollarına nasıl devam edebilecek?

Seçimler gibi iyi kötü toplumsal/siyasal rıza ve meşruiyet oluşturan mekanizmaların çürütülmesi, iktidar ve sistem için bindiği dalı kesmektir. Aslında RTE’nin istediği, hatta beklediği bu değildi. Gerçekte iktidarın temel rıza felsefesi, kaos, korku ve itaat üzerine kurulu. Ama bu durumun bir biçimde “meşrulaştırılmasına” ihtiyaç vardı. Lakin başta sahibini çürüten bu ceberut felsefe, sergilediği tüm dalavereye rağmen, yüzde 48,6 hayır duvarını henüz aşabilmiş değil. 16 Nisan referandum sonuçları istenen “rıza”nın üretilemediğini, bir kez daha ortaya çıkardı. Şimdi bu durumun sonuçlarını hep birlikte yaşayacağız ve önümüzdeki dönemin gelişmeleri, gerçekten “atı alan Üsküdar’ı geçti mi?”, bunu gösterecek.

Sınıf mücadelesi

Kuşkusuz sınıf mücadelesi bu noktada temel belirleyen olmaya devam edecek. Bir yanda siyasal demokrasi noksanlığı, noksanlıktan öteye geçerek, bir “tek adam rejimi” olarak, yerleşik bir diktatörce karakter kazanmakta. Tarihi boyunca ağır aksak da olsa işleyen burjuva parlamenter sistem, yerini bir parti-devlet aygıtına bırakmanın eşiğine gelmiş durumda. Bu çerçevede 15 Temmuz sonrası işlerlik kazanan OHAL/KHK düzeninin, 16 Nisan ile birlikte, Reis’li yeni yerleşik yönetim biçim olacağı görülmekte. Dolayısıyla sınıf mücadelesinin öncelikli talepleri; OHAL’in kaldırılması, KHK’lara son verilmesi, tüm mağdurlara haklarının derhal iade edilmesi, bu dönem boyunca referandum dâhil gerçekleşmiş tüm işlemlerin geçersiz sayılmasıdır.

Diğer yandan bir avuç para babasının vampir gibi tüm toplumsal-ekonomik zenginliği emdiğini görüyoruz. Özellikle 12 Eylül 2010 referandumuyla birlikte, daha da hız kazanarak, kamu zararına, bir avuç patron yararına tam bir yağma düzeni zirve yapmış durumda. Benzer şekilde iş güvencesi yoksunluğunun OHAL/KHK döneminde zirve yaptığına tanık oluyoruz. İşsizlik Sigorta Fonu’nun yağmalanmasına şimdi Kıdem Tazminat Fonu eklenmek isteniyor. Mezarda emeklilik sistemini getiren düzen sahipleri Bireysel Emeklilik Sistemi ile herkese emeklilik sağlanacak yalanına inanmamızı bekliyor. Bütün bunlar emek piyasasının alabildiğine kuralsızlaştırılması, esnekleştirilmesi ve emek sömürüsünün en yoğun şekilde sürdürülmesine hizmet etmekte. İşsizlik ve enflasyon yükselirken, kriz bahane edilerek çalışanın, emeklinin zammı tırpanlanırken, açlık sınırı altındaki asgari ücret ortalama ücret haline gelirken iş güvencesi, insanca yaşayacak ücret ve örgütlenme hakkı tabii ki sınıf mücadelesinin öncelikli talepleri olarak öne çıkıyor.

Özellikle iktidar ve yanlısı patronlar 16 Nisan referandumundan evet çıkarsa Türkiye’nin uçacağını iddia ettiler! 15 yıldır tek başına iktidarda olan bir partinin hala havalanmaktan bahsetmesi en hafif deyimle siyasi soytarılıktır. Türkiye’de her sekiz haneden biri, yani 10 milyonun üzerinde insan, devlet yardımı almadan hayatta kalamaz durumda. Tek başına bu veri RTE/AKP Türkiye’sini tanımlamaya yeter. Türkiye’nin işçi ve emekçileri, dürüst ve onurlu insanları, gerçekten “komşusu açken, tok yatan bizden değildir” diyen inananları, bu düzen böyle devam etsin mi, karar verecekler! Evet-Hayır her şeyden önce buna bir yanıttı. Halen geç değil! İktidar bindiği dalı kesmekte; birlikte düşmek zorunda değiliz!

image_pdfimage_print