Adalet yürüyüşü iki milyon civarında kişinin toplandığı Maltepe mitingiyle sona erdi. İtiraf etmeli ki, tüm yürüyüş ve miting boyunca CHP örgütleri etkinliğin düzeni açısından olağanüstü bir başarı gösterdiler. İstediklerinde bu denli büyük bir seferberliği kusursuza yakın bir şekilde organize edebileceklerini kanıtladılar. Tabii bunun hemen ardından, “Neden bu kadar geç kaldılar?” sorusu geliyor. Bunun bazı yanıtları muhtemelen, reformist ve liberal bir parti olan CHP’nin Tek Adam rejimine karşı başkaldırışın kapitalist sistemin kendisine yönelebileceğinden endişelenmesi; parlamenter sistem için mücadelenin “meşru, hatta yasal” sınırlar içinde tutulması isteği; bu amaçla aynı sistemi savunan farklı sınıfsal kesitleri ve politik oluşumları bir araya getirme kaygısı olabilir.

Bir soru daha var: “Neden şimdi?” Belki de Tek Adam rejimine karşı biriken öfkenin şimdi örgütlenemezse yarın hiç denetlenemeyecek bir patlamaya dönüşmesi kuşkusu; partinin hızlı bir erime içine girebileceği endişesi; rejimin baskılarının kendilerine kadar uzanacağını korkusu; kitlelerden ve parti tabanından gelen taleplere bir cevap verme zorunluluğu nedenleriyle bu yürüyüşü ve mitingi örgütlediler. Muhtemelen de, kapitalist rejim içinde AKP’ye hakiki bir alternatif oluşturabilmek için sokağa çıktılar.

Bu soruları çoğaltmaya ve yanıtları vermeye elbette devam edeceğiz. Ama bunların üzerinde önem taşıyan bir nokta var: kitlelerin cesareti ve atılımı. Hep söylüyoruz: Sınıf mücadelelerinde politika boşluk tanımaz. Çok kısa aralıklarla oluşabilen geçici boşluklar hemen çeşitli politik ve ideolojik güçlerce doldurulur. Dün referandum sonrası doğan kısmi boşluğu bugün CHP doldurmuş durumda. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu ve CHP’nin herkesin bildiği reformist ve liberal niteliğine atıflar yapmakta ısrar etmek yerine, yüzümüzü onun seferber ettiği kitlelere dönmekte yarar var. Dinamiğin gelişim yönünü iyi tarif etmeliyiz: CHP, Adalet yürüyüşüyle kitlelerin atılımını frenlememiş, tam tersine ileriye doğru itmiştir. Ve elbette bunu kendi programatik ve politik anlayışıyla yapmıştır. CHP’yi “yeterince sosyalist” olmamakla eleştirmekten ziyade, kitlelere onları bekleyen olasılıkları ve tehlikeleri anlatarak ulaşmalıyız.

Şurası muhakkak: CHP’nin yürüyüş ve miting sırasında empoze ettiği politik açıdan sınırlayıcı kurallara rağmen (hatta ciddi bir çoğunluk için bu kurallar nedeniyle), ülkenin yarısından fazlası heyecanlanmış, ümitlenmiş ve cesaretlenmiştir. Bu heyecanın, rejim tarafından 15 Temmuz anmaları sırasında ne oranda gölgeleneceğini göreceğiz; ama CHP’nin burjuva karakterini bilen, seferberliğin çok sınıflı heterojen niteliğinin farkında olan ve kitleleri bekleyen tehlikelerin neler olduğunu kestirebilen biz sosyalistler için hedef, işçi ve emekçi yığınların cesaretini teşvik etmek ve onlarla gerçek bir politik diyaloga girmektir. Bonapartist rejimin niteliğini anlatabilmek, o rejimden gerçek kurtuluşun hangi talepler ve sloganlar doğrultusunda mücadele etmekten geçtiğine işaret edebilmek ve seferberliklere önderlik edebilecek bir işçi ve emekçi cephesi yaratabilmek için. Bunu yapamadığımız takdirde, tekrar edelim, politika boşluk tanımaz.

Sosyalist hareket

Adalet yürüyüşü, sosyalist hareketin kabaca iki kampa bölünmesine neden oldu. Bir kesim, Kılıçdaroğlu’nun başlattığı seferberliği, onun ve partisinin sınırlılıklarına hemen hiç değinmeden desteklemeyi yeğledi. İkinci bir kesim ise, seferberliği emperyalizmin ve burjuvazinin Kılıçdaroğlu ve CHP aracılığıyla kitleleri denetim altına alma girişimi olarak görüp onun karşısında veya en azından dışında yer almayı tercih etti. Birinciler, eylemin liderliğini üstelenen politik öznenin niteliğini, onun kitlelerin bilincinde ateşlediği reformcu hayalleri ve seferberliğin sınıfsal açıdan heterojen yapısını dikkate almadı. Buna karşılık ikinci kesim, tezlerini “saf propagandist” bir tutumla sadece Kılıçdaroğlu ve CHP üzerinden kurup yüz binlerce protestocuyu kendi yanına davet etmekle yetindi.

Seferberliğin yegâne sloganı olan “Adalet” çağırısının içini doldurmaya pek özen göstermeyip nerdeyse CHP ile “demokrasi için bir halk cephesi” kurma fikrinde olan birinci kesimin bu tutumu, onun tipik reformist ve Stalinist asgari program ve azami program ayrımından kaynaklanıyor. Dünyanın pek çok yerinde bu tür akımlar, “önce demokrasi, sonra sosyalizm” anlayışıyla politika yapıyorlar. Asgari programları “demokrasi”. Hangi demokrasi? Nasıl bir demokrasi? Demokratik devrimini tamamlayamamış ve burjuvazinin ve/veya küçük burjuvazinin dâhil olduğu bir politik iktidarla asla tamamlayamayacak olan bağımlı bir ülkede, devletin sürekli Bonapartist karakteri yok edilebilir mi? Bu soruları yanıtlamak istemedikleri gibi, azami programları olan “sosyalizm” için mücadeleyi sürekli olarak belirsiz bir geleceğe erteliyorlar, demokrasi uğruna mücadelenin sosyalist bir iktidara nasıl evrilebileceğini tartışmalarının içine çekmiyorlar.

İkinci sol kesim ise kitlelerin çok uzağında saf bir sosyalizm propagandası ile yetinmekte. Kendilerinin başında olmadığı her seferberlik, neredeyse emperyalizmin ve burjuvazinin bir oyunu onlara göre. Eğer bir seferberlik reformist ve bürokratik bir önderlik altında gelişiyorsa, tanımsız ve araçsız bir “sınıf tavrı” ile onun dışında kalmayı, onu uzaktan eleştirmeyi yeğliyorlar. Kitlelerle diyalog kurmanın, basitçe onların o andaki önderliğini eleştirmek olduğunu sanıyorlar. Aslında hitap ettikleri kesim kitleler de değil; onların amaçladıkları sadece bazı sol militanlar. Patilerini ya da akımlarını kitle seferberlikleri içinde değil, solcu militanlar arasında inşa etmek. Üstelik seferberlikler dışında bu tip bir propagandayla kazanılan militanların partilerinin kitlelerden daha da uzaklaşmasına yol açacağının farkında olmadan yapıyorlar bunu. Tıpkı yukardakiler gibi, demokrasi için mücadele ile sosyalist iktidar hedefi arasındaki köprüyü kurmamakta ısrar ediyorlar.

Ve böylece her iki akım da kitleleri sosyalizmden, sosyalist partileri de kitlelerin nezdinde inşa olmaktan uzak tutuyorlar. Netice olarak da, tekrar edelim, politika önderlik boşluğu tanımıyor.

Demokrasi için devrim

Bunları söylemek elbette hiçbir partiyi ya da sosyalist akımı diğerlerinden üstün kılmıyor. Hepimizi büyük güçlükler ve daha da önemlisi kitleleri ciddi tehlikeler bekliyor. CHP’nin bütün stratejisini 2019 seçimlerine yönelik olarak kurmuş olduğunu sadece bizler değil, Tek Adam da biliyor. Bu nedenle de seferberlikler karşısında rejimin Haziran 2015 seçimlerinden sonraki saldırı taktiğine başvuracağı mutlaka beklenmesi gereken bir olasılık. Kılıçdaroğlu’nun yargılanmasına ilişkin ortalıkta dolaşmaya başlayan söylentiler, bunun şimdilik bir ihtimal olarak ortaya konmuş olmasına rağmen, ciddiye alınması gereken bir sinyal.  Bu nedenle başkanlık rejiminden parlamenter sisteme geri dönüşün demokratik ve hilesiz bir seçimle gerçekleşebilmesi oldukça düşük bir ihtimal. Kaldı ki, öyle olsa bile Türkiye’nin politik ve idari dokusunu oluşturan Bonapartist (diktatoryal) yapı, gerçek bir demokrasinin, emperyalizmden bağımsız ve sosyal bir devlet rejiminin inşasını olanaksız kılacaktır.

Biz bu sorunun ancak bir işçi-emekçi hükümeti aracılığıyla aşılabileceğini düşünüyoruz. Bugünden bakıldığında çok uzak gibi görünen bu perspektif hiç de imkânsız değil. CHP’nin önderliğinde açılan yeni seferberlikler dönemi yeni politik alternatifler doğurmaya gebedir. Eğer demokratik ve sosyal hak talepleriyle seferber olan, Adalet yürüyüşü ve mitingiyle cesaretlenen kitlelere, politik ve sosyal açılardan gerçek adaletin ancak rejimin tüm diktatoryal unsurlardan arındırılmasıyla; ülke kaynaklarını sömüren oligarşinin işbaşından uzaklaştırılmasıyla; ülkedeki tüm halklara kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasıyla; büyük sanayi üretiminin ve dış ticaretin merkezi olarak ve halkın çıkarları doğrultusunda planlanmasıyla kurulabileceğini anlatabilirsek; bunun ancak bir işçi-emekçi hükümeti eliyle gerçekleştirilebileceği görülecektir. Bu politik ve sosyal talepler, böylesi bir hükümetin zeminini oluşturacak bir işçi ve emekçi cephesinin inşasını da olanaklı kılabilecektir.

Ve nihayet, bu tür bir hükümet ve “gerçekten adil” bir rejim, sadece ve sadece bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis aracılığıyla kurulabilir. İçinde işçi ve emekçi örgütleri kontenjanı taşıyan, tüm siyasal ve sosyal örgütlerin serbestçe katılabilecekleri sıfır barajlı seçimler sonucunda kurulacak bir Kurucu Meclis. Adalet seferberliğiyle politika sahnesine adım atmış olan kitlelere bunları anlatmaya çalışacağız. CHP’ye gönül vermiş olan işçileri ve emekçileri, partilerinin 10 maddelik manifestosunu bu taleplerle genişletmeye çağıracağız. CHP önderliğinin reformist ve liberal sınırlarının aşılması ve seferberliklerde işçi-emekçi önderliğinin inşası ancak bu yolla mümkün olacaktır.