Birleşik Devletler Başkanı Donald Trump’ın geçtiğimiz haftalarda Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret ile bu ziyaret sırasında verdiği demeçler ve imzaladığı anlaşmalar, uluslararası basında uzun tartışmalara ve yer yer endişelere sebep oldu. Trump, yine oldukça güneşli bir Pazar günü Suudi despotlar ve monarşinin üyeleriyle meclis toplantısı almadan önce yapmış olduğu konuşmayla, Ortadoğu’da ABD militarizminin tırmanacağının ve İran’a dönük geçmiş dönemlere oranla daha farklı ancak “zora dayalı” önlemlerin alınacağının mesajını verdi. Belirtmekte yarar var ki Trump’ın konuşması, Amerikan faşizan sağının ideoloğu olan ve 7 adet Müslüman ülkeden insanların ABD’ye girişini yasaklayan yasanın ardındaki beyin olduğu iddia edilen Stephen Miller tarafından yazılmıştı.

Öncelikle bir gözlem olarak derhal belirtilmesi gerekir ki, Trump’ın Suudi Arabistan’daki konuşması, Obama’nın 8 sene önce Mısır’da gerçekleştirmiş olduğu demeçten tam bir kopuş değildir, ancak onun revizyonudur. Trump’ın ifade ettikleri, Obama’nın formüle ettiği programın karşı karşıya geldiği patlamalı süreçler ve krizler sonucunda vermiş olduğu bir siyasi refleksi andırmaktadır. Bu notu unutmamak kaydıyla, Trump’ın ve Obama’nın Ortadoğu siyasetlerinin bir ve eş olacağı yönündeki yanılgılı düşünceyi de hızla terk etmek gerekmektedir: Zira ABD emperyalizminin ihtiyaçları değişmiş, bununla beraber ihtiyaçlara cevap arayan politik reçeteler dönüşmüş ve son olarak politik reçeteleri somutlaması hedeflenen araçlar da farklılaşmıştır. 8 sene önce farklı gereksinimlere vurgu yapan Mısır konuşmasıyla, bugünün saldırgan Suudi demeci arasındaki niteliksel nüansı yaratan biricik dinamik şudur: Arap devrimlerinin patlak vermiş olması!

Obama yönetiminin birincil görevi, Bush barbarlığının Ortadoğu’da yok etmiş olduğu emperyalist prestiji yeniden bina etmekti. Böylece onun döneminde Beyaz Saray “güler yüzlü emperyalizmin” demokratik gerici programları eşliğinde İran’la 2015 nükleer anlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı. Halef Trump, selefinin öngördüğü yönelimden belirli derecelerde yaşanacak olan bir kopuşu-revizyonu, sadece bu bağlamda gerçekleşmesi şartıyla, organize etme telaşında: Bu, doğrudan doğruya ABD’nin Ortadoğu bölgesel pazarında kendi çokuluslu şirketlerinin Rus, İran, Çin ve Alman bankalarının karşısında tekelci mevzilerini koruma refleksiyle bağlantılı bir atılım. Tarih spekülasyonlarla ilerleyemez ancak bugün Washington’daki isim Obama da olsaydı, Hillary Clinton’ın dış politika elitleri tarafından hazırlanmış olan bu programı takip etmek zorunda kalacağı söylenebilirdi.

Trump’ın ziyareti, Suudi monarşisi tarafından imzalanan ve önümüzdeki 10 yıl içinde 350 milyar dolarlık silah satın alma opsiyonunu içeren 110 milyar dolarlık bir silah ticaretini de anlaşmaya bağladı. ABD Dış İşleri Bakanı ve aynı zamanda da eski ExxonMobil CEO’su olan Rex Tillerson, anlaşmanın Suudi Arabistan’ın ve Körfez ülkelerinin güvenliği için yapıldığını ve böylece bu ülke sınırlarının İran tehdidine karşı savunulabileceğini belirtti.

Birleşik Devletler emperyalizminin yeni bölgesel militer atılımının, darbeci Sisi’nin birkaç sene önce Mısır’ın güneyinde buluşturduğu Körfez ülkelerinin kurmaylarıyla yöneticilerinin almış oldukları kararların bir devamı olarak okumak mümkün: Arap ülkelerinin, ancak özellikle de Körfez monarşilerinin birleşik askeri aparatını, bir bağlamda onların Sünni “Beyaz Ordusunu” kurmak! Hatırlanacak olursa Sisi’nin Arap ülkelerinin birleşik askeri formasyonlar oluşturması gerektiği yönünde çağrı yapmasının altında yatan neden, bölgedeki kitlesel seferberlikler ve devrimci dalgalardı. Bugün Trump bu projenin önderliğini üstleniyor ve Suriye’de, Filistin’de, Tunus’ta, Mısır’da, Yemen’de seferberliklerin fiziksel olarak yok edilmesinin siyasal ve askeri aygıtlarının yaratımına soyunuyor.

Bu yeni askeri girişim, basında “Sünni NATO’su” şeklinde yorumlanmış olsa da, tıpkı Ekim devriminin ardından Kafkas ve Uzakdoğu ülkelerinin daimi ordularının sentezlenmesiyle kurulmuş olup, 18 farklı emperyalist merkezden yoğun olarak askeri ve mali düzlemlerde finanse edilen karşıdevrimci Beyaz Ordu’nun tarihsel bir kardeşini andırıyor. Zira bu ordu da, devrimci bir sürecin ardından monarşi yanlılarıyla emperyalistler arasındaki bir ittifakın sonucu olarak hayat bulmuştu. Bugün darbeci Sisi, emperyalizmin önderi Trump ve Suudi monarşisinin başı Selman’ın gülümseyerek çektirdikleri fotoğraflar, Ortadoğu’nun devrime cüret etmiş halkları ile Kürtlere ve Filistinlilere dönük beyaz terörün örgütlenmekte olduğunu gösteriyor.

Trump’ın Suudi monarşisiyle gerçekleştirmiş olduğu silah ticaretini bu bağlam içerisinde üç nokta üzerinden açıklayabiliriz: 1.) Arap devrimci sürecinin diyalektiğinin bir parçası olarak Ortadoğu’nun karşıdevrimci “Beyaz Ordu”sunu kurmak ve bu doğrultuda monarşi yanlısı yeni Arap “Vrangel”leri finanse etmek, 2.) kendi çokuluslu şirketlerinin pazarlar üzerindeki ekonomik hegemonyasını muhafaza edebilmek için Suriye üzerinden Rusya’yı, Yemen üzerinden İran’ı kendi ticari tekellerinin şartlarına teslim olmalarını sağlamak, 3.) sahada, bağımsızlıkçı eğilimler taşıyan Kürt hareketinin askeri aparatına muhtaç ve bağımlı kalmamak için “kendi sınıfının” militarizmini örgütleyerek alternatiflerini çoğaltmak ve aslında zamanı geldiğinde yeni “Beyaz Ordu” ile PYD’yi ve bağımsız gerillaları da elimine etmek.

“Ne tek bir adam, ne de tek bir kuruş yok!”

Ortadoğu ve Körfez bölgesinde, emperyal yardımlar eşliğinde monarşik veya yarı-monarşik rejimler eliyle burjuva militarizmi, bölgenin yoksullarına, grevdeki işçilere ve ezilenlere karşı yükseltiliyor. Bu, elbette kendi içerisinde çelişkiler taşıyan ve gelgitler yaşayan bir süreç olacaktır. Egemen blokların arzulamakta oldukları yeni katliam makinesi bugünden yarına, düz bir hat izleyen bir süreç sonucunda ortaya çıkmayacak. Ancak içsel çelişkiler yetmez! Sadece bu planlar değil, bu planları yaratan aygıtlar ve bu aygıtların var olmasının olanaklarını yaratan toplumsal şartlar dizisi de yok edilmelidir. Bu noktada Ortadoğu ve Türkiye proletaryası kendi bağımsız siyasal çizgisine ihtiyaç hissetmektedir.

Alman Spartakistlerin kurucularından Karl Liebknecht’in babası ve Karl Marx’ın yakın çalışma arkadaşı Wilhelm Liebknecht’in de dediği üzere, burjuva militarizmine “ne tek bir adam, ne de tek bir kuruş yok”. Liebknecht, işçilerin, kendilerini ezmeye ve katletmeye adanmış kurumlara ne tek bir proleterin, ne de kapitalist katliamı finanse etmesi amaçlanan fonlara tek bir kuruşun verilmemesi taraftarıydı. Bu basit sloganın altında yatan mantık, Ortadoğu proleterlerinin barikatlarını yıkıp geçmek uğruna onları ve onların vergilerini yağmalamak isteyenlerden keskin ve radikal bir kopuşun gerekliliğine vurgu yapmaktadır. Arap işçilerinin yanı sıra, Türkiye işçi sınıfı hareketinin de görevi, emperyalizmin bölge devletleriyle yapmış olduğu bütün anlaşmaların iptal edilmesini talep etmek ve emperyal çıkarların jandarmalığını yapan bölge daimi ordularının dağıtılarak, yerlerine işçi milislerinin geçmesini savunmaktır. Zira karşıdevrime ve kapitalist katliama verilecek ne tek bir insan, ne de tek bir kuruş yoktur!

image_pdfimage_print