Sosyalist Düşünce Dergisi Mesafe‘nin 13. sayısı, Bonapartizm ve Türkiye dosya başlığıyla çıkmış bulunuyor. 13. sayının sunuş yazısı şu şekilde:

 

Türkiye’de rejim değişikliği yaşanıyor mu? Evet, yaşanıyor. İktidar partisi Anayasa değişikliğini “rejim değil, yönetim biçimi değişiyor” diye sunmakta ısrar ederek, bu iki kavram sanki birbirinden ayrı şeylermiş gibi, en azından kendi taraftarlarının kafasını karıştırmaya çalıştı. Ona göre sadece iki rejim türü vardı: Monarşi (krallık veya sultanlık) ve Cumhuriyet. Oysa günümüzde, başlarında kral veya sultan bulunan tüm kapitalist devletler, şu veya bu derecelerde değişen ağırlıktaki parlamenter demokrasi veya Bonapartist diktatörlük rejimleriyle yönetilmekte. Tıpkı kendini Cumhuriyet olarak ilan etmiş ülkelerde olduğu gibi. Yani, söz konusu olan bir rejim değişikliği; iktidar kliğinin demagojisi yararsız bir çabadan ibaret.

Nasıl bir değişiklikten önce, iktidar açısından neden buna ihtiyaç vardı sorusunun yanıtını kısaca aramaya çalışalım. 1980 askeri diktatörlüğü ve onu izleyen ANAP hükümetleri neoliberal ekonomi politikasını yürürlüğe koyup Türkiye ekonomisini küresel piyasalara açınca, ülkedeki sermaye birikimi süreçlerinde ciddi bir dönüşümün gerçekleşmesi zorunlu hale gelmişti. Kamu işletmeleri ve altyapı kuruluşlarındaki ilk özelleştirmeler yeni birikim sürecinin ilk adımlarını oluşturdu. Bunu, büyük sanayi kuruluşlarındaki üretim süreçlerinin parçalanarak, kısmi özelleştirmelerle birlikte taşeron firmaların doğuşu izledi. Taşeronlaşma, özellikle Anadolu’daki küçük ve orta çaplı sermayenin atılım yapmasına, yeni birikim modelinin oralarda da uygulanmasına yolu açtı. Bu gelişmeler Türkiye’yi nerdeyse dünya ekonomisi için bir taşeron ülke haline dönüştürecekti.

Bu gelişmeler esas olarak AKP’nin 2002’deki iktidarıyla birlikte gerçek bir atılıma dönüştü. Son derece yaygın özelleştirmeler, kredi kaynaklarının enerji ve inşaat sektörlerinde gelişmekte olan yeni burjuva kesimlere açılması, silah sanayindeki yeni özel yapılanmalar, AKP ve onun hükümeti çevresinde toplanan sermaye gruplarının oluşmasına, bunların oligarşik bir yapı kazanmasına yol açtı. Ama iktidar için önemli bir sorun vardı: Gerek kredilerin dağıtılmasında, ihalelerin verilmesinde ve yeni yatırımların yapılmasında, gerekse kamu arazilerinin ve kaynaklarının özel firmalara tahsis edilmesinde, dönemin mevzuatından doğan ve hükümet ile oligarşi açısından “sıkıntı” yaratan hukuki engeller bulunuyordu. Kaynakların devri ve kullanımında mevzuat sadece “şeffaflık” açısından bazı prosedürler, dolayısıyla uzun kontrol işlemleri kalmıyor öngörmekle kalmıyor, aynı zamanda “kamu yararı” kavramı, mahkemelerde (Anayasa Mahkemesi dahil olmak üzere) projelerin durdurulabilmesine, hatta geri çevrilmesine neden olabiliyordu. Bu yüzden AKP hükümetleri sık sık yasalarda değişiklik yapıyor, ama bunların hiçbiri oligarşik burjuvazi açısından işlerin “yeterince hızlı” işlemesini sağlamıyordu. Yeni yasaların ve yasa değişikliklerinin parlamento komisyonlarından ve genel oturumlarından geçmesi zorunluluğu “fırsatların yeterince değerlendirilememesine” yol açıyordu. Parlamenter sistem oligarşi için bir “ayak bağı” haline dönüşmüştü.

Bir diğer önemli sorun da, özellikle ücretleri, sosyal ve demokratik hakları, ulusal ve inançsal kimlikleri ve çevrenin korunması konularında duyarlı olan işçi ve halk kesimlerinin, sadece burjuvazinin hızlı ve talancı sermaye birikimini güçleştiren talepleri değil, ama aynı zamanda yer yer isyanlara dönüşen direnişleri, hükümet açısından “huzur ve güven ortamının” yaratılabilmesini engelliyordu. Gezi mücadelesinin zorla bastırılması ve 2015 Haziranından sonra Kürt illerinde başlatılan operasyonlar, ardından çeşitli grevlerin ertelenmesi ve yasaklanması, hükümetin ve burjuvazinin “arızi” olarak dahi görmek istemediği bu tür mücadeleleri daha ortaya çıkmadan bastırabilmek için Bonapartist bir baskı rejimi kurmaya geçişinin ilk adımlarını oluşturdu. Bu mücadelelerin, işlevsel olduğu sürece parlamentoya (ve dolayısıyla seçimlere) yansıması kaçınılmaz olduğundan ötürü de, parlamentonun toplumsal çelişkilerin yansıdığı ve dile getirilip çözümler arandığı bir meclis olmaktan çıkarılması gereği doğuyordu oligarşi için. Yakında muhalif partileri de işlevsizleştiren yeni kararnamelerin ve yasaların çıkma olasılığının bulunduğunu söylemek herhalde abartma olmaz.

Bizim Bonapartizm olarak adlandırdığımız bugünkü “Tek Adam Rejimi”, yukarıda çok kısa biçimde özetlediğimiz sürecin bir sonucudur. Esasında Türkiye, çok kısa bir-iki demokratik dönem aralığı ve askeri diktatörlükler (Bonapartizm) dışında, sürekli bir yarı parlamenter rejim (yarı Bonapartizm) altında yönetilmişti. Emperyalizme bağımlı yarı sömürge bir ülkede kapitalist sermaye birikiminin gerçekleştirilmesi ve burjuvazinin inşası, sürekli bir devlet müdahalesini gerektirmişti. İşbaşına gelen (veya atanan) hükümetler kimi zaman tarım, ticaret, sanayi ve/veya mali burjuvazi kesimleri arasında farklı tercihlerde bulunmuş olsalar da, bugün Türkiye kapitalizminin ana gövdesini oluşturan finans kapital, devletin bu sınıfın bir bütün olarak çıkarlarını gözettiği yardımı, müdahalesi ve gözetimi sonucunda doğmuş, büyümüş ve eğmen bir sınıf haline gelmişti. Seçimlerde ve dolayısıyla da parlamentoda bu süreci “aksatabilecek” sorunların çıkmasını engelleyebilmek için de, rejim her daim bu demokratik mekanizmaların ardında duran, onları gözleyen ve yeri geldiğinde farklı biçimlerde müdahale eden asker ve sivil bürokrasi tarafından “korunmuş ve kollanmıştı”.

Şimdi AKP hükümetleri, yeni birikim sürecinde giderek işlevsizleşen ve daha çok bizzat kendi siyasi ve toplumsal ayrıcalıklarını korumaya çabalayan, dolayısıyla da yeni burjuva kesimlerin gelişimi önünde bir engel haline dönüşen eski “gözetim ve koruma” mekanizmasını büyük ölçüde parçalamış, etkisizleştirmiş durumda. Ama tüm neoliberal serbest piyasa söylemine karşılık devlet müdahalesine ve yardımına ihtiyaç duyan yeni oligarşi, bir anlamda “mafyatik” gelişiminde ve sürekliliğinde, (nitelikleri çok farklı olmakla birlikte) Cumhuriyetin ilk dönemlerindekine benzer bir rejimin varlığını gerektirmekteydi. Ve bu doğrultuda da oligarşi, sadece aradığı yeni lideri (Bonaparte’ı) RTE’nin şahsında bulmakla kalmayıp AKP’yi de onun sayesinde şekillendirmeyi başarmıştır. Sosyal mücadeleler tarihinde hep olduğu gibi, gelişen ve siyasi olarak güçlenmeye ihtiyaç duyan sınıfsal kesimler kendi liderlerini bulup çıkarırlar ya da yaratırlar. Dolayısıyla ülkede oluşan yeni rejim, RTE’nin kişisel ihtiraslarından çok, onun niteliklerinden yararlanan ve onlardan beslenen oligarşinin bir eseri olarak kabul edilmelidir.

Yeni rejimi incelerken bir tarihsel olguya daha işaret etmemiz gerekiyor. Küresel ekonomi içindeki neoliberal politikalar ve yeni yapılar, burjuvaziler arasında bizzat devletlerin içinde yer aldığı canhıraş bir rekabet ve mücadeleler gerektiriyor. Bu zorunluluk, emperyalist nitelikte olanlar da dahil olmak üzere hemen tüm devletlerde rejimlerin, kimi zaman gazeteci diliyle “popülist” olarak adlandırılan, Bonapartist özellikler kazanmasına neden oluyor. Ama bu eğilimler özellikle emperyalizme bağımlı ve bir alt ekonomik gelişme düzeyine sahip olan ülkelerde çok daha güçlü bir nitelik kazanıyor ve zaten “yarı parlamenter” olan sistemlerini tümüyle Bonapartist diktatörlük biçimlerine doğru sürüklüyor. Türkiye’de olan da bu. Yasama, yürütme ve yargı erklerini büyük ölçüde birleştirip idari sistemin tepe noktasında toplayan “Tek Adam Rejimi”, Marksist terminolojide burjuva diktatörlüğü olarak anılan devlet biçiminin aynı zamanda rejim özelliği kazanmasının bir ürünü. Yani artık parlamenter demokrasi veya yarı parlamenter rejimlerle yönetilen bir burjuva diktatörlüğünden değil, burjuvazinin oligarşik kesimlerinin Bonapartist diktatörlüğünden siz ediyoruz.

Ne var ki, bütün bu tanımları kullanırken, değişmez kategorilerden söz etmiyoruz. Rejimler ve hükümetler, devlet yapısının kendisinden çok daha oynak ve çelişkilidir. Her şey, toplumsal sınıfların gelişim süreçlerine, aralarındaki ilişki ve çelişkilere, bunların siyasi düzlemdeki yansımalarına ve sonuçlarına bağlıdır. Bu, katı bir Bonapartist rejimin inşasıyla karşı karşıya olmamıza rağmen, bu sürecin alacağı biçimlerin ve özelliklerin, sınıflar arasındaki mücadelelere, siyasi gelişmelere, hatta bölgesel ve uluslararası ekonomik ve politik yapılandırmalara ve/veya yeniden düzenlemelere bağlı olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Biz sosyalistlerin görevi de, bu süreçleri doğru tahlil edebilmek ve işçi-emekçi seçeneğini bunların ışığında geliştirebilmektir.

* * *

Bu sayımızda, yukarda değindiğimiz Bonapartist rejim sorununa daha geniş bir çerçevede el atmak istedik. Hakkı Yükselen’in “Bir Burjuva Diktatörlüğünün Kısa Tarihi” başlıklı yazısı esas olarak bu amaca yönelik. Yükselen, Osmanlı’dan başlayarak Türkiye’de Bonapartizm olarak tanımladığımız rejim niteliğindeki sürekliliğe dikkat çekiyor ve bunun çeşitli dönemlerdeki sınıfsal yerleşimlerle ve burjuvazinin oluşumuyla bağıntısını izah ediyor. Ama bu bağlamda bir “kurucu Bonapartizm”den söz ediyor ve bunun sadece mevcut baskı sistemindeki bir nicel değişiklik değil, yeni bir siyasi ve ekonomik düzenlemede niteliksel olarak farklı bir yönetsel biçimlendirme olarak açıklıyor.

Dosya konumuz kapsamındaki bir diğer yazı, Kaan Gündeş’in “Süremeyen devrim: Burjuvazinin sefaleti ve sefaletin burjuvazisi üzerine beş tez” başlıklı makalesi. Gündeş bu yazısında, 1908 devriminin yarım kalan sonuçlarının 2008 uluslararası ekonomik kriziyle birlikte Türkiye toplumunun gündemine radikal bir giriş yapmış olduğunu; 106 sene önce vuku bulan halklar arası bu devrimci dalganın gündeme taşıdığı sosyo-politik misyonları mantıksal sonuçlarına ulaştırma kapasitesinden yoksun Türk kapitalizminin ise azgelişmişliği neticesinde sahip olduğu kronik sermaye birikim krizinin, bugünün yeni rejiminin inşasının temellerinde yatan sebep olduğunu savunuyor. Başkanlık adı altında inşa edilen Türk tipi Bonapartizmin kaynaklarını Topkapı’dan Beştepe’ye dek varan bir tarihsel süreklilik ve ekonomik gerçeklik içerisinde arayan Gündeş, toplam beş tezden oluşan vurgular üzerinden mevcut paradigmanın bütünlüklü bir fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Bunu yaparken aynı zamanda 1908 analojisi üzerinden ve 21. yüzyıl Türk kapitalizminin buhranlı yapısından yola çıkarak sürekli devrim teorisinin ve stratejisinin, sınıflar mücadelesinin bugünü ve geleceği içerisindeki anlamını, önemini ve gösterdiklerini inceliyor.

Troçki’nin “1908 Türkiye devrimi ve proletaryanın görevleri” ve “Yeni Türkiye (1908 devriminin ardından)” başlıklı makaleleri ile Christian Rakovsky’nin “Türk Devrimi” adlı yazısının, bu topraklardaki rejimin inşası temellerini açıklamak bakımından son derece yararlı ve öğretici olduğunu düşünüyoruz. Bu makaleleri sendika.org sitesinde yayınladıkları biçimiyle dergimize aldık. Sitede Troçki’nin ikinci yazısı (ama birincisi için de geçerli olduğunu düşündiğümüz) için hazırlanan tanıtımı da aktarmak istiyoruz: Ekim Devrimi’nin önderlerinden Leon Troçki’nin 1908 Devrimi (II. Meşrutiyet) sonrası Türkiye üzerine bu makalesi, bugün süreklilik-kopuş diyalektiği içerisinde yeniden bir dönüşüm sürecinden geçen Türkiye devleti ve egemen sınıflarının yapısı üzerine, hala geçerliliğini koruyan dersler de içeren çarpıcı bir analiz sunuyor. Troçki, ordunun Türkiye siyasetinde neden başrol oynadığı, sahnede tek başına görünen ordunun ardındaki egemen sınıflar gerçeği ve devletin asıl sahibi olduğunu düşünen “ulusalcı” güçlerin karşılıklı ilişkilerine dair önemli hatırlatmalarda bulunuyor. Ordunun hamlelerinin, ardındaki egemen sınıflar gerçeğinden bağımsız olarak metafizik yorumlar eşliğinde “dahiyane ya da sapkın” elitist bir kliğin hamleleri olarak algılanmasının yanlışlığına değiniyor.” Sendika.org’un Rakovsky’nin yazısını tanıtımı daha uzun olduğu için onu makalenin başında bırakmayı tercih ettik.

Muhittin Karkın, geçen sayımızda ilk bölümünü verdiğimiz Türk dış politikasına ilişkin incelmesini bu sayımızda sürdürüyor. Bu ikinci bölümde, 1960-80 arasını kapsayan dönemde dış siyasetin esas olarak Osmanlı’nın son döneminden devralınan “dengeler” stratejisine dayandığını ve “ulusal güvenlik” çizgisinden ayrılmadığını anlatıyor. Bu dönemin ilginç özelliğinin özellikle ABD emperyalizmiyle olan anlaşmazlıklar ve çelişkiler olduğunu vurguluyor. Emperyalizme bağımlı yarı sömürge bir ülkenin kendi güvenlik sorunları ve bölgesel çıkarları nedeniyle emperyalizmle sürtüşmelere girebileceğini ve bunun esas olarak antiemperyalizm olmayacağını gösteren örneklerle dolu bir dönem. Karkın, 12 Eylül darbesi ve ANAP hükümetleriyle açılan ve AKP iktidarları altında süren dış politika yönelişlerini bir sonraki sayımızda anlatmayı ve incelemeyi sürdürecek.

Dosya konumuzun dışarısında kalan ancak Ortadoğu’da son senelerde yaşanmakta olanlara bütünlüklü bir bakış açısı getirmesi itibariyle bu sayıda yer vermeye karar verdiğimiz bir başka yazı ise “Hayalet hâlâ komünist / Marksizmin devrim teorisini savunmak: Devrimler karşısında Castro-Chavizm ve postmodernizm” başlığını taşıyor. Kaan Gündeş bu yazısında, Arap devrimlerinin ardından dünya solu içerisinde alevlenmiş olan tartışmalara teorik-metodik bir katkı sağlamaya çalışıyor. Devrimleri “emperyalist restorasyon projeleri” olarak lanse eden Castro/Chavezci akımlarım argümanlarının eleştirisi üzerinden Marksizmin devrim teorisinin politik ölçütlerini tekrar gündeme getiriyor. Bunun yanı sıra, yüzyılımızın ilk devrimci dalgasının karşısında konum almış olan Castro/Chavezci akımın bu ihanetinin altında yatan sebeplere ve bu akımın, yine bir başka karşıdevrimci toplam olarak karşımıza çıkan postmodern ekolün revizyonizmiyle olan ilişkilerine değiniyor. Oldukça kapsamlı bir içeriğe sahip yazı, son olarak Gündeş’in çağın yeni gerçekliklerine ve ihtiyaçlarına dönük tezleriyle sonlanıyor.

image_pdfimage_print