Büyük Britanya’da gerçekleştirilen genel seçimlerden sonra, bir anda dikkatler seçimde büyük başarı elde eden İşçi Partisi’ne ve lideri Jeremy Corbyn’e yöneldi. ABD’de Trump’ın zaferinden, Fransa’da Le Pen tehdidinden bunalan, Syriza ve Chavez deneyimlerinin yol açtığı sükut-ı hayalden umutsuzluğa kapılan geniş sol kesimler açısından Corbyn’in başarısı, yaşlı kıtada yaygınlaşan sağcılaşmanın önüne geçilmekte olduğunun işareti gibi okunuyor.

İşçi Partisi’nin 9 Haziran’da elde ettiği başarıyı küçümsememek gerekiyor.  Zira bu başarı, Thatcher ile başlayan 30 yıllık neoliberal yıkım politikalarının pekala doğduğu topraklarda hezimete uğratılabileceğinin de bir ispatı.

Corbyn, esnek çalıştırmanın durdurulmasını, emekçiler için 100 bin yeni konut yaptırılmasını, üniversite eğitiminin ücretsiz hale getirilmesini, başta demiryolları olmak üzere Thatcher döneminden beri özelleştirilmiş olan posta hizmetleri, elektrik sektörü, vb. alanların yeniden millileştirilmesini savunuyor. Bu sonuncular gerçekten de emeğiyle geçinenlerin kazanabileceği hayati mevziler kuşkusuz.

Lakin Corbyn önderliğindeki İşçi Partisi seçim programına bakılırsa, İngiliz emperyalizminin uluslararası anlaşmalarının tümüne sağdık kalıyor. Ülkenin nükleer gücünü tartışma konusu yapmıyor, ülkenin politik rejimiyle barış içinde bir arada yaşama niyetinde ve dahası ne bankalara ne de çokuluslu şirketlere dokunmaya yönelik bir programı var.

Sorunun düğümlendiği nokta tam burası; İşçi Partisi’nin emeğiyle geçinenler ve gençler arasında yarattığı umut düşünüldüğünde, seçim vaatlerini hayata geçirmek için kullanacağı kaynak nereden gelecek?

Eğer ülkenin kaynaklarına vampir dişlerini geçirmiş çokuluslu şirketlere ve bankalara yönelik bir politikadan yoksunsanız, ülkenin ilk 10 bin sterlin milyonerine yönelik ek vergiler uygulamayacaksanız, millileştirmeyi planladığınız – zaten kamu kaynaklarıyla kurulmuş- işletmelerin “sahiplerine” bir de tazminat vermeye niyetliyseniz, iki sonuçtan biriyle karşılaşacaksınız demektir;

Ya bu vaatlerinizi yerine getiremezsiniz, ya da bu vaatlerinizi yerine getiremediğiniz gibi, ayakta kalabilmek için her defasında daha fazla düzen güçlerine bağımlılaşırsınız. Yakın zamanda Yunanistan’da Syriza’nın yaşadığı trajedi budur.

Günümüz koşulları, dünya çapında solu bir yol ayrımının eşiğine getirmiş durumda.  Birkaç bin yeni iş yaratmak, birkaç yüz bin yeni emekçi konutu yaratmak, demiryolları, enerji, vb. stratejik sanayi kollarını millileştirmek, kamusal bir sağlık ve eğitim politikası izlemek, saldırgan çokuluslu askeri anlaşmalardan çıkmak için bile kapitalizmin mevcut sınırlarını aşmak zaruri.

Zira İkinci Dünya Savaşı sonrası burjuvazinin sosyal devrim korkusuyla bir taviz olarak inşa ettiği “Sosyal Devlet” bir daha geri gelmemek üzere sosyal tarih alanını terk etmiş durumda.

Corbyn’in başarısı sol harekette ciddi bir heyecan dalgası yaratsa da mevcut eğilimlerin ufuksuzluğu henüz aşılabilmiş değil.

Sol içerisinde bir kesim “burjuvazinin ilerici kanatlarını” destekleme eğilimi gösterirken bir kesim de ekonomik ve demokratik talepler arasında keskin bir ayrım koyarak ağırlığını salt bir demokrasi cephesi inşasına odaklamış durumda.

Oysa Arjantin’de 2011 yılından beri ufuk açıcı bambaşka bir deneyim yaşanıyor.  Sessiz sedasız… 7 yıldır süren bir eylem birliği, sınıfçı bir seçim cephesi…

Ülkenin etkin üç büyük Troçkist partisinin (PO -İşçi Partisi-, PTS -Sosyalist Emekçilerin Partisi, IS -Sosyalist Sol-)  bileşimiyle kurulan Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT) şu anda Arjantin ulusal siyasetinin dördüncü büyük politik gücü konumunda.

Bu süratli gelişimin itici gücü ise Solun ve İşçilerin Cephesi’nin işçi sınıfının bağımsızlığı perspektifini temel alan, kadın mücadelesinin, gençliğin ve tüm ezilen kesimlerin ekonomik ve demokratik taleplerini birleştirebilen bir acil eylem programı etrafından çalışmasını sürdürüyor olması.

Türlü sıkıntılara karşı bu üç akım başta olmak üzere cephenin tüm bileşenleri ısrarla bu zemini sürekli kılma uğraşındalar. Bu süreklilik uğraşı ve ufuk sunuyor olma durumu son derece önemli. Zira  Arjantin emekçilerinin Peronizm’in sol popülizmi karşısında yıllardır kaldıkları seçeneksizliği FIT ile aşabilmiş olmayı, yaklaşık 1,5 milyon oy ile ödüllendirmiş olması yabana atılır gibi değil.

Ağırlaşan ekonomik kriz karşısında düzen içi partiler, Arjantin’in tekrar dış borç alabilmesi için ‘akbaba’ fonlarla müzakere ve kemer sıkma, kamu bütçesinde kesinti, işten çıkarma, devalüasyonla reel işçi ücretlerinin düşürülmesini savunurken, FIT apaçık bir antikapitalist program savunuyor: İşten çıkarmaların yasaklanması ve iş saatlerinin düşürülerek mevcut işlerin paylaşılması, borcun reddi, bankaların kamulaştırılması ve dış ticaret üzerinde devlet tekeli…

FIT deneyimi, uzun yıllardır reformist aygıtlarca burjuva emperyalist çözümlerin hegemonyasına terk edilmiş işçi sınıfının ve yoksul yığınların bağımsız bir güç olarak sahneye çıkışının, ekonomik yıkıma karşı mücadele ve taleplerin sistematikleştirilerek birleştirilmesinin üst düzey bir örneği olarak yepyeni bir deneyimi temsil ediyor.

Üzerinden bir asır geçtikten sonra bugün, halen neden bir Kızıl Ekim yaşanmadığı solda yaygın şekilde tartışılıyor. Kızıl Ekim’i biricik kılan vurucu güç, büyük sermayeyi mülksüzleştirilebilmesinden ve çalışan yığınların kendilerini temsil eden organlarla doğrudan yönettikleri bir İşçi Demokrasisi rejimini inşa edebilmiş olmasından geliyordu.