Belli ki acelesi var. Cumhurbaşkanı olağan kongreyi bekleyemeden, olağanüstü bir kongreyle AKP genel başkanı olacak. Yani RTE, olağanüstü bir durumla yüz yüze olduğunun farkında. Öyle usul, nizam dinlemeden, partinin yetkili kurullarının kararı falan da olmadan, parti yöneticilerini kendi dediklerini yalanlamak zorunda bırakarak 21 Mayıs’ta partinin başına geçeceğini açıkladı. Dedik ya acelesi var.

Referandum gecesi basına açıklama yapan RTE’nin yüzünü görenler Gezi, 17-25 Aralık, 7 Haziran, 15 Temmuz türü bir “kâbus” yaşadığını anladılar. Referandum öncesinde bütün devlet imkânlarını kullanıp her türlü baskıyı yapmalarına ve referandumda her türlü hile ve usulsüzlüğe, zorbalığa, sonunda da açık bir kanunsuzluğa başvurmalarına rağmen elde ettikleri kılpayı “başarı” belli ki iktidar için yenilgi anlamına geliyor. 

AKP’nin hali pür melali…

RTE’yi olağanüstü bir hızla davranmaya iten de bu yenilgi. Çünkü her yenilgi, o güne kadar birikmiş pek çok çelişkiyi açığa çıkarır, pek çok dinamiği harekete geçirir. Bunalımlar birikmiş çelişkilerin ürünü olmanın yanı sıra  ortaya çıkan çelişkileri de şiddetlendirir. Bu nedenle AKP’nin sorununun bir birikime dayandığını söyleyebiliriz: RTE’nin iktidar anlayışı AKP’yi bir siyasi parti olarak bitirmiştir. Parti çok uzunca bir süredir Saray’ın bir operasyon aracından başka bir şey değildir. “Reisini” var etmeye çalışırken kendini yok etmiştir.  RTE’nin “her şey” olma çabasının geri kalan herkesi “hiçbir şey” haline getirmesi gibi… Sıklıkla belirtildiği üzere, önder kadro içinde başlangıçta “eşitler arasında birinci” konumunda olan RTE’nin giderek “tek adama” dönüşmesi, bu süreçte yaşanan tasfiye veya “kaybolmalar”, bir partiyi parti yapan önemli niteliklerin de kaybına yol açmıştır. Parti, her şeyden önce bir kadro meselesidir. Burada kastedilen, “teknik yetenekten” daha fazlasıdır. Gerçek anlamda güçlü partiler, sadece güçlü ve karizmatik bir lidere değil, aynı zamanda güçlü bir liderlik kadrosuna dayanırlar. Çok öne çıkmış bir liderin karizması ve gücü, gelenek içinde ağırlıkları olan, daha az karizmatik olsalar da saygınlıkları ve “özgül ağırlıkları” yüksek birtakım “birinci sınıf” kadrolarla dengelenir. Bunlar bir yandan liderin iktidar çılgınlığını veya aşırılıklarını sınırlandırırken, öte yandan devlet yönetiminin, egemen sınıflarla ilişkilerin gereklerini yerine getirirler. Bunların varlığı, diğer güçlerle ilişkiler, uzlaşmalar ve bazen de partinin “büyük liderin” kaybından sonra ayakta kalması açısından büyük önem taşır.

Saraylılar zümresinin yükselişi…

AKP, Türkiye’de epeyce köklü bir geçmişe sahip olan “Milli Görüş” geleneğinden gelen,  İslamcı olsalar da bunu “reformist” biçimlerde sürdürüp kurumsal yapı içinde kalan, “devlet tecrübesine” sahip, egemen sınıflarla “makul” ilişkiler içinde olabilecek, “sakat zamanlarda” dengeli tutumlarıyla durumu kurtarıp partiyi selamete çıkartabilecek kadrolarını kaybetmiştir. Bugün RTE dışındaki bütün kurucu kadrolar ya parti dışına düşmüş ya da etkisiz hale gelmiştir.

Ancak sorun bundan ibaret değildir. Gelişmeler sadece geleneği temsil eden kurucu kadroların tasfiyesiyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda bunların yerini cinsleri ve cibilliyetleri itibariyle ciddi farklılıklar gösteren bir “saraylılar zümresinin” almasına yol açmıştır. RTE’nin çevresi, istediği “fetvaları” alabildiği birkaç “din büyüğü” veya “âlim” dışında “abdesinde namazında” olmayan, büyük gelirleri sayesinde muhtemelen “sekülerliğin dibine vuran”, İslamcıların o çok övündüğü “takva” ve “terbiyeden” yoksun birtakım adamlardan oluşmaktadır. Son zamanlarda ortaya dökülen İslamcı-Saraycı kavgasının, kendilerini davanın asıl sahipleri olarak görenlerin, kendilerinden “tasfiye edilmesi gereken manyaklar” diye söz eden yeni rejim “elitlerine” olan öfkeleri, daha Arınç zamanında işaretleri olan bir sürtüşmenin artık iyice açığa çıktığına işarettir. Unutmayalım, işler yolundayken böyle kavgalar ya yaşanmaz ya da kolay kolay uç vermezler.

Bu saray iktidarının gerçek “sosyo-ekonomik” temeli, artık milli görüş hareketinde olduğu gibi, dükkânı kapatıp cumaya giden dindar veya “İslamcı” esnaf, küçükburjuvazi veya küçük kapitalistler değil (Onlar her an batma tehlikesiyle yüz yüze, devletin eline bakar vaziyetteler!) kanunsuz-usulsüz ihalelerle ihya edilmiş, “Milletin a…na koyan” (Ayrıca artık neresine denk gelirse!) gözü dönmüş, gerçek manada yağmacı, yarını olmayan yeni yetme bir burjuvazidir.

“Tek adama” dayalı bu iktidar şekillenmesi, sadece AKP’yi bir parti olarak  bitirmekle kalmamış, oluşturulan “sistemi”  bu tek adamın varlığı ve ömrüyle sınırlı hale getirmiştir. RTE sonrası bir AKP iktidarından söz edilemeyeceği gibi, bu partinin herhangi bir seçim başarısızlığı halinde bir süre için de olsa bir muhalefet partisine dönüşmesi imkânsız gibidir. Gerçekte bir AKP iktidarından söz edilemez! İktidar epeydir “Saray’ın Mutlak Hâkimi”nin elindedir ve bu kişi, kişisel olmanın ötesinde artık çok fazla şeyi temsil eden iktidarını kaybetmemek için, ülkeyi yangın yerine çevirmek de dahil, her şeyi göze alabileceğini pek çok kez kanıtlamıştır.

İçi dışına çıkmak..!

Üstelik sorun sadece içeriyle de sınırlı değildir. Dış politikanın, çok tehlikeli bir zeminde iç politikayla bu derece kaynaştığı bir başka dönem yaşanmamıştır. Büyük iddialarla ve “derinlik” hesaplarıyla dalınan bölgede yaşanan iflas, çok daha tehlikeli politikalarla telafi edilmeye çalışılmaktadır. Savaşın kalıcı bir iktidar yöntemine dönüştürülmesi ve bir iktisadi krizle bütünleşerek ağır bir toplumsal bunalıma dönüşme tehlikesi giderek büyümektedir. Ortadoğu politikasında  yaşanan genel iflas bağlamında, bir halk hareketi olarak Suriye devriminin her türlü iç ve dış gericilikten oluşan bir karşıdevrim cephesi eliyle tasfiyesi ve rejime karşı mücadelenin selefi-cihatçı, hatta tekfirci güçlerin hâkimiyetine geçmesinde Saray iktidarının oynadığı rol ve IŞİD’le mücadele kılığında başlattığı Kürtlere karşı savaş gerçekten felâket derecesinde tehlikeli iç ve dış sonuçlara gebedir…

Partili cumhurbaşkanı..!

Cumhuriyet dönemi gelenek ve teamüllerine aykırılığın ötesinde Türkiye için dahi “kanunsuzluk” hatta “anayasasızlık” anlamına gelen yeni bir rejim inşasının çok ilerlemiş halinin veya halen yürürlükte olan başlı başına neo-Bonopartist bir rejiminin muhtemel sonuçları ciddi endişe kaynağıdır. Türkiye’nin geleneksel burjuva güçlerinin yanı sıra İslamcı olarak tanınan pek çok unsur da bildik düzenin dışına çıkmanın,  bilinmeyen sularda yol almanın, hatta “Batı’dan kopma” tehlikesinin neden olduğu endişeleri yaşamaktadır. AKP’nin içinde açığa çıkan çelişkiler ve harekete geçen kriz dinamikleri, referandum sonucuyla daha görünür hale gelse de kökü geçmişte yatan bir sürecin sonucudur. Ancak AKP içindeki muhalefetin, tek başına ve açıkça harekete geçmesi bu gün için neredeyse imkânsızdır. Ama bu muhalefetin, olayların giderek vahim bir hal alması, gerilimin daha da büyümesi ve bir ekonomik krizle birlikte saray iktidarının ciddi bir gerileme sürecine girmesiyle daha açık bir hal alması, hatta burjuva-sağ bir muhalefet hareketiyle birlikte davranması mümkündür. Bütün o güç görüntüsüne rağmen, dikişin bir yerden atması, koca bir söküğe, hatta yırtılmaya dönüşebilir. Böyle bir sürecin işlemeye başlaması, referandumda görülen gerileme işaretiyle birlikte düşünüldüğünde 2019’u da tehlikeye sokacaktır. AKP gibi bir araç olmadan seçim kazanmak mümkün değildir. RTE’nin olağanüstü bir hızla partinin başına geçmesinin, ciddi tasfiye ve değişikliklere girişecek olmasının ve partiyi doğrudan yönetmek zorunda kalmasının başlıca nedenleri bunlardır.

Muhafazakâr sağda yeni bir alternatif mi?

Sorunun bir diğer boyutu ise sağda yeni bir muhalefetin, yeni bir siyasi parti veya partilerin ortaya çıkma ihtimalidir. AKP, tek başına iktidarını bir yönüyle, paşaların getirdiği, iktidardaki burjuva partilerinin ise zamanında işlerine geldiği için muhafaza ettikleri yüzde 10’luk seçim barajına borçludur. Bu sayede geçmişte burjuva siyasetinin sağ kanadını bölen, sola bir ölçüde nefes aldıran güç dengesinin 2002’den bu yana AKP’nin tek parti iktidarı lehine bozulmuş olması bugünkü durumun başlıca nedenlerinden biridir. Yüksek seçim barajı AKP’yi, eğer MHP’yi saymazsak sağda tek alternatif durumuna getirmiştir. Aynı nedenle, bırakın iktidar alternatifi olmayı, AKP oylarını bölebilecek yeni bir sağ partinin ortaya çıkması da mümkün olmamıştır. Ancak yukarıda saydığımız koşul ve nedenler bu kesimde de hareketlenmeye yol açmış görünmektedir. Fakat bu hareketlenme normalde bekleneceği üzere geleneksel “laik -cumhuriyetçi” muhafazakâr sağ kesimden önce “tuhaf” gelişmelerin yaşandığı MHP’de başlamıştır. Sağdaki muhafazakâr-milliyetçi ve dindar ama laik iktidar alternatifinin ekseninin Meral Akşener önderliğindeki hareket olma ihtimali büyüktür. Üstelik, iktidarın normal şartlarda istemeyeceği, ancak MHP’yi hizmetleri karşılığında kurtarmak amacıyla düşüreceği bir seçim barajı bu tür parti girişimlerinin önünü açacaktır.

Ağır bedeller…

Yeni bir “muhafazakâr-sağ” alternatif büyük burjuvazinin de “gizli” arzusudur. Gizlidir, çünkü burjuvazi kendi açık çıkarlarını ve toplumsal iktidarını koruyan bir yönetimden ilk defa bu kadar korkmaktadır. Bu hizmetlerin politik bedeli hiç böylesine ağır olmamıştır. Politik, mali baskıların yanı, Osmanlı’nın bile geçmişinde kalmış olan “müsadere”, yani mülke açıkça el koyma yöntemi yürürlüktedir. Üstelik iktidarın, genel dünya bunalımı koşullarında sermayeye sunduğu kriz yönetim biçimi, özel mülkiyete yönelik sınıfsal bir saldırı olmadığı halde bir iç savaş riskini ve giderek büyüyebilecek bir dış savaş ihtimalini barındırmaktadır.

Ancak bu noktada iktidarın, barajı düşürse de “dar bölge” türü seçim sistemleri veya doğrudan polisiye operasyonlarla bu muhalefetin önünü kesme ihtimali büyüktür. Unutulmaması gereken husus, RTE’nin seçimle iktidardan gitmek gibi bir niyetinin olmadığıdır. Ayrıca yeni anayasa maddeleriyle TBMM’nin tamamen etkisiz hale getirilmesi, Meclis’in Saray karşısında bir güç odağı haline gelememesi ve sivil bir alternatifin güç kazanamaması durumunda iktidarın el değiştirmesi meselesi çok “başka biçimler” alacaktır; buna bu defa emir komuta zinciri içinde bir müdahale de dahildir.

Sabrın sonu..?   

Yerli ve yabancı sermayenin, emperyalizm ve çeşitli uluslararası güçlerin iktidara karşı tepkileri, RTE ve rejiminin uluslararası bir soruna dönüşmesi, bunun yol açtığı iç ve dış sorunlar, sürecin ekonomik, siyasi, sosyal ve diplomatik boyutları çok önemli olmakla birlikte otomatik olarak RTE’nin iktidardan gitmesini sağlamayacaktır. Üstelik hâlâ devam etmekte olan genel dünya bunalımı koşullarında, seçim kazanabilecek bir alternatifin de olmaması halinde bu iktidara yine katlanmak zorunda kalınabilir. Bu nedenle iç ve dış sermaye güçlerinin en büyük dileği, mümkün olduğuna inanmasalar da nihayetinde sermayenin hizmetinde bir burjuva partisi olan AKP’nin “fabrika ayarlarına” dönmesidir. Ancak herkes böyle bir şeyin olamayacağının farkındadır, tıpkı aynı rüyanın bir parçası olarak  “Tayyipsiz bir AKP”nin olamayacağı gibi. Bu nedenle “yabancı dostlarımız” da büyük bir ihtimalle sağda yeni bir alternatifin ortaya çıkmasını istekle beklemektedirler.

Kendi dışındaki güçler (CHP ve Baykal da dahil!) mecburen sabredecek olsalar da fiili ve müstakbel Başkanımızın sabredecek, hatta tahammül edecek hali yoktur. Bilindiği üzere, başarısızlıklarının ardından gelen “sessizlik” hayra alamet değildir. Çok büyük bir ihtimalle 2019’a kadar sürecek bir “silip süpürme” işine hazırlanmaktadır. Kendisi bir denge adamı değildir, çünkü her denge durumu karşı ağırlıkları gerektirir. Bu nedenle “Reis” her türlü denge unsurunu bertaraf ederek tek ve mutlak ağırlık olma peşindedir. Başka da bir şansı yoktur…