Kılıçdaroğlu bıçağın kemiğe dayandığını söylüyor. Aslında bıçak çoktan kemiğe dayanmıştı, fakat canı ancak şimdi yanmış olacak ki ana muhalefet partisi, “adalet” sloganıyla sokağa çıkmaya karar verdi. Yani CHP, ülkede bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesine rağmen sürecin “olağan” aşamalarında yapmadığı bir şeyi sonunda yaptı. Bu “olağanüstü” durum eski Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni ve CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun meşhur MİT tırları davası kapsamında “casusluktan” tutuklanmasıyla ortaya çıktı. Uzun süredir sözü edilen güçlü bir ihtimal gerçekleşmeye başladı ve yeni rejim, sesini soluğunu kesmek amacıyla CHP’ye de yöneldi. Bir süre önce milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması konusunda CHP’nin de verdiği destekle HDP’yi hedef alan Saray kaynaklı sindirme operasyonunda sıra CHP’ye geldi. CHP de bunun farkında ki, 7 Haziran’dan (2015) bu yana aslında defalarca sokağa çıkması gerektiği halde, burjuva karakteri, rejim ve devletperestliği nedeniyle bundan uzak duran ana muhalefet, dışarıdaki “silahlı adamlara” rağmen sonunda bir açık hava mücadelesine girmeye karar vermiş görünüyor.

Sana hukukun yolları..!

Liderliğinin bilinen performansı nedeniyle hepimizi şaşırtan bu durum iktidar çevrelerini de şaşırtmış görünüyor; o nedenle “şaşırtıcı” laflar ediyorlar. Mesela “Başbakan” Binali Yıldırım, sokağın ana muhalefete yakışmadığını, çözüm yerinin meclis olduğunu ve meseleye hukuk içinde bir çözüm bulunursa bulunabileceğini (!) söylüyor. Yani tam bir “Size hiç yakıştıramadım!” durumu.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ise, “Kanun yolları sokaklarda değil, kitaplardadır, muhakeme usulünü belirleyen kanunlardadır!” diyerek CHP’yi mücadelesini hukuk çerçevesinde yürütmesi konusunda uyarıyor!

Elbette yeni rejimin efendisi RTE de hukuki yollar konusunda ısrarlı! Ankara’dan İstanbul’a doğru bir uzun yürüyüşe geçen Kılıçdaroğlu’nu uyarırken, “Eğer adalet arıyorsan parlamentoda kürsüde aranır. Eğer bu yolla hukuk elde edeceklerini sanıyorlarsa bu da mümkün değildir. Adaleti aramanın yeri parlamentodur” dedikten sonra Anayasa’nın 138. maddesini hatırlatıyor. O madde şöyle:

Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci ve kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz. Görülmekte olan bir dâva hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz. Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”

Nasıl? “Reis”in ağzından çıkınca şaka gibi değil mi? Ancak belli ki Kılıçdaroğlu’nun şaka kaldıracak hali yok. Dedik ya durum vahim; CHP için bile! Aslında hâlâ Gezi şokunu üzerinden atamamış olan RTE’nin de şakası yok. İlk günlerde (bir “lütuf” olarak) derhal yasaklama yoluna gitmese de, üstünü hukuka dair hikâyelerle örtmeye çalıştığı o fokur fokur kaynayan öfkesini bir ölçüde zaptederek baklayı ağzından çıkarıyor: “Yargı yarın sizi de davet ederse şaşırmayın!”

Tehditler eşliğinde sıra CHP’de…

Böylece, başta “FETÖ ile ilişkiler” olmak üzere “vatan hainliği”nin her türlüsünü kapsayan suçlamalar eşliğinde sıranın CHP’ye geldiği iyice anlaşılıyor. Ayrıca “şaşırmayın” biçiminde bir uyarıya da gerek yok. Söz, RTE’nin ağzından çıkmışsa, şaşıracak bir şey olmadığını ve onun her tehdidinin mutlaka gerçekleşeceğini herkes biliyor.

Dedik ya, zaten CHP’yi de o çok riskli ve tehlikeli bulduğu sokaklara çıkmak zorunda bırakan da bu gerçeklik. Böylece en azından şimdilik, Baykal’ın şiddetle tavsiye ettiği, durumu kabullenip 2019 seçimlerini bekleme çizgisi bir ölçüde aşılmış görünüyor. Bu durum iktidarda sadece bir şaşkınlığa değil telaş ve paniğe de yol açıyor. RTE’nin o hiç içinden çıkmayan Gezi korkusu, yani milyonlarca insanın özgürlük talebiyle sokaklara dökülme ihtimalinin dehşeti yeniden zuhur ediyor. Ancak bu defa hazırlıklı sayılırlar. Gezi’yi epeydir dış mihrakların tertiplediği bir darbe teşebbüsü olarak 15 Temmuz’la ilişkilendirme taktiği ve dolayısıyla yeni bir Gezi’yi bu defa çok daha büyük bir şiddetle bastırma politikası hazırda tutuluyor. Tabii, yeni bir “darbe” teşebbüsü, daha doğrusu hükümetin dış destekli bir darbe olarak suçlayacağı bir halk hareketi, 15 Temmuz tecrübesi eşliğinde bu defa o “evlerinde zor tuttukları yüzde elli”nin harekete geçirilmesine de yol açabilir. İktidar medyası, sahte bir “antiemperyalist” söylem ve çeşitli tehditler eşliğinde böyle bir bastırma operasyonunun yolunu yapıyor.

Tabii “Kambersiz düğün olmaz!” İş tehdit olunca MHP de devreye giriyor ve artık iyice sarayın “hınk” deyicisi durumuna gelmiş olan Bahçeli, “İstanbul’dan da bir karşı yürüyüş başlarsa ne olur?” diye soruyor. Bahçeli ayrıca “masumane olmadığını” söylediği bu yürüyüşün “muhtemel ve kestirilemeyen hadiselerin patlak vermesine” yol açabileceğini öne sürüyor. Nasıl; tam da sorumluluğu karşı tarafa “yansıtarak” niyet beyan etme usulü değil mi! Nereden belli? Bir başka MHP yöneticisi de “adalet yürüyüşü” bağlamında “solun kanlı tarihinden” söz ediyor. Dedik ya tam bir “yansıtma” durumu, hem de Maraş’ın, Çorum’un, Malatya’nın ve pek çok başka kanlı kıyımın faili olan bir partiden…

Kısacası iktidar ve ortağı kendi tertipleyecekleri ve paramiliterleri de devreye sokacakları bir bastırma operasyonunun yollarını döşemekle meşguller. Yani tehlike büyük. Bu nedenle çok dikkatli olmak gerekiyor. CHP’nin yasadışı referandumun ardından sokağa çıkmama gerekçesi olarak ileri sürdüğü “silahlı adamlar” gerçeği elbette ciddiye alınmalı. Ancak bu, sokağa pencereden bakmanın bir gerekçesi olamaz; çünkü yeni rejimin tam olarak oturması durumunda sadece siyasi hayatımız değil, hayatımızın her alanı o “silahlı adamların” sürekli tehdidi altına girecektir.

CHP ve sokaklar..?

Bilen herkes, CHP’nin bu iddialı başlangıcın ardından bir biçimde sokaktan çekilip muhalefetini, işi daha da büyütmeden kapalı alanlarda 2019 hazırlıklarıyla sınırlayacağını düşünüyor. Ancak daha önce de belirttik CHP için, en azından düşündüğü ve beklediği gibi bir 2019 olmayabilir. Yani yeni rejim, doğası gereği beklemeyecek ve bir biçimde CHP’nin üzerine gidecektir; Berberoğlu’nun casusluktan 25 yıl yemesi bunun işaretidir. Kılıçdaroğlu ve diğerleri de muhtemelen FETÖ ile ilişki gerekçesiyle içeri atılmak istenecektir. Operasyon başlamıştır. “Reis” ve öteki iktidar ileri gelenlerinin CHP’ye muhalefetini “parlamento” ve “hukuk” gibi “nafile” alanlarda sürdürme tavsiyeleri bunun bir parçasıdır. Bu operasyonu durdurmanın yolu iktidar ve ortağı kaynaklı her türlü provokasyon, saldırı ve tehditten özenle korunan kitlesel hak ve özgülük eylemleridir. Elbette hak ve özgürlüklerin zerresinden bile yararlanıp onları olabildiğince genişletmeye çalışacağız; ancak bugün artık parlamento, hukuk vb. bu ülkede zaten çok sorunlu olan alanların fiilen veya yasal olarak tasfiye edildiğini, tamamen iktidar denetimine geçtiğini unutmadan. Zaten bu alanlarda yeterli bir hareket imkânı olsaydı iktidar CHP’yi mücadelesini buralarda sürdürmeye çağırmazdı! CHP de bunun farkında ki sonunda sokağa çıkmaya karar verdi. Belki bunda o meftunu olduğu “eski rejimin” artık sona ermiş olmasının da rolü var. Yani başka çare yok. Ancak onca yılın alışkanlıklarının yarattığı “hamlığı”, “parlamenter budalalığı” ve dokunulmazlıklar meselesinde olduğu gibi “ya bana da terörist derlerse…” korkusunu unutmayalım. Yani bildiğimiz CHP liderliği gerçekte sınıfsal karakterinden kaynaklanan “agorafobi”sinin de etkisiyle muhtemelen geri dönüp “eve” girmenin yollarını arayacaktır. Ancak biz CHP’ye oy veren emekçilerin mücadele gücüne inanıyoruz. Onlar aynı Gezi’de yaptıkları gibi partilerini ileri itip başka zamanlarda bir araya gelemedikleri toplum kesimleriyle yan yana durmayı bileceklerdir. Evet, pek çok eleştirimiz var ve bu eleştirilerimizin haklılığına yürekten inanıyoruz. Ancak bunların hiçbiri ortak mücadelemize engel değil; bayrakları karıştırmadan ama hep birlikte! Çünkü başka çare yok…