Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasının ardından CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı adalet yürüyüşü devam etmekte.

Enis Berberoğlu’nun tutuklanması ve Kılıçdaroğlu’nun 25 gün sürecek yürüyüşe başlaması iki şeyi ispat ediyor. Birincisi MİT tırları davasında hükümet hiç de kendisini savunduğu gibi Suriye’ye insani yardım falan göndermiyordu. Öyle olsaydı Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasına gerek kalmazdı, yalnızca tırlar açılıp insani yardımlar sergilenirdi. Bu durum, Türkiye’nin Suriye politikasında “açıklamakta epey zorlandığı” işlere bulaştığının bir kanıtı.

Açığa çıkan ikinci şey de Erdoğan yönetiminin yarattığı tepkilerin Kemal Kılıçdaroğlu’nu 25 günlük bir yola sürükleyebilecek bir seviyeye ulaştığıdır. Bu durum, tek adam rejiminin ana muhalefet partisine dahi tahammülünün olmadığını, CHP’nin yeni rejime ancak koşulsuz bir biçimde bir biat ettiğinde yaşama şansı bulabileceğini ortaya koyuyor.

CHP’nin baskıcı tek adam rejiminin durdurulmasına dönük olarak sokağı işaret etmesi önemli ve olumlu bir gelişmedir.

Ancak adalet yürüyüşünün barındırdığı iki büyük tehlike söz konusudur. İlk olarak, gerici yeni rejimin değişmesinin yalnızca bir kitle seferberliği ile mümkün olabileceğini uzunca bir zamandır ifade ediyoruz. CHP ve tüm işçi ve emekçi örgütleri bütün güçlerini bu protesto yürüyüşünün kitleselleşmesi için seferber etmelidirler, zira aksi bir durum yürüyüşün tamamlanmasının ardından kitlelerde sokağın çare olmadığına dair bir fikir oluşturabilir ve derin bir umutsuzluk yaratabilir. Bu nedenle işçi örgütleri ve sosyalist hareket, bu sürece kendi somut talep ve sloganlarıyla dahil olmalıdır. Rejime karşı mücadelede CHP önderliğine önce güven beslenmesi ve ardından yeni bir hayal kırıklığı ve umutsuzluk yaşanmaması için tek çözümün milyonların seferberliğinden geçtiği ısrarla vurgulanmalı, CHP yönetimine bu yönde adım atması çağrısında bulunulmalıdır.

İkinci büyük tehlike ise adalet yürüyüşünün taleplerinin net olmamasıdır. Bugün yürüyüşün ana fikri olan adalet kavramı OHAL’in derhal sonlanması; KHK ile işlerinden atılan emekçilerin işlerine geri dönmesi; tüm siyasi tutsakların ve gazetecilerin serbest bırakılması ve elbette ki iş cinayetlerine kurban giden, grevleri yasaklanan, örgütlenmesi önüne pek çok engel koyulan, kıdem tazminatı gasp edilmek istenilen ve sarayın ve zenginlerin bekası için sefalet koşullarına zorlanan işçi ve emekçilerin tüm haklarının tanınmasıdır. Kılıçdaroğlu yürüyüşünün gerçek adalet sağlanana dek süreceğini açıklamıştı. Madem öyle, gerçek adaletin bu olduğunun da açıklanması gerekiyor.

Adalet için de, sarayın tesis ettiği gerici rejimin yerine adaleti garanti edecek bir rejimin temin edilmesi gerekiyor. Bunun tek dayanağı da Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis olabilir. Başta işçi ve emekçiler olmak üzere yoksul ve ezilen kitlelerin her kesiminin temsil edildiği, demokratik hakları garanti altına alacak bir Kurucu Meclis!

CHP yönetimi ve Kılıçdaroğlu bugün büyük bir ikilemle karşı karşıyadır. Eğer gerçekten söyledikleri gibi, gayrimeşru bir dikta rejimiyle karşı karşıyaysak, o halde bu dikta rejimine karşı milyonların seferber olduğu kararlı bir mücadele yürütülmek zorundadır. CHP böyle bir mücadelenin parçası olmak yükümlülüğü ile karşı karşıyadır. Bir yandan Saray rejimini meşrulaştıran diğer yandan onu eleştiren tutumlar, toplumsal muhalefete ağır bedeller ödetmektedir.

Gerçek adalete kavuşana, sarayın egemenliğini sonlandıracak Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclise dek seferberlikler genişlemeli ve devam etmelidir! İçinde bulunduğumuz koşullardan başka bir aydınlık çıkış yolu mevcut değildir.