Sol hareket pek çok durumda emekçi yığınlarla buluşamama aczini, bizzat yığınların “geri bilincine”, “tutuculuğuna”, vb. bağlar. Onlar için önemli olan, çalışan kitlelerin taleplerinden, acil ihtiyaçlarından çok, kendi politik ve ideolojik yönelişleridir. Bu yönelişleri sıradan insanları ilgilendirmiyor olsa bile, ne gam… Suç işçilerdedir. “Bilinçsiz oldukları için”, “sağa kaydıkları için”… vb.

Bu anlayışın ihanet noktasına ulaşan yansımasını Arap ülkelerindeki devasa ayaklanmalar ve devrim süreçlerinde gördük. O ülkelerdeki halklar, özgürlükler için, iş, ekmek ve demokrasi için diktatörlüklere karşı tarihin gördüğü en muazzam intifadalarına kalkışıyorlar, ama bizim sözde sosyalistlerimiz bu mücadeleleri pek “sosyalistçe” görmedikleri için sırtlarını çevirip burun büküyorlar. Onunla da kalmayıp kitlelerin nefretini kazanmış, eli kanlı diktatörleri destekliyorlar.

Aynı durumu bugün Venezuela’da da görüyoruz. Emekçi yığınlar başkan Maduro’nun diktatoryal uygulamalarına, onun başında bulunduğu kapitalist rejimin yarattığı açlık ve sefalete karşı ayaklanıyorlar; ortada bu kitleleri yönlendirecek bir devrimci parti yok, bu nedenle sağcı partiler hareketin önderliğini kapmaya çalışıyorlar ve sözde solcular hemen kitlelerin karşısına geçiyorlar. Devrimci bir atılıma giren işçileri ve emekçileri “sağcılıkla”, “emperyalizme hizmet etmekle” suçluyorlar. Buna karşılık o kitlelerin ihtiyaçlarına nasıl cevap verileceğine dair tek bir laf etmiyorlar. Zira biliyorlar ki, bunun için Maduro’nun ve onun temsilcisi olduğu patronlar ittifakının iktidardan uzaklaştırılması gerekir.

Bir de Büyük Britanya’nın Avrupa Birliği’nden çıkıp çıkmamasına ilişkin referandumda halkın çoğunluğunun çıkış (Brexit) lehinde oy kullanmasının yorumlanması… Çoğu solcuya ve sözde ilericiye göre İngiltere halkı “cahil”, “ırkçı” hatta “faşizan” olduğu için böyle oy kullanmıştı. İngiliz proletaryasının aşırı sağcı ve yabancı düşmanı Büyük Britanya Bağımsızlık Partisi’ni (UKIP) desteklediğine inananlar da azımsanmayacak kadardı. O zaman biz “Hayır” diyorduk, “Britanyalı emekçiler Avrupa Birliği’nin dayattığı neoliberal politikalara karşılar, bu yüzden AB’den ayrılmak istiyorlar” diye selamlıyorduk Brexit kararını.

Bu gerçek 8 Haziran seçimlerinde ortaya daha net olarak çıktı. İşçi Partisi müthiş bir patlama yaparak milletvekili sayısını 230’dan 261’e yükseltti (oyların %40’ı, bir önceki seçimden %10 fazla). Muhafazakar Parti 12 milletvekili kaybetti ve sadece 2 puanla öne geçebildi, parlamentoda mutlak çoğunluk sağlayamadı. Ama daha önemlisi, “kötümser” solcuların işçileri onu desteklemekle suçladığı faşizan UKIP’in ne yaptığı: 0 milletvekili ve oyların sadece %1,8’i. Bakalım işçi sınıfını cehaletle, gerilikle karalayan “modern solcular” bunu nasıl açıklayacaklar?

İşçi Partisi bu başarısını, on yıllardan beri partinin Blair ve benzerleri altında sürdürdüğü neoliberal kapitalist politikadan hafifçe sola doğru kırmasına borçlu. Parti lideri Jeremy Corbin kemer sıkma politikalarının karşısında bir çizgi izledi. AB’den çıkılması konusunda başlangıçta yarım yamalak kalma taraftarı gözükmüş olsa da, bu yönde şiddetli bir kampanya yapmadı. Dolayısıyla da partisi adına, Britanyalı işçi ve emekçilerden bir şans daha istedi ve de şimdilik bunu aldı gibi gözüküyor.

Bu durum hemen her yerde böyle. Kitleler kapitalist burjuvazinin saldırılarından; kemer sıkma politikalarından; ekonomik ve sosyal hak kesintilerinden; artan dış borçların getirdiği ek mali yüklerden; işsizlikten ve giderek artan yoksullaşmadan; otoriter hükümetlerden ve diktatörlük rejimlerinden bıkmış, usanmış durumdalar. Onların bu tepkisine ve acil ihtiyaçlarına doğru cevap veren önderlikler arayışındalar. Bunu bulamadıkları sürece de kendi kaderlerini kendi ellerine alabilmekte güçlük çekiyorlar.

Türkiye’de de benzer bir durum var. AKP kuşkusuz kitlelerin manevi kimliklerine hitap ederek kendine destek arıyor, ama bir yandan da Avrupa Birliği’ne, ABD’ye kafa tutar gibi davranıyor; emperyalist ülkelerin ekonomik dayatmalarına karşı aldatmaca da olsa çeşitli sert söylemlerden yararlanıyor; bir yandan ülke kaynaklarını kendi yandaş patronlarına yağmalatırken, diğer yandan da iftar sofraları kurarak eşitlikçi bir görünüm sergilemeye çalışıyor. Ülkedeki emekçi kitlelerin emperyalizmden kaynaklanan baskılara karşı tepkilerini kendi potasında toplayıp eritmeye çalışıyor. Bunu yapmasa, salt İslami söylemle halkın yarısını etkilemeyi başarabilir miydi?

Neoliberal, yağmacı, gerici despotik AKP hükümetinden kurtulmanın yolu, ülkedeki işçi ve emekçi halkın ihtiyaçlarına gerçekçi ve devrimci yanıtlar getirebilen; AB’den ve NATO’dan kopulmasını cesaretle öneren; böylece AKP’nin yalanlarını açığa çıkarabilen; ve kitleleri kendi talepleri doğrultusunda seferber edebilen sosyalist bir önderliğin inşasından geçiyor. Hep söylediğimiz gibi…