Dünya hiçbir gücün tam olarak kontrol edemeyeceği bir altüst oluşa doğru gidiyor. 2008’de (yeniden) patlayan genel dünya krizi uluslararası politik sonuçlarını giderek daha tehlikeli biçimlerde vermeye başladı. İki kutuplu Soğuk Savaş döneminin, hatta sonraki 20 yılın “tek kutuplu dünya”sının bilinen kuralları ve ilişki biçimleri artık geçerli değil. Emperyalizm dünya ekonomisi üzerindeki egemenliğiyle hâlâ genel çerçeveyi çiziyor olsa da ciddi bir hegemonya krizi içinde. Başlattığı işleri bitiremiyor; yeni bir dünya düzeni kurmakta görülmemiş ölçüde zorlanıyor; çok çelişkili yöntemlerle dünyanın kritik bölgelerinde oluşturmaya çalıştığı “emperyalist barışı” kurmaktan aciz olduğu görülüyor. Dünya krizi ve hegemonyanın ciddi biçimde zayıflaması, emperyalist sistem içindeki çelişkileri ve rekabeti şiddetlendirirken, yeni güç odaklarının ve güç odağı heveslilerinin ortaya çıkmasına da imkân veriyor. Ekonomik ve politik rekabet giderek ve kaçınılmaz biçimde askeri bir rekabete dönüşürken açık çatışma ihtimallerinin de yolunu açıyor…

Elbette önce Ortadoğu!

Yukarıda tanımlamaya çalıştığımız bu sürecin, herkesin bildiği nedenlerden dolayı en berbat sonuçlarını öncelikle Ortadoğu’da vermesi elbette bir sürpriz değil. ‘91’deki Birinci Körfez Savaşı’yla “çivileri oynayan”, 2003’teki ikincisinde “çivileri çıkan” ve 2011’deki Arap Baharı adı verilen devrimci dalga ile altüst olan Ortadoğu, hızla genelleşme potansiyeli olan bir çatışmaya doğru yol alıyor. Arap devrimci dalgasının uluslararası bir karşıdevrim cephesi eliyle tasfiyesi ve her türden geleneksel gericiliğin güç kazanması, sıcak bir savaş ihtimalini de artırıyor. Kesişen ekonomik, siyasal ve toplumsal kriz dinamikleri başta Arap ülkeleri olmak üzere bütün bölgedeki rejimleri tehdit ediyor. Yani sorun (Belki hiç inanılmayacak ama!) “emperyalizmin oyunlarından” ibaret değil. Dış dinamiklerle eski ve yeni iç dinamikler karşılıklı etkileşim içinde, zaman zaman farklı ağırlıklar kazanarak ve üzeri çeşitli biçimlerde örtülmüş çelişkilerin yanı sıra yenilerini de ortaya çıkararak başka bir dönemin kapılarını aralıyor.

Bütün petrol gelirlerine rağmen Suudi Arabistan, dünya ekonomisinin durumu ve halihazırdaki petrol fiyatları nedeniyle ciddi bir ekonomik krizin ve bunun harekete geçirebileceği siyasi, toplumsal krizin endişesini yaşıyor. Yani Ortadoğu gibi tekinsiz bir bölgede önemli ölçüde rüşvet ve baskıya dayalı bir hanedan rejiminin aslında göründüğü kadar sağlam olmadığını en önce Suudi rejiminin tepesindekiler biliyor. Bu güçsüzlük birtakım iç tedbirlerin yanı sıra büyük ölçüde dışa dönük bir askeri-siyasi güçlenmeyle telafi edilmeye çalışılıyor. Mutlak bir ABD desteğini yeniden kazanmak için yapılanlar, yüz milyarlarca dolarlık silah anlaşması, İran’ı kuşatmaya, durdurmaya ve bu bölgenin belki de en büyük ve etkili gücünü kırmayı hedefleyen ABD destekli “Sünni cephe” girişimleri hep bu gidişatı tersine çevirme amacına yönelik. İşin temelinde “rejim” sorununun yatması Suudilerin, ne kadar zengin ve “marifetli” olsa da nihayetinde “küçücük” Katar’la karşı karşıya gelmesine yol açıyor. Katar, sermayesi ve etkili medya gücüyle kendisine uygun bir dünya yaratmaya çalışırken İhvanı Müslimin’i de (Müslüman Kardeşler) bir dış politika ve rekabet aracı olarak destekliyor. İhvan ise ideolojik-politik çizgisi, uzun geçmişi ve kısa da olsa iktidar deneyimiyle Suudi Arabistan için “demokrasi” tehlikesi yaratıyor! Bu nedenle Suudiler, İslamcı Mursi’nin devrilmesi işinde “laik” Sisi’yi desteklediler; hem ekonomik, hem de politik olarak. Bölgede etkili bir güç olmaya çalışan Katar aynı zamanda İhvan’ın Filistin kolu Hamas’ı destekliyor. Malûm, Hamas, Suudilerin desteklediği FKÖ’nün başlıca rakibi ve alternatifi. Katar, Suudiler (ve diğerleri) tarafından çok üst düzeyde “teröre destek vermek”le suçlanıyor. İki ülkenin eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir halk hareketi olarak Suriye devriminin tasfiyesinde ve ardından gelen ve henüz tam olarak sona ermeyen kaotik iç savaşta bazen birbirleriyle rekabet etseler de oynadıkları rol ve destek verdikleri birbirinden “nezih” silahlı İslamcı örgütler düşünüldüğünde bu “teröre destek” suçlamasının, el çabukluğuyla yazılmış acıklı bir güldürüden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Sorunun bir başka ve çok önemli bir yönü de İran ile ilişkiler. Suudiler İran’ı sadece bölge hegemonyası rekabetinde bir rakip olarak görmüyorlar. Elbette bu rekabetin galibi hem bölge, hem de dünya sistemi içinde güçlü bir konum kazanacak. Ancak sorun “enerji yolları” falan gibi meselelerin ötesinde bir “rejim” ve “iktidar” sorunu. Dünya ve bölge çapında birtakım roller oynamak öncelikle iktidarda kalmaya, yani rejimlerin bekasına bağlı. İki ülke de rejimleri açısından birbirlerini tehlike olarak görüyorlar. Bu özellikle Suudiler açısından başlıca endişe kaynağı. İran’ın oluşturmaya çalıştığı “Şii Hilali”, doğal olarak sadece kendisini korumanın ötesinde bölge rejimlerine yönelik faaliyetlerinin de bir aracı. Bu kalkanın kırılması bir yandan İran’ı tehlikeye sokarken, başta Suudiler, birtakım bölge rejimlerini de rahatlatacak. Suudilerin İran’a karşı açık bir saldırganlık politikasına yönelebilmelerinin temel şartı ABD emperyalizminin (ve elbette dolaylı ve gizli de olsa Siyonizmin) kesin desteği. Bu destek olmadan ne kadar silahlı olurlarsa olsun Suudi rejiminin bir başarı şansı yok. Son yıllarda arkalarında yeterli ABD desteğinin olmaması ve Obama’nın İran’la ilişkileri yumuşatma politikası bu nedenle Suudi rejimi açısından büyük bir endişe kaynağı olmuştur. Tasarladığı dünya politikası bağlamında İran’la ilişkileri yeniden germenin ötesinde, Ortadoğu politikasını (İsrail’i de güvence altına alacak) doğrudan İran karşıtı bir Sünni blok (Sünni NATO!) üzerinden tesis etmeyi hedefleyen Trump’ın gezisinin ardından Suudilerin seslerini yükseltmelerinin nedeni ABD’nin bu yeni yönelişinin verdiği rahatlamadır.

Ancak anlaşıldığı üzere Katar, rejiminin ve bölgesel etkisinin temeli olarak gördüğü faaliyetleri ve uzun zamandır Suudilerle yaşadığı rekabeti, sistem dışına çıkmayı düşünmese de başka zeminler üzerinden sürdürme niyetindedir. Mesela Suudilerin, hatta ABD’nin peşine takılarak İran’a düşmanlık politikasının hayırlı bir sonuç vermeyecek olması bir yana ölümcül sonuçları da olacağının farkındadır. Kaldı ki Katar’ın Trump’ın siyasi geleceğine ilişkin endişeleri de var gibi. Katar’ın İran’la, asıl zenginlik kaynağını oluşturan doğalgaz konusunda ve ortak bir doğalgaz havzasını paylaşmaları nedeniyle sıkı çıkar ilişkileri var. Ayrıca Katar’ın Arap dünyasında kendisine karşı oluşan ambargo ve tecrit cephesinin üyeleri gibi (en son Nijer ve Cibuti falan katılmış) Suudi parasına da ihtiyacı yok!

Bütün bunlardan yola çıkarak sözü edilen Sünni-Şii kamplaşmasının fıkıh, itikat ve ibadet gibi konulardaki anlaşmazlıklardan veya “öbür dünyaya” ilişkin meselelerden değil doğrudan seküler âlemin meselelerinden, son derece maddi nedenlerden kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Kambersiz düğün olur mu..!

Elbette “kambersiz düğün olmaz!” Türkiye’den söz ediyoruz. Türkiye’nin, arabuluculuk görüntüsü vermeye çalışsa da asıl olarak Katar yanlısı tutumu diplomatik bir hesap hatasından kaynaklanmıyor. Bu uzun bir zamandır zorunluluğa dönüşmüş bir ilişki. Ekonomik, politik ve askeri yönleri var. Bu ilişki, bir “söylentiye” göre Saray rejimini ekonomik açıdan ayakta tutan başlıca unsur. Katar yatırımlarının yanı sıra piyasadaki kaynağı belirsiz milyarlarca dolar tutarındaki dövizin Katar menşeli olduğu iddia ediliyor. Türkiye’nin cari açık ve kaynak sorunu düşünüldüğünde bunun önemi anlaşılabilir. Bir başka husus, iki ülkenin Suriye dahil pek çok durumda açıkça ortaya koydukları Müslüman Kardeşler konusundaki ortak tutumları. Sadece bu bile Türkiye ve Katar’a yönelik Suudi-Mısır düşmanlığı için yeterli bir neden. Ayrıca Türkiye için büyük ölçüde başarısızlığa uğrayan Arap-Ortadoğu politikalarını bir ölçüde telafi etmek için Katar’da kurup büyütmeye çalıştığı askeri üs de önemli. Bu hem bölgede bir biçimde “oyuna” katılma, hem çok paralı bir dostun korunmasını üstlenerek maddi imkânlar sağlanması açısından önemli. Ancak Türkiye’nin dış politikasının giderek, inşa edilen yeni Bonapartist gericilik rejiminin ayakta tutulmasıyla sınırlı bir hale geldiği düşünüldüğünde Katar’la bu derece yakınlaşmanın doğrudan Türkiye’nin yeni rejiminin bekasıyla ilgili olduğu görülecektir. Ortaya çıkan manzara, başta “Reis”, rejimin sözcülerinin açıklamaları, Katar’a asker göndermek için alelacele Meclis’ten geçirilen karar ve ardından deniz ve hava gücü gönderileceğine dair söylenenler bunu işaret etmektedir. Yine aynı bağlamda Katar’a yönelik ABD-Suudi politikasının aynı zamanda Ankara’ya yönelik bir “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” mesajı olduğu da söylenmektedir. Ortadoğu’daki son gelişmelerin sadece İran, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün vb. için değil Türkiye için de ciddi bir rejim sorununa işaret ettiğini söyleyebiliriz.

Saray medyasının ABD karşıtı “antiemperyalist” tutumuna bakıldığında Katar’ın yanında yer almanın iktidar açısından önemi anlaşılır! Sorun geçici uzlaşmalar ve manevralarla bir süre daha sürdürülebilir düzeyde tutulsa da asıl rekabet ve çatışma dinamiklerinin alttan alta sürmesi tehlikeyi gündemde tutacaktır. Türkiye tehlikeli bir çemberin içindedir. Tutmaya çalıştığı değneğin iki ucu da pistir! Suudilerin ve zaman zaman o çok heves ettiği “Sünni cephenin” veya “İslam ordusunun” yanında yer alsa İran’la karşı karşıya gelecek, İran’ın yanında yer alsa başta ABD, diğer bloğun basıncı, hatta giderek tehlikeli düşmanlığıyla karşı karşıya kalacaktır. Şimdilik uzak ihtimal gibi görünse de (Olayların nasıl hızlanabileceği şimdiden öngörülemez) günün birinde İran ile karşı karşıya kalması, ABD’nin destek vermesi durumunda bile ağır hasarlara yol açacaktır. Bölgede Türkiye’nin başına gelebilecek en büyük felaket İran’la bir savaşa girmesidir. Aynı felaketli durum İran açısından da geçerlidir. (İki ülke bütün rekabetlerine rağmen bu nedenden dolayı 17. yy’dan beri savaşmamaktadır. Her iki kampta da yer almanın çok ciddi ekonomik, politik ve askeri sonuçları vardır. Gidişat, Türkiye’nin “rejim” sorununun, yani RTE’nin kurduğu ve ayakta tutmak için her şeyi yapmaya hazır olduğu yeni rejimin giderek uluslararası bir soruna dönüşeceğini göstermektedir. Dediğimiz gibi havuz medyasının köşe yazarlarının Katar meselesinin çığırından çıkma ihtimali karşısında kapıldıkları telaş boşa değildir. Katar’da yapılacak bir darbe, ilişkilerinin maddi ve siyasi boyutu düşünüldüğünde, Türkiye için Mısır’daki darbeden çok daha derin bir etki yaratacaktır…

Türkiye Ortadoğu sorununa el atma biçimi nedeniyle bölgenin bütün belalı sorunlarını bünyesine taşımaya başlamıştır. Her türlü enfeksiyona açık bir yapısı vardır. Bu nerenle Katar sadece bölge için değil Türkie için de “boyundan çok büyük” sorunlara yol açabilir…

image_pdfimage_print