16 Nisan referandumu ile birlikte Gezi isyanından beri yaşanmakta olan rejim değişikliği hukuki zeminini kazanmış oldu. Her ne kadar saray dışında işleyiş sahibi yeni bir kurum yaratamamış olsa da artık devletin biçimi değişti. Eski Türkiye rejimi, ki buna yarı Bonapartizm ya da yarı demokrasi diyorduk, yıkıldı ve kolaylıkla yeniden inşa edilemeyecek bir hale geldi.

Rejim değişiklikleri sancılı süreçlerdir. Rejimin kendisini konsolide etmesi, demokrasi maskesi ve baskı aygıtlarının ne kadarının ön plana çıkacağına karar verilmesi ve tüm bu işleyişlerin kurumsallaşması zaman alır. Çoğu kez de rejim bu hassas dönemde kendisini tam olarak inşa edemediğinden başka rejimlerin kimi özelliklerini ödünç alır. Eski rejimlerin ruhunu çalar gibi yapar ama yalnızca eski rejimin ya da başka türden rejimlerin silüetine bürünür. Bu süreci biz AKP’nin demokratik açılım süslemesi ile başlattığı 2010 referandumu sürecinde de görmüştük. Bir tür yarı Bonapartizm dediğimiz rejimi, demokrasi maskesi ile -fakat yalnızca kısa bir süreliğine- süsleyerek servis etmişlerdi. Aslına bakarsak AKP’nin liderliğindeki “eski” rejimin sınırları da o kadar dardı ki, Kürt sorununun dillendirilmesi bile rejimin sınırlarına ulaşılmasına yetti. O dönemde yalnızca birkaç hoş sedaya kulak veren liberaller ve kendilerine Marksist’im diyen solcular “yetmez ama evet demek” için “kandırılabildiler”. Çünkü rejimi tanımlamanın gerekliliğini anlamayacak, bu konuda bir kavrayış geliştiremeyecek kadar kıt bir zihin dünyasına sahiptiler. Ne acı ki, rejimin değişmesi bile algılarında ve verdikleri tepkilerde bir değişiklik yaratamadı.

Başka rejimlerin kıyafetini giyen AKP’li eski rejim için demokratikleşme, birkaç miting ve yırtıp atılabildiğini gördüğümüz mutabakatlarla sınırlı kaldı ve kalıcılaşmadan geçti gitti. Bugün ise demokrasinin ipotek altına alındığı ve elbette kendine özgü pek çok yönü olan bir Bonapartist gericilik rejimine geçilmiş oldu. Pekiyi bu rejimin hangi yönleri kalıcı ve yedi yıl öncesinde de yaşadığımız üzere hangi yönleri geçici olacak?

Öncelikle yeni rejimin zayıf bir rejim olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki toplumun en az yarısı üzerinde rıza üretebilme yeteneği olmadığı gibi yeni rejimin kadroları arasında da bitmez tükenmez çatışmalar yaşanmaya devam ediyor. Dolayısıyla rejimin kalıcı olmayacak yönleri ile ilişkili olan soruya vereceğimiz yanıt çok uzun değil. Rejimin uzun vadede kalıcılaşması oldukça güç olan kısmı her şeyden önce bugünkü işleyiş biçimidir.

Türkiye zenginleri uzunca bir süredir -belki ta başından beri- Türkiye’nin rejiminde pek çok aksak nokta görüyorlardı. Dış dünya ile rekabet edebilecek yeterli bir sermaye birikimine sahip değillerdi. Bir yanlış anlaşılma olmasın, bu hususta bahsettiğimiz burjuvalar Ali Ağaoğulları ya da Erdoğan’ın çeperindeki yeni zenginler vb. değil. Bizzat zaman zaman Erdoğan muhalifi görünen Koç’lar, Sabancı’lar, eski rejimden yana memnun değillerdi. Elbette ki, çoğu zaman istedikleri program hayata geçiyordu. Örneğin 12 Eylül’den sonra 1983’te işçilerin aldığı maaşın gerçek karşılığı 1977’nin yarısına inmişti bile. 90’lı yıllar ve AKP dönemindeki özelleştirmeler de burjuvazinin acil programı dahilindeydi. Ancak iş burjuvaların istediği gibi gitmiyordu. Türkiye’nin en kârlı işletmelerinden olan TÜPRAŞ’ın özelleştirilmesi mahkeme tarafından bozulabilmişti. Nihayetinde TÜPRAŞ Koç’un oldu ancak bu süreç pek çok rejim içi krizin (yani devletin organları arasındaki krizin; söz gelimi Yargıtay ile Danıştay arasındaki, Meclis ile Anayasa Mahkemesi arasındaki çatışmaların) yaşanmasına sebep oluyordu ve burjuvazinin ihtiyaç duyduğu sömürü düzeyine ulaşabilmek için hantal kalıyordu. Yani Türkiye’nin en eski burjuvaları devletin yavaş işleyişinden muzdariptiler ve esasen başkanlık sistemi gibi bir rejimi, burjuvalar için hızlı kararlar alıp işçilerin ve kitlelerin tepkilerine derhal müdahale edebilecek bir rejimi arzu ediyorlardı.

Gel gelelim burjuvazinin arzu ettiği bu yeni rejimi inşa etmeye yalnızca Erdoğan cüret edebildi. En esaslı işçi düşmanı politikaları tereddütsüzce uygularken yeni rejimi tamamen kendi karakteri ve kendisinin dar çeperi etrafında inşa etti. Bu özelliği ile yeni rejim rıza üretmekten uzak, iş yapabilme yeteneği kırıp dökmekle sınırlı ve geleceğe dair umut vermez bir halde kaldı. Demek istediğimizi bir soru ile özetleyebiliriz: Erdoğan’dan sonra tek adamlık diye adlandırılan bu rejimin şu günkü hali ile devamcılığını kim üstlenebilir? Okuma yazmasının pek de kuvvetli olmadığını tahtaya iyi tatiller yazmayışından gördüğümüz Binali Yıldırım mı, pek de kuvvetli bir analiz yeteneğine sahip olmayan Bekir Bozdağ mı, keskin bakışlarına rağmen hiç de sempati uyandırmayan cumhurbaşkanı başdanışmanı İbrahim Kalın mı? Jöleli saçlar mı? Bilal Erdoğan mı? Yoksa Hidayet Türkoğlu mu? Erdoğan’ın inşa ettiği gerici rejimin en az kalıcı olacak kısmı muhtemelen Erdoğan yönetiminin kendisi olacaktır.

Liderin büyük zaferi değil, sürecin lideri ile buluşması

Grevleri yasaklayan, tecavüz yasası gibi yasaları meclise gerek kalmadan çıkarabilecek; kıdem tazminatını gasp edip işçi ölümlerinin önünü daha da açabilen ve zeytinliklerin yanı sıra dengesi hepten sarsılmış doğadan, solunduğunda kusturan bir hava kirliliği yaratacak ve içilecek su bırakmayacak bir Türkiye rejimi ile karşı karşıyayız. Bu rejimin yerine daha iyisini ya da en iyisini inşa edebilmek için buraya nereden geldiğimizi iyice anlamamız gerekiyor.

Erdoğan yeni rejimi inşa ederken hissettirdiğinin aksine ve somut koşullar bağlamında hiç de şanssız ve yalnız değildi. Dünyanın gittiği yer de, Türkiye burjuvazisinin ihtiyaçları da aslında her şeyi ile Erdoğan’ın yanında idi.

15 yıl öncesindeki Türkiye Marksistlerinin bir kısmı Erdoğan yönetiminin burjuvazinin yalnızca bir kesimi tarafından desteklendiğini söylüyor ve de rejim krizlerini de burjuvazi içerisindeki bir iç hesaplaşma olarak tanımlıyordu. O günlerde böylesi bir karakterizasyonun yanında saf tutmamıştık. Bugünü daha iyi kavrayabilmek için aynı soruya geri dönmek gerekiyor: Erdoğan zaferini burjuvazi içerisindeki bir kamplaşmaya mı borçludur? Biz bu soruya hayır yanıtını veriyoruz. Erdoğan yönetimi geçmişte eski Türkiye burjuvazisi, yeni gelişmekte olan burjuvazi ve emperyalizmin çıkarlarını aynı potada eritebildiği için iktidarda kalabilmiş ve bu üç kesimin desteğini farklı zamanlarda ve farklı miktarlarda da olsa kazanabilmişti. Bugün de Erdoğan’ın saray rejimi biçimsel olarak rejim krizlerinin yaşanmasını önleyici (hızlı karar alıcı) mekanizması ile aslında halen bu üç kesimin ihtiyaçlarına cevap veriyor.

Erdoğan iktidarı burjuvazinin açıklanan ihtiyaçları ve de bu ihtiyaçlar karşısında çıkan tepkilerin sönümlendirilmesi gerekliliğinin diyalektiği ile ve son derecede hassas bir zemin üzerinde duruyor. Onun nesnel dayanağı, karizmatik bir lider oluşunda, dinin sömürülmesinde, ihaleleri iyi dağıtmasında ya da kişisel ihtirasında değil dünyanın ve Türkiye’nin patronlarının bu somut ihtiyaçlarında bulunuyor. Ancak bu somut dayanaklar halinde Erdoğan’ın iktidara duyduğu tutku karşılık bulabiliyor.

Yeni rejimin tedavi edilemez zayıflıkları

Türkiyenin yeni rejimi sadece Türkiye’nin kendine has ihtiyaçları ve gelişimi ile inşa olmadı. Neoliberalizmin devletlerin küçülmesi, ekonomiden çekilmesi gibi laflarının sonuna ulaşmış bulunuyoruz. Dünya kapitalizmi 2008 krizinin etkilerini üzerinden atamadı ve burjuvazinin devletin daha aktif olmasına ihtiyacı var. İşte Erdoğan rejimi bu ihtiyaç sayesinde kurulabildi.

Ancak işler Erdoğan için de Türkiye burjuvazisi için de çok da iyi gitmiyor. Bu noktada yeni rejimin en zayıf yanı olarak Erdoğanın karakteri karşımıza çıkıyor. Burjuvazi hızlı kararlar alabilen güçlü bir devlete ihtiyaç duyuyor, ancak bu güç aynı zamanda Erdoğan’ın elinde birikmiş bulunuyor. Sonuç olarak da diyet oldukça ağır. Buna paralel olarak hukuken epey güçlü ve fiilen tahribat yaratabilme yeteneği ne olursa olsun oldukça zayıf bir rejimle karşı karşıyayız.

Demokrasi yavaş işleyen bir mekanizma olduğu için, burjuvazi şu anda demokrasinin ipotek altına alınmasından yana. Bizzat TÜSİAD’ın Saray’dan talepte bulunduğu ekonomik reformlar (Varlık Fonu, kıdem tazminatının fona devri, işçilerin patronu mahkemeye vermesinin hem pahalı hem de zahmetli hale getirecek olan arabuluculuk müessesesinin kurulması, Bireysel Emeklilik Sistemi, emeklilik yaşının daha da arttırılması ve elbette kiralık işçilik uygulamaları vb.) başta işçi sınıfı olmak üzere kitleler üzerinde ciddi tepkiler yaratabilir ve bu tepkilerin derhal derdest edilmesi gerekir. Evet burjuvazi açıkça bundan ve bunu yapabilecek bir rejimden yanadır. Yani en modern görünümlü olanları dahi açık bir biçimde gericidir! (Lenin ve Troçki burjuvazinin çağımızda ilerici bir rol oynayamayacağını ifade ederken tam da bu dinamiklerden bahsediyordu.) Bu ihtiyaca yanıt üretme cüretini gösteren tek lider olan Erdoğan, elindeki bu güçle aslan payını kendi dar çevresine sunarken, Türkiye burjuvazisi için de tedavisi zor ve zaman zaman da imkansız olan işlere imza atıyor.

Erdoğan’ın kişiliği ve iktidarda kalma arzusunun bedeli oldukça ağır. Bu nokta rejimin en zaaflı kısımlarını işaret ediyor. Önümüzdeki dönemde de çelişkilerin derinleşeceğini ifade edebiliriz. Erdoğan yönetimi dört tane büyük sorun ile yüzleşmek zorunda: I. Emperyalizmle kurulan ilişkilerdeki gerginlik, II. “Çözüm süreci” sonrasında yeni bir politika geliştirilemeyen Kürt sorunu, III. Kriz karşısında burjuvazinin farklı kesimlerini tatmin edecek yöntemler bulmak, IV. Farklı sebeplerle de olsa nüfusun en az yarısında yaşayan büyük tepkiyi soğurmak. Erdoğan önümüzdeki süreçte bu dört problemin herhangi birinden dahi kaçabilecek bir an yaşamayacak. O’nun geleceğini de bu süreç belirleyecek. Yeni rejimin zayıflığı biraz da buradan kaynaklanıyor: Erdoğan’ın elinde bu dört problemi çözebilecek hiçbir şey yok! Elindeki tek araç çekiç olan Erdoğan için artık her şey çiviye benziyor olsa da ezme-çakma yöntemi onun gücünü her geçen gün daha da tüketiyor ve sorunları çözmüyor.

Mücadele hattı

Tekrar etmekten kaçınmıyoruz, yeni gerici rejim yalnızca Erdoğan’ın bekası için kurulmadı. Burjuvazinin ihtiyaçlarına yanıt olarak geliştirildi, Erdoğan’ın iktidarda kalma tutkusu ile birleşti ve bugünkü haline ulaştı. Yani yapılan dönüşümler yalnızca Erdoğan ve çeperinin değil, doğrudan doğruya emperyalizmin ve Türkiye burjuvazisinin ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıktı. Bu yüzden yeni rejimin sadece Erdoğan’ın kişiliği etrafında konsolide olması önünde sonunda geçici olacak bir durum. Ancak yarattığı tahribat kalıcı olacak. Bu hususta yalnızca kıdem tazminatı ve emeğe yönelik hak gasplarından bahsetmiyoruz. Doğrudan cumhurbaşkanının yetkilerinden, O’nun denetimindeki fonlardan ve hatta Varlık Fonu’na benzeyen uygulamalardan da bahsediyoruz.

Varlık Fonu bu hususta önemli bir örnek. Bugün açıkça Saray’ın ihtiyaçları ve iktidarı için kullanılıyor olsa da fonun kurulması fikri Erdoğan’dan çıkmadı. Daha öncesinde Serkan Öngel ile yaptığımız röportajda(1) Öngel’in anımsattığı üzere Başbakanlık bünyesinde kurulmuş olan ve temel fonksiyonu Türkiye’deki ekonomi politikalarına rehberlik etmek olan Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu dünya ekonomisini yönlendiren büyük şirketlerden oluşuyor. Bu kurulun Ekim 2016 sonunda yaptıkları toplantıda Varlık Fonu’nun oluşturulması gibi bir öneride bulunmalarını takiben Erdoğan’ın denetiminde bir Varlık Fonu oluşturuluyor. Avrupalı ve Asyalı ağırlıklı olan bu heyet de de Varlık Fonu’nun kuruluşunu büyük bir memnuniyetle karşılıyor.

Her ne kadar uzlaşılamayan mühim sorunlar olsa da en yozlaşmış sembolleri dahil olmak üzere Saray’ın yarattığı tahribatın kalıcılaştırılması burjuvazi için acil bir ihtiyaç. İçinde bulunduğumuz rejimin bizzat mimarı olan, bir de utanmadan huzursuzluklarını sıralayan bu kokuşmuş burjuvalara baktıkça, demokrasi mücadelesi ile sınıf mücadelesinin ne denli iç içe geçtiğini bir kez daha görebiliyoruz. Herhangi bir burjuva kesimin gerçekçi bir demokrasi cephesinde yer alamayacağını da anlayabiliyoruz.

Bonapartist gericilik rejimine karşı en temel demokratik haklarımızı yeniden kazanmak ve sefalet koşullarını dayatan ekonomik reformları bertaraf etmek için işçilerin birleşik bir mücadele cephesine ihtiyacımız var. Önümüzdeki dönemde kıdem tazminatını savunmak ve zorunlu arabuluculuk sisteminin karşısında durmak için girişilecek seferberliklerin sınıfı en geniş şekilde kapsayacak seferberlikler haline getirilmesi için canla başla çalışmalıyız. Ülkeyi ekonomik yıkıma sürükleyen politikalara karşı da bankaların kamulaştırılması ve büyük bir yıkım potansiyeli taşıyan dış borçlara dair de dış borç ödemelerinin reddini savunuyoruz. Bu çerçevede OHAL’in kaldırılıp Kanun Hükmünde Kararnameler’in iptal edilmesini, grev yasaklarının kaldırılmasını talep ediyoruz. Gerici rejimin yarattığı kalıcı tahribatlardan toptan kurtulabilmek için bir Kurucu Meclis’in toplanarak yukarıda saydıklarımızı garanti altına alan bir anayasayı hazırlaması talebini haykırıyoruz.

Birleşik bir sınıf mücadelesi hattına acil bir ihtiyaç duyuyoruz ve İDP olarak tüm sınıf örgütlerine bunun çağrısında bulunuyoruz. Aynı zamanda bu uğraşının yalnızca İDP’nin gücü ile hayata geçemeyeceğinin de bilincindeyiz. Birleşik bir sınıf mücadelesine inanan, bunun için çaba serf edip yeni rejimin kalıcılaşan tahribatlarına karşı sınıf merkezli bir program sunan tüm devrimcilerle de bir arada hareket etmeye hazırız.

1 Röportaja ulaşmak için: http://iscicephesi.net/2017/02/serkan-ongel-ile-krizin-isci-sinifina-etkisi-ve-metal-grevi-uzerine-roportaj/