Rejim değişmiştir; ancak biz, eski rejim devam ediyormuş gibi yaparsak hem kendimizi korur, hem de 2019’da seçimleri kazanıp demokrasiyi geri getiririz…” Tabii, bu da bir taktik. Gerçi hiç kimsenin ağzından bunu açık açık duymadık ama CHP’nin hemen her halinden böyle düşündüğü belli. Bu nedenle iktidarın açık zulüm ve zorbalığına, kanunsuzluğuna karşı yapılan her protesto eyleminde destekçi olarak, milletvekilleri düzeyinde hazır bulunmasına rağmen ana muhalefet partisi CHP, böyle bir durumda asıl yapması gerekenden, kitleleri harekete geçirmekten ve onlara önderlik etmekten özenle kaçınıyor. Gerekçesi ciddi, “Sokaklarda sopalı, hatta silahlı adamlar olduğuna dair duyumlar” alınmış… Daha önce de belirttiğimiz üzere CHP’nin iddiası çok ciddi, ancak anamuhalefet nedense, çok normal bir durummuş gibi bu iddianın üzerine gitmiyor, yani duruma uygun bir ciddiyetle davranmıyor. Bir de 70’lerin CHP’sini hatırlayın, Ecevit, AP’lilerin ve esas olarak da MHP’lilerin taş, sopa ve kurşun yağmuru altında seçim gezileri yapar, gözünü kırpmadan saldırganların üzerine yürürdü. Hey gidi hey, nerelerden nerelere…

CHP bir yandan rejimin değiştiğinden, faşizm tehlikesinden söz edip öte yandan 2019’a kadar durumu bir biçimde idare etme mantığının hem memleketi, hem de kendini nerelere götüreceğinin gerçekten farkında değil mi? Bir çeşit “görmezden gelme” tavrıyla 2019’a kadar “işi büyütmeden” ve de RTE’yi çok fazla kızdırmadan yol almaya mı çalışıyor? Eğer öyle ise, haber verelim: İş çoktan büyümüştür ve bir rejim değişikliğine varmıştır ve de RTE, Gezi’den bu yana çok sinirlidir, üstelik bundan sonra sokaklarda her zaman “sopalı, hatta silahlı adamlar” olacaktır…

Rejim değişti: “Koyun mevzuatı bir kenara..!”

Evet rejim değişmiştir; bu tespiti yapmak için yasal, siyasi vb. “prosedürlerin” tamamlanmasını beklemeye gerek yoktur. Rejim değişikliği, esas olarak bir “hukuk-mevzuat” sorunu değildir. Her zaman önce rejim değişir ve daha sonra kendi hukukunu yaratır. Yani rejim değişiklikleri hukuki yollardan değil, zorla olur. Bu “zor” olmadan yürürlükteki hukuk değiştirilemez, geçersiz kılınamaz. Bu bütün devrimlerin, karşı devrimlerin, cümle rejim değişikliklerinin başlıca kuralıdır. Hele ki “kurucu” rejimlerde, Nazi hukuk ideoloğu Carl Schmitt’in de belirttiği üzere, rejimin eylemleri, var olan hukuka göre değil, gelecekteki hukuka göre şekillenir. Bu tür rejimlerde yasallığın yerini “meşruluk” alır ve bunun kaynağı “halk”, yani “milli irade”dir ve bu nedenle bildiğimiz türden, şu veya bu oranda demokratik seçimlerin yerini giderek plebisitler alır…

Kısacası Erdoğan, 2016’da kaymakamlara seslenirken “Mevzuat şöyledir, böyledir, yeri geldiği zaman koyun mevzuatı bir kenara, kendi zihinsel inkılabınızı devreye sokun…” sözlerini boş yere etmemiştir. RTE kaymakamlardan ve bütün devlet kademelerinden yeni rejimin, temel kural ve mantığına uymalarını istemektedir…

Evet, henüz bazı “eksikleri” olsa da, (Her yeni binanın bazı eksikleri vardır; içinde oturuyor olsak da!) bizim onu tanıyıp tanımamamızdan veya daha önce bildiğimiz bir şeylere benzetip benzetememizden öteye rejim değişmiştir. Rejimle birlikte mücadele koşulları da değişmiştir. “Kurucu” iktidar tarafından geçersiz hale getirilmiş yasal mevzuat, artık hiç kimse için geçerli değildir. Bu her ne kadar onları ileri sürmeye devam etsek de fiilen böyledir. Yasal itirazların artık hiçbir geçerliliği yoktur. Her şey yeni bir rejime ve onun yakın uzak hedeflerine göre yürütülmektedir. “Bilinen” her şeyin yerini, artık “tek adam iktidarı” haline gelmiş bir “milli irade” ve “Reis”in “meşruiyet” adını verdiği “şey” almıştır. Mesela başkanlık rejiminin yolunu anayasal olarak da açan referandum alenen kanundışıdır. Aynı şekilde Cumhurbaşkanı RTE’nin parti genel başkanlığı da yürürlükteki yasalara göre geçersizdir. Artık herkes hiçbir yasal kanıt olmadan “terör örgütü” ile ilişkilendirilerek hapse atılabilmektedir. Ancak bu yasadışılıkları engelleyebilecek, faillere yaptırım uygulayabilecek hiçbir kurum ve yasal güç yoktur. Bütün adalet mekanizması ve kolluk gücü doğrudan saraydan emir almaktadır. Bu, çıkmaza girmiş, kendini tehlikede hisseden “eski rejimin”, varlığını sürdürebilmesi için bir süre için alınmış olağanüstü -koruyucu bir önlem değildir. Her türlü denetimin dışındaki olağanüstü hal rejimi, RTE’nin de ifadesiyle artık olağan bir rejim halini alacaktır. Bütün bunlar, yeni güç ilişkilerinin bir sonucudur . Zaten rejim değişikliklerinin temelinde güç ilişkilerindeki değişimler yatar…

Yeni bir Gezi tehlikesi ve sopalı, silahlı adamlar…

Artık muhalif olan hiçbir şey yasalar tarafından korunmamaktadır; her şey keyfidir. Ancak mesele yasal güvencelerden yoksunlukla sınırlı değildir. Rejim muhalifleri, CHP genel başkanının da ifade ettiği üzere “sopalı, hatta silahlı adamların” tehdidi altındadır. Üstelik bu tehlike sadece “duyumlardan” ibaret değildir. Bazı AKP yöneticilerinin yanı sıra “havuz medyası”nın bazı önemli isimleri de muhalefeti, özellikle de sokağa çıkacak muhalefeti “darbecilik” gerekçesiyle “15 Temmuz”dakine benzer bir silahlı kıyamla tehdit etmektedir. Gezi’nin dış mihrakların eseri bir “darbe girişimi” olarak tanımlanması tesadüf değildir. Benzeri bir kitle hareketinin, hem de “millet iradesini” savunmak amacıyla silahlı bir karşı “kitle hareketiyle” bastırılacağı tehdidi çeşitli vesilelerle tekrarlanmaktadır.

Gezi, yani milyonlarca insanın sokaklara dökülmesi, iktidarın talihinin dönüm noktası olmuştur. RTE, hayatının en büyük kâbusunu yaşamıştır ve hâlâ aynı kâbusu görmektedir. Gezi, aynı zamanda rejim değişikliği sürecinin de başlangıcıdır. Mesela bugüne kadar görülmemiş biçimde, iki açlık grevcisinin tutuklanmasının nedeni, eylemin yayılan kitlesel destekler sonucu yeni bir Gezi’nin (ve TEKEL’in) başlangıcı haline gelme ihtimalidir. Böyle bir ihtimal iktidarı dehşete düşürmektedir. Çünkü bu yeni Bonapartist rejimi geriletmenin ve göndermenin tek yolu onu “kendi oyunlarıyla” yenmek değil birleşik-örgütlü politik bir hedefi olan bir kitle seferberliğidir; bunu en iyi iktidarın kendisi bildiği için, en küçük protesto eylemini bile “maya tutma” tehlikesi nedeniyle bastırmaya çalışmaktadır. “Soldaki” en büyük örgüt olarak anamuhalefet partisi CHP, Saray rejiminin çok iyi bildiği bir şeyi anlamalıdır: Bu iktidarın seçimle gitmek gibi bir niyeti yoktur! Bu kural, seçimi kaybetmesi halinde dahi geçerlidir. Ayrıca başkanlık rejiminin tarihsel amacı, Türkiye’de “milliyetçi-mukaddesatçı, yani “faşist-islamcı” gericiliğin ebedi iktidarıdır. Kısacası bu rejim, kitlesel seferberlikler yoluyla geriletilemediği sürece CHP için bir “2019” olmayacaktır; tabii, çok acınası hallere düşmediği sürece.

CHP ile ilgili görüş ve beklentilerimiz belli olsa da, bu partiye destek veren milyonlarca insanın liderliğini aşacağına, onları sokağa çıkmaya, tavır takınmaya zorlayacağına inanıyoruz; aynı Gezi’de olduğu gibi. Tekrar edelim: Dışarıdaki “sopalı, hatta silahlı adamlardan” korunmanın yolu evde ve parti binasında oturup endişeyle pencereden bakmak değil, kitlesel bir birleşik mücadele hattı örmektir. Mısır gibi acı örnekleri olsa da bir diktatörlük rejimini tarihin çöplüğüne göndermenin en temiz yolu yine de büyük halk hareketleridir. En azından rejim yanlısı “Baltacıların” Tahrir halkı tarafından kovalanmasını görmek bile büyük bir keyifti..!