Politik durum açısından olumlu veya olumsuz pek çok olasılıkla dolu, hareketli bir yeni döneme girdik. Herkesin bildiği şekilde, halkın çoğunluğu tek adam rejimine hayır demiş olmasına rağmen sonuç iktidar ve Yüksek Seçim Kurulu tarafından gasp edildi. Epeyden beri diktatörlüğe dönüşmekte olan rejimin bu yasadışı saldırısı toplumdaki kutuplaşmayı daha da güçlendirdi. Referandumun hemen sonrasında pek çok kentte, merkezi semtlerde şimdilik cılız da olsa bazı protestolar yaşandı.

Gerek HAYIR kitlelerinin referandumdan “galiptir bu yolda mağlup” cüretkârlığıyla çıkmış olması, gerekse ardından gelen protesto eylemlilikleri, herkesin önüne şu soruyu koydu: HAYIR cephesinin bilinen politik çeşitliliğine rağmen, diktatörlük girişimini durdurabilmek için Birlik sağlanabilir mi? Ve bu nasıl sağlanır?

Bu, hemen yanıtlanabilmesi zor bir soru. Elbette birlik gerekiyor; ama HAYIRcıların politik açıdan çok renkli oluşu; CHP’nin bu kitleyi bir sonraki seçimlere kadar kendi çevresinde tutma planları; kimi sol ve devrimci çevrelerin inatçı ve aymaz sekter (hep bana) tavırları; bazı kesimlerin partilere karşı (haklı veya haksız) güvensizliği ve kendi başlarına davranma eğilimleri, gibi pek çok etmen birliğin önündeki en önemli engeller, aşılması gereken sorunlar.

Güçlükler ne olursa olsun ve kim ne kadar aykırı düşünürse düşünsün, sosyal ve politik süreçlerde her zaman bir Önderlik sorunu vardır. Dolayısıyla, başka hiçbir politik yapıya güvenmeyenlerin bile gizliden gizliye, gerekli olan birliğe “kim önderlik edebilir” diye düşündüğünü, buna göre planlar yaptığını biliyoruz ya da tahmin edebiliyoruz. İşte tam bu noktada, toplumsal mücadelelerde önderliğin her şeyden önce sınıfsal bir sorun olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Bu açıdan, işçi ve emekçi yığınlar öne atılıp seferber olmadıkları sürece, ne seferberliklerin gerekli dönüştürücü kapasiteye ulaşabileceğini, ne de olası demokratik açılımların yeterli genişlik ve kalıcı derinlikte olabileceğini düşünüyoruz.

O zaman ne gerekiyor? Bize göre, her şeyden önce bir işçi-emekçi cephesi. Sendikaların, emekçi partilerinin, işçi-emekçi derneklerinin ve bu sınıf eksenli tüm demokratik ve sosyal kuruluşların oluşturacağı bir cephe. Tüm Hayırcılara güven ve cesaret verecek, seferberlikleri çeşitlendirip güçlendirebilecek, daha da önemlisi onları kendi çevresinde diktatörlüğe karşı birleştirebilecek bir cephe… Bu olabilir mi? Neden olmasın? Yeter ki bu zorunluluğa inanılsın, bu istensin, herkes sorumluluğunu layıkıyla üstlensin.

Ama böyle bir cephenin oluşması gerektiğini söyleyip bekleyemeyiz. Biz devrimci sosyalistlere de bu konuda büyük bir görev düşüyor: işçi-emekçi cephesinin oluşması için çalışmak, bu fikri ve mücadelenin tüm talep ve sloganlarını kitlelere taşımak, emekçi mahallelerinde, sendikalarda ve diğer işçi örgütlerinde bu doğrultuda uğraş vermek. Üstelik devrimci sosyalistler olarak böyle düşünenin sadece biz olmadığımızı da biliyoruz.

Bu yüzden de belirli politik ve ideolojik konularda farklılıklarımızın olduğunu bilmemize rağmen İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak, devrimci sosyalist olarak kabul ettiğimiz başka partilere ve oluşumlara bu uğurda birlikte çalışma önerisi götürdük. Hatta bunu referandum öncesinde önerdik onlara. Bunların başında da Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP) ve Devrimci İşçi Partisi (DİP) geliyordu. Referandum öncesi propaganda sürecinde diktatörlüğe karşı güç birliği yapalım dedik. Ama ne yazık ki, sadece SEP’ten olumlu bir yanıt alabildik. Tüm propagandalarında ve politik çalışmalarında sınıf ekseninden söz eden, birleşik işçi cephesi çağırılarında bulunan diğer oluşumlar, bunun çok daha öncesinde, ondan çok daha basit ve elzem devrimci bir güç birliğinden kaçındılar. Politik partilere güvensizlik duyan, onların sekterliğinden yakınan, devrimcilerin asla bir araya gelemeyeceğini düşünen kesimlerin iddialarına sanki hak verircesine yaptılar bunu…

Ama SEP ile referandum öncesinde bir ortak bildiri yayımladık ve bunu kendi yayınlarımızda duyurduk. Küçük, ama bizce çok değerli bir adım oldu bu. Ortak noktalarımızın olduğunu biliyorduk, bunları çekinmeden birlikte dile getirebildik. Sonra, 1 Mayıs’ta birlikte yürüyelim ve ortak sloganlarımızı birlikte haykıralım dedik. Bunu da başardık. Devrimci Marksistler olarak, isterlerse bayraklarını birbirine karıştırmadan, güç birliği yapabildiklerini kanıtladık. Bu açıdan, tevazuyu elden bırakmadan, SEP’i kutlamak isteriz.

Tabii bu karşılıklı başarıdan hareketle hemen başka ve daha büyük ortak projelere girişiriz gibi bir iddiada bulunmak doğru olmaz. Ama neden birbirimizi daha iyi tanımaya, asgari ortaklıklarımızı yakalamaya devam etmeyelim? Neden gerekirse farklı düşündüğümüz noktaları birlikte tartışmaya çaba göstermeyelim? Neden başka devrimci sosyalistleri de bu çabaya dâhil etmeye uğraşmayalım? Aksi takdirde bizlere, “lafzınız bir şey, davranışınız başka bir şey” diye sormazlar mı?

image_pdfimage_print