ABD’nin Suriye’ye ve Afganistan’a gerçekleştirdiği kısmi askeri müdahaleler, Trump iktidarının uluslararası politik yöneliminin çizeceği rotanın genel hatlarına dönük bir takım ipuçlarını açığa çıkardı. Hatırlarsak Trump, ön seçim sürecinde dile getirdiği program itibariyle, tekelci finans kapitalin uluslararası politik öngörülerinin statükosundan sağdan bir kopuşu temsil ediyordu. Kendisi korumacı bir ekonomik programı savunuyor, Çin’den ihraç edilen metaları vergilendireceğini söylüyor, Avrupa Birliği projesine karşı çıkıyor, Putin’le dostluk kuruyor, gümrük duvarlarına duyduğu sempatiyi muhabirlere anlatıyor ve Almanya’nın yayılmacılığına karşı rekabet savaşı vereceğini ilan ediyordu. Özetle Reagan ve Thatcher döneminin “küreselleşmeci” neoliberal rezonansını, “hukuki” çerçeveyi aşabilecek bir kısım “aşırılıklar” eşliğinde terk etme yönünde eğilimler sergiliyordu. Onun bu olasılıkları gündeme getirmiş olması, Almanya’nın Davos’a Çin’in en yetkili makamını çağırmasıyla karşılık bulmuştu. Aynı şekilde Trump’ın, küreselleşmeci neo-liberal elitlerin ekonomi programlarından sağdan bir kopuşu temsil ediyor oluşu, ABD’nin köklü devlet geleneğiyle bina edilmiş kimi kurumlarından itiraz ve endişe sesleriyle karşılanmıştı.

Trump’ın 30 küsür senelik siyasal ve ekonomik statükodan kopuş eğilimlerini göstermesine zemin hazırlayan, hiç şüphe yok ki kapitalizmin yapısal buhranıyla ortaya çıkmış olan kitlesel hoşnutsuzluktu. Kendisi Beyaz Saray’daki koltuğa seçilmiş olduğunda ABD’nin köklü devlet kurumları, tam da bu sebeple şiddetli bir reaksiyon gösterdi: Zira Trump korumacı ekonomik öngörülerini somutlaştırabileceği nesnel bir zemine ayak basabilirdi! Ancak Trump istediği yasaları geçiremedi. Yargıçları federal düzeyde karşısında buldu. Obamacare’i iptal etme noktasında başarısız oldu. Suudi Arabistan gezisine çıkmadan geçirmeye çalıştığı son yasayı basının önünde imzalamadan odayı terk etti ve danışmanları ile yardımcılarını arkada, kameraların karşısında şaşkınlıkla bıraktı. Kendi kızının eşini, atamış olduğu devlet kadrosundan geri çekmek zorunda kaldı. Ardından, korumacı ekonomik programının Avrupa’daki siyasal destekçisi olarak gördüğü Fransız ön-faşizminin temsilcisi Le Pen’in seçim sonucu bir yenilgiye işaret eder oldu. Trump bütün bunların ardından, seçim süreci sırasında sahip olduğu atılgan ve kaba enerjisinin buharlaştığına tanıklık etti. Kendisinin sözde bir zaferle çıktığı seçimlerin Rus ajanları tarafından manipüle edildiği iddia edilince, hukuksal olarak dört bir yanının hapis olanaklarıyla dolup taştığını gördü. Tam da bu sırada Rus büyükelçileri, temsilcileri ve farklı düzeylerdeki yetkilileri arabalarında, otel odalarında, evlerinde veya sergi açılışlarında (!) ölü bulunmaya başlandı. Trump, Suriye saldırısından hemen önce radikal bir Putinci ve AB karşıtı olan, aynı zamanda Amerikan faşizminin önde gelen isimlerinden biri olan Steve Bannon’u, bizzat kendisinin atamış olduğu başkan danışmanı pozisyonundan geri aldı.

Kapitalist krizin çelişkilerinin, bir keşif taburu olarak öne çıkardığı Trump’ın zaferinin kendisinde yarattığı sarsıntılı ruh halinden sıyrılarak, uluslararası neoliberal mutabakatın politik boyutlarını kimi reçetelerle kısmen de olsa şimdilik güvence altına almış gibi gözüküyor. Ancak bu geçici bir siyasal garantinin ötesine geçebilecekmiş gibi durmuyor. Anlaşılan o ki, Trump, Beyaz Saray’ın asıl sahiplerinden görmüş olduğu basınçlar ve baskılar sonucunda, seçimler öncesinde savunduğu korumacı ekonomik programını terk etme eğiliminde. İlk olarak, kendi sağ kolu olarak atadığı, ABD faşist hareketinin önderi dediğimiz Steve Bannon’u pozisyonundan geri almasıyla bunun işaretini vermişti. İkinci işaret de Suriye’de vurulan hava üssü oldu. Trump, üzerinde yaratılan “köklü” devlet içi basınç sonucunda, kendi öngördüklerini hayata geçirebilmeye müsait olan objektif şartların dondurulmuş olmasının da eşliğinde Clinton’ın siyasal programının önerdikleriyle kendi ajandasını yükselen derecelerde kaynaştırmaya başladı.(1)

Trump’ın uluslararası siyasal ve iktisadi ajandası, fethetmeye çalıştığı Beyaz Saray tarafından fethedilmiş bir vaziyette. Devletin dış politikadan sorumlu kadrolarının ve onları finanse eden elitlerin Clinton’ın programını, seçim sonuçları daha belli olmadan benimsemiş oldukları bir gerçekti.(2) Bugün hiçbir şüpheye yer bırakmayacak derecede açıktır ki, Kasım ayında gerçekleşen seçimlerden galip gelen isim Trump, ancak galebe çalan siyasal program ise Clinton’ın ajandası olmuştur.

Clinton’ın ajandasını teorik olarak tartışmaya açmadan önce somut bir örnek üzerinden ilerleyelim: Trump’ın Körfez monarşileriyle gerçekleştirmiş olduğu tarihin en büyük silah anlaşması. Bu taktik, tam da Clinton’ın önderlik etmiş olduğu “akıllı güç” programının bir sonucu olarak gündeme geldi. Clinton’ın önerisi “yumuşak güç” doktrini ile “sert güç” yöneliminin bir sentezini oluşturan “akıllı güç” stratejisiydi. Clinton’ın “akıllı güç” önerisinin ideolojik mimarlarından Joseph S. Nye Jr., Foreign Policy internet sitesinde şunları yazıyordu:

2007 senesinde ben ve Richard Armitage, Kongre üyelerinden, eski büyükelçilerden, emekli ordu bürokratlarından ve  Washington’daki Uluslararası Stratejik Çalışmalar Merkezi’nin başındaki kâr amacı gütmeyen kuruluşlardan oluşan Akıllı Güç Komisyonu’na eşbaşkanlık yaptık. Vardığımız sonuç, son senelerde Amerika’nın imajının ve etkisinin reddedildiği ve Birleşik Devletler’in bundan böyle korku ihraç etmek yerine iyimserlik ve umut aşılaması gerektiğiydi. (…) Akıllı güç, mali ve zor sert güç ile cazibeli yumuşak gücü başarılı bir stratejide birleştirme kabiliyetidir.”(3)

Aynı şekilde Bush ve Obama dönemlerinde Savunma Bakanlığı pozisyonunu üstlenmiş olan Robert Gates, Kongre’ye yaptığı konuşmada, yeni stratejiye olan bağlılığını açıklıyordu: “Bugün burada, yumuşak güç kullanma kapasitemizi kuvvetlendirmemiz ve bunun sert güç ile daha iyi entegre olmasının gerektiğini söylemek için bulunuyorum.

Bu demeçlerin anlatmak istedikleri nedir? Aslında oldukça basit: Bush döneminin saldırganlığı sonucunda yok olmaya yüz tutan emperyalist prestiji yeniden bina etmek ancak bunu Obama döneminin “yumuşak güç” yöneliminden de farklı bir tarzda; yani yine silahların kullanılacağı ancak katilin ABD olduğunun anlaşılmayacağı katliamlarla başarabilmek. “Akıllı güç”, olaylara ve gelişmelere ABD askeri aparatının doğrudan müdahalesi yerine, onun silahlandırılmış yerel müttefiklerinin ve işbirlikçilerinin müdahalesinin konmasını; ABD çokuluslu şirketlerinin çıkarlarının, bu şirketlerin adeta birer şubeleri olan bir takım ülkelerin orduları tarafından korunmasını öngörüyor. Elbette bu yeni bir taktiksel atılım değil. ABD bunu daha önce defalarca denedi ve kendi devasa tekelci çıkarlarının, bu çıkarları savunma noktasında küçük ve zayıf kalan militer aygıtlar aracılığıyla tam olarak savunulamadığına ikna olduğu her yerde kendi askeri katliam makinesini devreye soktu. Ancak bugünkü paradigmada, ABD ordusunun kara harekatları düzenleyebilmesi olanaklı gözükmüyor. Tam da bu sebeple Suudi Arabistan silah anlaşması, tarihin görmüş olduğu en pahalı ve büyük silah ticareti olma özelliğini taşıyor: ABD artık kaybetmeyi göze alabilecek bir konumlanışa ya da potansiyele sahip değil.


Dipnotlar:

1.) Örneğin bkz. http://edition.cnn.com/2017/04/06/politics/hillary-clinton-syria-assad/index.html

2.) Bu bağlamda muhakkak okunması gereken bir makale olarak, Foreign Policy’de seçimlerden önce yayınlanmış bulunan aşağıdaki metni öneriyorum. Bkz. http://foreignpolicy.com/2016/07/27/put-a-fork-in-the-tradition-of-gop-foreign-policy-competence-hillary-clinton-trump-history-security/?wp_login_redirect=0

3.) http://foreignpolicy.com/2011/04/12/the-war-on-soft-power/