Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’in verilerine göre Türkiye, 2017 yılının ilk çeyreğinde %5 büyüdü. 2016 yılının 1. 2. 3. ve 4. çeyreklerinde sırasıyla %4.5, %5.3, %-1.3,% 3.5 oranlarında bir büyüme kaydedilmişti. %5’lik büyüme ile artık yapısal durgunluktan çıktığımızı söyleyebilir miyiz? Kesinlikle hayır. Çünkü bu büyüme ne işsizlik oranına ne enflasyona ne de döviz kuruna yansıyacak, ne de alım gücümüzü artıracak bir büyümedir. Bir illüzyonla karşı karşıyayız hem de usulsüz bir illüzyonla…

Ekonominin büyümesi denilen şey aslında, Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH)’nin bir önceki yılın aynı çeyreğine göre değişim oranıdır. GSYH ise ekonomiyi oluşturan sektörlerde üretilen katma değerin toplamına eşittir. Peki, bu nasıl hesaplanır? Daha doğrusu nasıl hesaplanırdı? Piyasa değerleri ile ölçülen sektör çıktılarından diğer sektörlerden alınan girdilerin ve sabit sermayenin amortisman bedelleri çıkartılır; böylelikle brüt toplam katma değere ulaşılır. Dolayısıyla büyüme oranları açıklanırken temel veriler; sanayi ve hizmet sektörlerini kapsayan üretim, iş, ciro, istihdam ve maaş serileridir. Yani GSYH’nin üretim verileriyle elde edilmesi gerekir. Fakat TÜİK nedenini hâlâ açıklamayarak emri vaki ve oldubittiye getirilmiş bir şekilde, büyüme oranlarının hesaplanma yöntemini tüm üretim verilerinden kopartarak,  Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’ndan elde edilen güvenilirliği meçhul idari verilere göre hesaplamaya başlamıştır. Normalde 2010-2015 arasındaki reel GSYH artış hızı %5.2 iken yeni hesaplama yöntemine göre %7.3 olmaktadır. Son büyüme oranı (%5), eski usül ile hesaplansaydı büyüme yaklaşık %1.7 olacaktı.

Görünen o ki TÜİK, iktidarın güdümüne girdikçe onun lehine istatistiki çarpıtmalar yapan bir kurum haline gelmektedir.

Yukarıdaki tablo çarpıtmanın verilerini açıkça gösteriyor. Ayrıca bir başka usulsüzlük GSYH’nin hesaplanmasıyla ilgili alınan baz yılının 2009 olması. Bu yıl ekonominin 2008 krizini etkisiyle büyük oranda küçüldüğü bir yıldı. Bu yıl baz alınarak sonraki oranların olduğundan da büyük gösterilmesi sağlanmış. Resmen resmî evrakta usulsüzlük!

Bundan sonra TÜİK büyüme verilerini gerçek verilerin olumlanarak çarpıtılmış hali olarak okumalıyız.

Gerçek büyüme nasıl olur?

Spekülatif olmayan üretime dayalı ekonomik büyüme, ihracata dayalı, dış ticaret fazlası veren sektörel bazda en fazla sanayinin katma değer ürettiği bir ekonomide gerçekleşebilir. Türkiye ise ithalata, dış borca ve inşaata dayalı “büyümektedir”. Bu durumda istatistiklerde bir büyüme rakamı oluşsa bile cebimizde bu büyümeyi hissedemeyiz. Bu yüzden yaratılan artı değer üzerinden değil, bir vergi soygunu üzerinden gelir elde eden bir iktidar var.

Son dış ticaret verilerine göre ihracat 2017 yılı Mayıs ayında, 2016 yılının aynı ayına göre %12,5 artarak 13 milyar 616 milyon dolar, ithalat %21,7 artarak 20 milyar 923 milyon dolar olarak gerçekleşti. İthalatın ihracattan daha fazla artması sonucu dış ticaret açığı %43.3 arttı. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış dış ticaret istatistiklerine göre ise ihracat, yine mayıs ayında bir önceki yılın mayıs ayına göre %0.2 azalmışken ihracat %9 arttı.

En fazla ihracatımızı bu yılın mayıs ayında göstermelik didiştiğimiz Almanya’ya yaptık; 1 milyar 237 milyon dolar. Almanya’ya sattığımız bu kadar maldan daha fazlasını 1 milyar 816 milyon ile ithal ettik. İşte hazır yiyen ülkenin dış ticareti böyle olur. 15 yılda artıya çıkamadık. Bu gidişle de çıkamayacağız.

Üretimden kopuk sanal büyümeler ne alım gücünde bir iyileştirme sağlıyor ne de işsizlik oranlarında azalma… Ekonomide sanayinin payı gittikçe küçülürken artı değer yaratamadan nereden geldiği belirsiz sıcak paralara bakmak durumda kalıyoruz.

Sadece Türkiye’deki ilk 500 şirketin değerinin bir Volkswagen etmediğine bakarak neden “yerli ve milli” otomobil üretemediğimizi anlayabiliriz. Çünkü üretsek bile hem Türkiye’deki hem de dünya pazarındaki rekabete dayanamayarak bir Alman ya da Fransız otomobil firması tarafından satıl alınmasıyla bitecek bir fiyasko durumuyla karşılaşacağız.

Emperyalizmden dolayısıyla kapitalizmden kopmadan bir “yerli ve milli üretimden” de bahsedilemez. Sadece otomobil içinden değil, tüm ürünler için… Bu ise planlı ve merkezi bir ekonomiyi gerektirir. İşte o zaman gerçek ve hissedilir büyümeleri sadece istatistiki olarak değil bizzat deneyimleyerek görebiliriz.

image_pdfimage_print